İnsan Allah İlişkisinin Mahiyeti

02.06.2011 22:26

ABDULHAKİM BEYAZYÜZ

Bisillahirrahmanirrahim,

Her paradigma/değerler dizisi kendi anlayışına uygun bir insan inşa eder. Bu nedenle bir toplumun paradigması, o toplumun insan tipinden anlaşılır. Tıpkı o toplumda üretilen değerlerden, o toplumun insanıyla, paradigmasının anlaşıldığı gibi. Zira düşünce insanı, insan da amelleri/eserleri oluşturur. Bunun istisnası ya yoktur, ya da kayda alınmayı gerektirecek bir düzeye hiçbir zaman varmamıştır. Zira Allah bir göğüste iki kalp var etmemiştir ve kişilerin/toplumların kalbinde ne varsa eserlerinde de onlar gözükecektir. Çünkü kalp/zihin, kişinin/toplumun yöneticisi ve şekil verenidir. Bu nedenle, "Kalbimiz/inancımız ve amellerimiz/ürettiklerimiz birbirinden farklı" diyenlerin bu iddiası bütünüyle yalandır. Nitekim yüce Allah; yeryüzünde ifsat içinde oldukları halde, inanma iddiasında bulunan İsrailoğullarına "Eğer iman etmişseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?" diyerek bu gerçeği şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle ortaya koymuştur.

Yukarıdaki tespitler ışığında toplumumuza ve dünyaya baktığımızda, maalesef insanların durumu pek de iç açıcı gözükmeyecektir. Zira içinde bulunduğumuz toplumun yaşam felsefesi/tarzı, hiç de hayırlı ürünleri ortaya çıkarmamaktadır. Bunun nedeni, elbette toplumun sahip olduğu yanlış yaşam felsefesidir. Zira toplumu oluşturan fertler, gerek kendilerini gerekse yaşadıkları hayatı sağlıklı bir şekilde konumlandırmalarına imkân tanıyacak doğru bir hayat felsefesinden oldukça uzaktırlar. Dolayısıyla sonuçta; bunalımlar, savaşlar, adaletsiz paylaşımlar, kaoslar, harsın ve neslin ifsadı ortaya çıkmaktadır.

Burada asıl dikkati çeken husus ise bu toplumun içinde yaşayan Müslümanların kendi varlıklarını ve farklılıklarını ortaya koyamamalarıdır. Böylesine bir sonuç ancak şu iki nedenden birinden kaynaklanıyor olabilir: Ya mensubu oldukları paradigmanın diğer paradigmalardan bir farkı yoktur. Ya da kendi inançlarından öte, başka bazı değerler dizisinden etkilenip şekillenmekte ve farklılıklarını yitirmektedirler. Birinci seçeneğe, herhangi bir müminin ihtimal vermesi mümkün olmadığına göre, geriye sadece ikinci seçenek kalmaktadır. Bu durum ise inanma iddiasında bulunanlar için tehlike çanlarının çaldığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, kalpte ne varsa, dışa da o yansır. Kalpte Allah yer etmişken, söylemlerin dünyevi arzuları ifade etmesi söz konusu olamaz. Kalpte ahiret/hesap endişesi varken, pratikte dünya ve tağutların endişesi gündemlerimizi dolduramaz.

Öyleyse inanma iddiasında bulunanların "Ey iman edenler! İman edin" uyarısıyla kendilerini sorgulamaları ve kendilerini yeniden vahye göre inşa etme çabalarına yönelmeleri bir zorunluluktur. Bu inşa, kişinin zihninde/hayatında ufak tefek değişikliklere gitmekle başarabileceği bir iş değildir. Belki bilgisayar diliyle, kişinin kalbine ve hayat tarzına format çekmesi gerekmektedir ki bu kalbin derinlerinde olanların ve dolayısıyla hayattaki öncelik sıralamasının değiştirilmesi demektir. Tıpkı sahabe neslinin örnekliğinde gerçekleşen değişim gibi. Onlar, eski geleneklerine göre, Arafat'tan Müzdelife'ye indiklerinde, babalarını anma ve övme yarışına girerlerdi. İslam dinini kabul ettiklerinde Allah, onlara şöyle emretmişti; "Meş'ari harama indiğinizde (eskiden) babalarınızı andığınız gibi, hatta daha şiddetli bir şekilde Allah'ı zikret(me yarışına gir)in."

Evet, nasıl İslam'la şereflenmeden önce, babalarını önceliyor, onları zikredip methediyorlarsa, Müslüman olduktan sonra da üstünlüğü takvada gören anlayışları sebebiyle bambaşka değerleri öncelemeleri ve onları zikrederek övmeleri gerekmekteydi. Zira artık paradigmaları değişmişti. Doğal olarak öncelikleri, gündemleri, zikirleri, değer verip övdükleri de değişmeliydi. Bir yandan Müslüman olduklarını iddia ederken, diğer yandan üstünlük sebebi olarak soylarını görmeye devam etmeleri ve bunun yansıması olarak atalarını zikredip, onların çokluğu ve şanlarıyla övünmeleri apaçık bir tutarsızlık olacaktı.

Bugün de Müslüman olma iddiasında bulunanlar aynı gerçeğin kendileri içinde geçerli olduğunu bilmek zorundadırlar. Zira iman, hayata etkisi olmayan basit iddia değildir. Ancak İbrahimi (a.s.) bir teslimiyetle iman ameliyesi gerçekleştirilebilir: "Hani rabbin İbrahim'e teslim ol demişti de İbrahim, âlemlerin rabbine teslim oldum demişti." Bu teslimiyet ise kişinin Allah'la, kendi nefsiyle, diğer insanlarla, eşyayla ve hayatla ilişkisine rengini vermek zorundadır. Toplum içindeki olumlu şahitliğimizin yeterince iyi olmadığı tartışma götürmeyen bir konu olduğuna göre, yeni bir inşa çabası içine girmemizin gerekliliği de ortadadır. Bu ise ancak tüm temel konuların Kur'an ve sünnet ölçüsünce tekrar oturtulmasıyla mümkündür.

Bu çerçevede göz atmamız gereken konuların başında Allah-insan ilişkisi gelmektedir. Çünkü bu konuyu netleştirip, oluşturduğumuz çerçeve içinde kendimizi inşa etmedikten sonra diğer konuları sağlıklı bir bakış açısıyla değerlendirmemize imkân yoktur. Bu düşünceyle insan-Allah ilişkisine baktığımızda fark edeceğimiz husus şudur: Allah, insanın hayatta en fazla seveceği, saygı duyacağı, korkacağı, muhtaç olacağı, dayanacağı, güveneceği yegâne varlıktır. Zira insanı yoktan var etmiş ve en güzel bir şekilde yaratmış, yaşamını sürdürmesine imkân verecek sayısız nimeti bahşetmiş, bilmediklerini öğretmiş, yolunu şaşırmasın diye afaka ve enfüse ayetler koymuş, iyilik ve kötülüğü birbirinden ayıracak aklı ve bunlar arasında özgürce tercihte bulunacak irade özgürlüğünü de kendisine bahşetmiştir.

Bütün bunların yanı sıra -ve belki de en önemlisi- şaşırdığında doğru yolu kendisiyle bulabileceği bir rehberden/vahiyden/resulden de hiçbir zaman insanoğlunu mahrum bırakmamıştır. Bu nedenle insan-Allah ilişkisi denk varlıklar ilişkisi değildir. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi bir tarafta hiçbir şeye muhtaç olmayan, sonsuz ilim, zenginlik, kudret sahibi olan ve her daim esirgeyen, öğreten, veren yüce bir zat; diğer yanda her zaman bahşedilen yaşamını sürdürmek için yaratıcısının sayısız nimetine muhtaç, sürekli hata işleyen, öğrenen, alan, eksik, aciz, zayıf bir varlık olan insan vardır. İnsanın insan olması hasebiyle sahip olduğu değer dahi kendi kesbiyle elde ettiği bir değer değil, Allah'ın -sadece- lütfünden bahşettiği bir değerdir. Elbette bu iki varlık arasındaki ilişki Allah-kul, efendi-köle, bilen-bilmeyen, itaat edilen-itaat eden, sorgulanamayan-sorgulanan, mülkünde ortağı olmayan-bir tohuma bile malik olamayan varlık ilişkisi olacaktır.

İşte Müslüman olmaya çalışanların en temel sıkıntısı insan-Allah ilişkisini bu netlikte anlamakta ve içselleştirmekte zorlanmalarıdır. Bunda, yaşadıkları toplumun üzerlerindeki etkisinin payı çok büyüktür. Zira toplum, bırakın Allah'ın kayıtsız şartsız hâkimiyetine boyun eğmeyi, onun en ufak bir müdahalesine bile razı olmayacağını, anayasasında açıkça ilan eden bir toplumdur. Aynı şekilde, bu toplum, buna ters düşecek bir teklifte bulunmayı bile suç kabul ederek bu konudaki kararlığını ortaya koymaktan çekinmeyen bir azgınlığa sahiptir. İşte böylesine bir ortamda yaşayan ve insan olarak etkileşime açık olan Müslümanlar, boğazlarına kadar isyana batan bu tuğyancılardan etkilenmekte ve bu algılarının olumsuz yansımalarından yeterince korunamamaktadırlar. Zira İslam dinine mensup olmanın ciddiyetini taşıyıp bunun önemine denk bir hassasiyet, uyanıklık ve gayret içinde olmayınca, doğal olarak cahili anlayışların etkilerini kendi üzerlerinde hissetme durumuna düşmektedirler.

Nitekim daha yoğun olan ortamdan, daha az yoğun olana sürekli bir akış/bir etkilemenin söz konusu olacağı bilinen bir kuraldır. Cahili anlayışları inançlarıyla, söz ve pratikleriyle etkileme çaba ve gayreti içinde olmayan Müslümanlar, kendilerini cahili etkilerden kurtarmayı da başaramayacaktır. Malik b. Nebi'nin "Ölü fikirler, öldürücü fikirleri davet eder" söyleminin işaret ettiği durumun bir başka örneği olarak da görebiliriz bu durumu.

Bu olumsuz etkileşimin en önemli işaretlerini, Müslümanların vahiyle ilişkilerindeki laubaliliklerinde görebiliriz. Doğal olarak inanan bir insanın Allah'a verdiği değer, vahye ve resule verdiği değerde somutlaştığından bu laubalilik çok ciddi hastalıkların işareti olarak kabul edilmelidir. Nitekim yüce Allah, bu gerçeğin altını çizerek şöyle buyurmaktadır. "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (3/31) "De ki: Allah'a ve peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez." (3/32)

Durum bu kadar ciddiyken, Müslüman olduğunu iddia edenler, vahiyle olan ilişki tarzlarını tekrar gözden geçirmek zorundadırlar. Vahyin sahibinin karşısında haddi aşmaktan korunmak zorundadırlar. Kendilerini müstağni gördükleri için azgınlık eden toplumun diğer kesimleri gibi vahye rağmen ahkâm kesme gibi bir lükslerinin olmadığını Müslümanlar olarak sürekli hatırlarında tutmaları gerekmektedir. Zira iman ettikleri o zat "Ve Allah bilir ve siz bilmezsiniz." buyurmakta, kendilerine az bir ilmin verildiğini ifade etmekte ve onlara şöyle seslenmektedir: "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Şüphesiz Allah, Gani (hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid (Hamd da yalnızca ona ait)tir. Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz eklenerek-(mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."(22/26,27)

Öyleyse inandık diyenlerin kalplerinin titreme vakti gelmedi mi? "Rabbimiz bizim bilgimiz yok, bilen ancak sensin, işittik ve itaat ettik" deme vakitleri gelmedi mi? "Biz, sınırlı bilgileriyle hakkında terbiyesizce tartışan bu zalimlere benzemekten sana sığınırız" deme vakitleri gelmedi mi?

Evet, sözümüzün sonunda rabbimize hamd eder, O'nu bütün eksikliklerden tenzih ederiz. Rabbimiz! bizi vahyine karşı edepli ve muti kılarak salihlere kat. Bizi zatın/vahyin karşısında laubalice davranan şaşkınlardan olmaktan muhafaza buyur. Şüphesiz sen bağışlayanların en hayırlısı, lütufta bulunanları en kerimisin…

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim