İnqılabçıların da Basîreti Bağlanabilir..

11.05.2013 22:43

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Önce, geçenlerde, ‘2020 Olimpiyadları İstanbul’da mı yapılsın, Tokyo’da mı?’  rekabetiyle ilgili olarak Tokyo Valisi’nin medyada yer alan ve hepimizi düşündürmesi gereken yaralayıcı bir sözünü hatırlayalım. Diyordu ki o: ‘Müslüman ülkelerin birleştikleri tek bir konu var, Allah.. Ve, hepsi birbirleriyle savaşıyorlar..’ şeklinde..

Evet, müslümanları birleştiren temel kelime: Allah..

Ne güzel..

Ama, devamı..

-Hepsi birbirleriyle savaşıyorlar!

Ne kadar korkunç ve hele de bugünümüz için ne kadar da doğruya yakın ve hepimizi yaralaması gereken bir tesbit..

Bu sözleri okuduğumda, hatırıma Afganistan’da komünist rejim çöktükten sonra, - o zamanki isimlendirmeyle- ‘mücahid grupları’ arasında, hele de Gulbeddin Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’si ile, -her ikisi de karşıt müslüman gruplarca gerçekleştirilen bombalı suikasdlerde hayatlarını kaybeden- (merhûm) Burhaneddin Rabbanî ve (merhûm) Ahmed Şahmes’ûd’un Cemiyet-i İslamî’sine bağlı silahlı güçler arasında eskiden beri zâten var olan, ama, komünist rejimin çökmesiyle iktidar mekanizmasına sahib olabilmek için daha bir şiddetlenen ve sivil müslüman halktan bile onbinlerin hayatına mal olan ‘ceng-i ahzâb’/ (hizibler savaşı) geldi..

O dönemde (1992’lerde), haberleri acı çekerek izlerken, başkent Kabil’de bulunan (ve merhûm Rabbanî’nin yardımcılarından) bir dostla güç-belâ bir telefon bağlantısı kurup sormuştum; ‘Orada neler oluyor?’  diye..

Üniversite tahsilini Türkiye’de yapmış olan ve o silahlı mücadelenin içinde önemli bir yerde bulunan muhatabım acı bir gülme sesiyle karşılık vermişti:

‘Birader Salâhuddin, dün gece, Kabil civarında, müthiş bir roket  savaşı vardı.. Gece yarısı, biz bu taraftan onların mevzileri üzerine roket atıyorduk, ‘Allah’u Ekber!’  diyerek;  ve onlar da bizim mevzilerimize ‘Allah’u Ekber!’  diyerek mukabelede bulunuyorlar ve gecenin sessizliğini yırtarcasına yükselen roket seslerinden sonra  o ‘Allah’u Ekber!’ sadâları vâdilerde bir gûlgûle halinde yankılanıyordu..’

*

Suriye’de bugün cereyan etmekte olan savaş da aynı kahredici tabloları yansıtmıyor mu?

Gerçi, 50 yıllık Baas ideolojisi ve 44 yıllık (Baba-Oğul) Esed Hanedanı diktatörlüğüne karşı savaşan muhalifler içinde bir takım laik gruplar da olsa bile büyük kesimler İslamî niyetlerle o ateşin içindeler.. Malûm çevreler, onları ikiyıldır, ‘terörist’  olarak nitelese de..

Ve buna karşı, Baas partisinin gençlik örgütlerinden ve Esed’in mensub olduğu itiqadî azlık unsurdan oluşturulan ‘Şebbiha’ denilen ve kan akıtmakta, karşıtlarını öldürmekte asla gözünü kırpmayan milislerinden ayrı olarak, Suriye rejimi askerlerinin ve emniyet güçlerinin büyük bir kısmı da, halkın yüzde 80’ini oluşturan müslüman halkın çocukları! (Nasıl olur demiyelim.. M. Kemal ve M. İsmet’in 1923-1950 arası, 27 yıllık tekparti (CHF/CHP) diktatörlüğü döneminde müslüman halkın en temel değerlerine savaş açılırken, direnmek isteyen müslümanları ezip geçen ve kezâ, bütün askerî darbeler sonrasındaki ağır baskı ve zulümleri uygulayan asker, polis, bekçi  gibi güvenlik güçleri de müslüman halkın çocukları değil miydi?) 

Onlardan da ayrı olarak..

Aylardır bilindiği halde, hep yalanlanan ve amma, son zamanlarda artık inkarı mümkün olmayan şekilde, ‘Esed gitmeyecektir ve biz Suriye rejiminin savunmasının ayrılmaz bir parçasıyız..’ şeklindeki  açıklamalarıyla, kendi güçlerinin Suriye Baas rejiminin ve Esed diktatörlüğünün korunması için devrede olduğunu itiraf eden Lübnan Hizbullah Teşkilatı’nın lideri Hasan Nasrullah da var artık..

Hasan Nasrullah’ın lideri olduğu Hizbullah güçleri, doğrudur ki, iyi savaşçılardır ve siyonist İsrail güçlerine karşı yiğitçe savaşmalarıyla bilinmektedir. Hattâ o kadar, ki, sionist İsrail güçlerinin ağır bombardımanlarıyla Güney Lübnan’ı baştan başa virâneye döndürdüğü  2006 Temmuzu’ndaki 34 günlük savaş sonunda, onca maddî tahribata rağmen, müslüman savaşçıların hâlet-i ruhiyesinde bir sarsıntı meydana getirememiş ve kendisi psikolojik açıdan tam bir perişanlık halinde geri çekilmek zorunda kalmıştı..

O yiğitçe savaş günlerinde, hemen her müslümanın onlara dua ettiğini ve Hizbullah savaşçılarını vargüçleriyle alkışladıklarını tekrara gerek yok..

Bu durum, herkesin gerçek mahiyetinin ortaya çıkmasında bir bir mihenk taşı, bir katalizor rolü gören Suriye Buhranı ortaya çıkıncaya kadar devam etti.

Ve Nasrullah ve emrindeki güçlerin bu buhran sırasında kaçınılmaz olarak, İran‘daki liderliğin manyetik çekim alanında hareket edeceğini bilenler biliyordu, ama, niceleri yine de Hizbullah güçlerinin Suriye Buhranı’nda rolünün olmadığını ısrarla belirtiyorlardı. Konunun mahiyetini bilenler ise,  ellerinde kesin deliller olmadığı için, dayanaksız bir isnadda bulunmaktan kaçınıyorlardı.

Ama şimdi artık gayet açıktır ki, Hizbullah güçleri, Suriye’de, 50 yıllık Baasçı- Esed  diktatörlüğüne karşı savaşan müslüman halk kesimlerini sindirmek için, yazık ki, Esed güçlerinin yanı başında vargüçleriyle çarpışmakta ve kan akıtmakta, can almakta ve elbette  vermekteler de.. Ve bu durumu artık, bizzat Nasrullah da itiraf etmekte.. Ve amma, savaştıkları kimseleri, ‘yabancı unsurlar, teröristler, emperyalistlerin uşakları ve de tekfirciler’ diye niteliyerek..

‘50 yıllık bir kanlı diktatörlüğe karşı savaşan müslümanları sindirmek için savaşıyoruz..’ diyecek değil ya, elbette..

Nasrullah’ın, Suriye’de sözünü ettiği yabancı unsurların Suûdî, Qatar ve Türkiye gibi civar ülkelerin isimlerini de saydığı görülmekte.. Amma, kendisi durumunda olanların da yabancı olup olmadığına ve emir aldıkları aslî merkezin isteğine göre hareket ettiklerine  değinmemekte.. Nasrullah’ın, yabancı unsurlardan bahsederken, ‘Tekfirciler’ dediği kesimler ise, ‘Selefî, el’Qaideci, Vehhabî’ gibi unsurlar.. Ki, bunların, içinde bulundukları şartların da sevkıyle, kendileri dışındakileri çok sert ve ağır şekilde suçlayan gruplar oldukları biliniyor. Ama, Nasrullah da, aynı şekilde, ‘tekfirci’ dediklerinden daha mülayim bir tavır mı sergiliyor sanki..

Tekrar edelim, Nasrullah’ın güçleri de, ‘tekfirci’ olarak niteledikleri bu grupları, fiilen,  kesinlikle öldürülmesi gerekli düşmanlar olarak biliyor ve tabiatiyle, onlar da, bu ‘düşman’ların üzerine, tıpkı karşılarındakilerin kendilerine saldırmalarında olduğu üzere,  ‘Allah’u Ekber’  diye ateş açıyorlar, saldırıyorlar. Ama, ‘Başkalarını tekfir ediyor’ diye bir kişi veya taifenin katli vâcib bilinecekse, her iki taraf da diğerini ‘öldürülmesi gereken  düşman’ şeklinde bileceğinden, korkunç bir fâsid daire, bir kısır döngü olmaz mı?

*

Ve muhakkak ki, Hizbullah güçleri de, kendilerini sorgulamaksızın, Baasçı- Esed diktatörlüğünü ayakta tutmak için ve güya, ‘İsrail rejimine karşı Direniş Cebhesi’ni elden çıkarmamak gerekçesiyle..’  ve Esed rejimini yıkmak için çetin bir mücadele veren muhalif halk savaşçıları  gibi,  ‘Allah’u Ekber!’ diye savaşmaktalar.. Tıpkı, sözün başında Afganistan’dan aktarılan örnekte olduğu gibi.. (Ki, son bir örnek olarak belirtmek gerekirse, 8 Mayıs günlü Irak gazetelerinde, Bağdad hükûmetine yakın gazeteler, Irak’tan Suriye ‘ye gidip, orada Hizbullah saflarında savaşırken ölen onlarca savaşçı için cenaze törenleri yapıldığını ve ağıtlar yakıldığını yazıyorlardı.. Aynı durum, Lübnan’da da aylardır sözkonusu.. Seçkin hizbullah komutan ve savaşçılarından nicelerinin cenaze törenleri yapılıyor, nerede, hangi çatışmada öldükleri açıklanmadan.. Ama, biliniyor ki, bunlar, Suriye’de, Baasçı Esed diktatörlüğünü ayakta tutmak uğrunda savaşırken ölmüş kimselerdi.) *

‘Böyle şeyler  olabilir mi, ya da, nasıl olur bu?’ diye şaşırılabilir.

Ama, inqılabçı olmanın, basiretin bağlanmasına tek başına mânî olmadığına, hele de son zamanlarda nice inqılabçı şahsiyetlerin uygulamalarıyla yığınla örnekler görmedik mi?

*

Kriz zamanlarında, daha bir itidalli olmak gereği..

Bazılarının da, bu satırların sahibine, benzer şekilde, ‘Senin de basîretin bağlanmış olamaz mı?’ demek istediklerini duyuyor gibiyim.

Nitekim, dostlardan birisi,  ‘Anlayamıyorum, tanıyamıyorum seni..’  demişti, bu konudaki eleştirilerimden dolayı..

Bir diğeri ise, ‘inisiyatif bu kadar ele geçirilmişken, bırakılır mı hiç?’  diye, bir ülkenin bölgede belli bir stratejik üstünlük mücadelesi sürdürdüğüne ve bunun da tabiî olduğuna, ama, bölgedeki öteki komşu ülkelerin de aynı mantıkla hareket etmesinin kabul edilemezliğine izahlar getirmeye çalışıyordu.

*

Hizbullah’ın ve onu harekete geçiren güç merkezinin gerekçesi, aylardır- yıllardır aynı nakarat..

‘Direniç Cebhesi’ni korumak..

Yahu, siz, kanlı bir diktatörlüğün 20 milyondan fazla bir halk kitlesini teslim alıp, onları 50 yıldır ezmesi pahasına bir Direniş Cebhesi’nden mi söz ediyorsunuz?

Müslüman olarak, bu hakkı kendinizde nasıl ve hangi te’vil yoluyla buluyorsunuz?

Evet, asıl cevabı verilmesi gereken husus, budur..

Geleceğe aid ve farazî bir takım hesablarınız uğruna, bir diktatörlük rejiminin, bir müslüman halkı böylesine ezmesine nasıl seyirci ve dahası, fiilen destek verirsiniz?

Hele de İslamî idealler adına.. Ya da, siyonist İsrail rejimini baskı altında tutmak adına..

Ki, o rejimin de ne kadar baskı altında tutulduğu, İsrail’in son Suriye saldırısıyla daha bir ortaya çıkmış bulunuyor..

*

İsrail rejiminin Suriye’de, Şam yakınlarındaki bazı hassas mevzileri ve silah depolarını bombardıman ettikten sonra, İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihî, Esed’e destek vermek üzere Şam’a gönderilmişti. Bu görüşme sonrasında, Esed’in, ‘Suriye Ordusu ve halkı, İsrail’in maceracı hareketleri karşısında tepki verecek güce sahibdirler..’ dediğini Tehran’da yayınlanan devlet gazetesi Cumhurî-i İslamî,  birinci sahifesinden duyuruyordu..

Salihî’nin ise, ‘Tehran, İsrail’in bölgenin güvenliğini tehlikeye atacak ve Direniş Ekseni’ni zayıflatacak her çabasını etkisi hale getirmek için, Şam’ın yanıbaşında duracaktır..  Ve İsrail saldırılarına karşılık verilmesinin zamanı gelmiştir..’ dediği ve ayrıca Suriye’deki durum hakkında da görüşlerini şu şekilde açıkladığı belirtilmekte:  ‘Suriye’deki durum son derece iyi ve, hepsinden de önemlisi, ordu ve halk,  Suriye devletinin yanında olması.. Suriye halkı, halkı katliâm eden satılmış kimselerin durumunu daha iyi görmekte ve tam bir uyanıklıkla Hükûmet’in yanında yer almakta ve cinayetkârların karşısında durmaktadır.’

Bu arada Şeyh Nasrullah ise, Salihî’nin söylediklerinin tersi bir tablo çiziyordu.. Nasrullah, bir Kuveyt gazetesine verdiği mülâkat ise, 9 Mayıs tarihli Cumhûrî-i İslamî gazetesinde geniş şekilde yer alıyordu.  Bu mülâkatında, Şeyh Nasrullah, ’Suriye’deki iç- savaş, hiç bir tarafın lehine olmayacaktır. (...) Taraflar arasında hem siyasî, hem de mezhebî açıdan, şiî-sünnî, kürd, alevî  gibi derin uçurumlar meydana gelmiş bulunmakta olup bunları kolayca bertaraf etmek mümkün değildir ve Suriye’de 1400 yıllık ihtilafları canlandırmıştır. Ayrıca, Suriye’nin özellikle petrol bölgelerinin yüzde 70’inin muhalifler elinde olması da ayrı bir konudur.

Buradaki savaş Lübnan’a sirayet edecek olursa, bu durum, Suriye’dekinden daha iyi olmayacaktır.’ ve ’İsrail’ bilmelidir ki, Hizbullah, Suriye’nin İsrail’e vereceği cevabın ayrılmaz bir parçasıdır olacaktır..’  diyordu.

*

9 Mayıs günlü Cumhûrî-i İslamî’nin birinci sahifesinden verilen bir diğer haber ise.. Yine

konuyla dolaylı olarak ilgili..

Haberin başlığı, ‘Fitneci Şeyh, Gazze’ye geldi..’ şeklindeydi.. Haberin içinde ise, Yûsuf el’Qardavî’den söz edildiği anlaşılıyordu. ‘Fitneci Şeyh’,  o idi.. Qardavî bu arada, selefî de ilan edilmişti..

Haberde (özetle) şöyle deniliyordu:

‘Suriye’deki silahlı teröristleri destekleyen ve tefrika çıkarıcı hedefleri olan selefî Şeyh Yûsuf  Qardavî, 13 arab ülkesinin temsilcileriyle birlikte ‘Aqsâ’nın Dostları Konferansı’na katılmak üzere ve Heniyye Hükûmeti’nin İslamî Evqaf Vezareti’nin/  Bakanlığı’nın daveti üzerine Gazze Şeridi’ne geldi ve HAMAS Hükûmeti’nin başbakanı İsmail Heniyye tarafından karşılandı.

Mahmûd Abbas liderliğindeki Filistin Özerk Yönetimi ve bazı bağımsız gruplar Qardavî’nin bu gezisini teessüfle karşıladıklarını ve bu gezinin HAMAS  ve El’FETH  arasındaki ayrılığı daha da derinleştireceğini bildirdiler.’

*

İlginçtir ki, İran ulemâsının önde gelen isimlerinden Âyetullah Mekarim-i Şirazî, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, Suriye Buhranı konusunda, müslümanların büyük bir imtihan karşısında olduklarını, çoğu müslümanların orada olup bitenleri bilmeden, taraf tuttuklarını söylüyordu.. Onun konuşmasının bu gibi bölümlerini okuyunca, neredeyse ‘Doğru diyor..’ diye düşünecektim ki, o da, kendileri gibi düşünmeyen herkesin yanlışta olduğunu belirtiyor ve bu arada, Yûsuf el Qardavî’yi suçlayarak, onun Suriye’de Baasçı Beşşar Esed rejimine karşı çıkmasına ve kör bir taassubla hareket etmesine eleştiriler getiriyordu.

Diyelim ki, Qardavî,  yanlış düşünüyor. Ama, aynı şekilde Mekarim-i Şirazî’nin de hata yapması mümkün değil midir?

Hatırlanmasında fayda vardır ki, bu satırların sahibi, yıllar önce, Ahmedînejad’ı populist / avamferibâne/ halk kitlelerini temelsiz şekilde coşturup yanıltıcı şekilde konuştuğu-davrandığı için eleştirdiğinde, ‘Yahu koskoca cumhurbaşkanına nasıl öyle dersin!’ diyenler bu sözlerine dayanak olarak, Ahmedînejad’ın üstadı olarak nitelenen, ‘Âyetullah’ sıfatlı bir   zâtın, ‘Reisicumhûra itaat, Rehber’e, Veli-yy’i Faqihe itaat demektir..’ şeklinde ürettiği ‘vecize’lerle besleniyorlardı.

Şimdi ise.. O zât, Ahmedînejad’ı 4 yıl önceki seçimler sonrasında ortaya çıkan ‘fitne’den ‘daha büyük ve tehlikeli fitneler çıkartabilecek bir kimse’ olarak niteliyor.

Dostluk veya düşmanlıklarımızda,  husûmet veya muhabbetlerimizde biraz daha itidalli, biraz daha ölçülü olamaz mıyız?

*

Bu vesileyle, belirtelim ki, Tayyîb Erdoğan’ın, geçen Salı günü yaptığı konuşmada, Suriye’de Banyas şehrinde yapılan katliâm konusuna değinirken dile getirdiği, ‘Katledilenler arasında sokakta anne babasının yanında kurşuna dizilmiş çocuklar var.
Ağzında emzik olan bebeğe kurşun sıkılıyor. Dengeler adına bütün dünya buna sessiz kalıyor. Ben o fotoğrafta yavruların üst üste şehit edilmiş halini görünce adeta çılgına dönüyorum. Ama diğerlerinin böyle bir derdi yok. Batsın sizin uluslararası siyasetiniz. Böyle vicdansız siyaset olmaz olsun.

Her kim alınırsa alınsın, hangi ülke alınırsa alınsın, kalbinde zerre kadar insanlık olan, böyle katliâm yapamaz.

Kerbelâ acısından yüreğinde zerre miskal taşıyan biri böyle bir vahşet sergileyemez.

Banyas’taki manzara Kerbelâ’daki kadar acıdır. Kaatiller de en az Yezid kadar zâlimdir.
Hz. Hüseyn’e ölümü lâyık görenleri Yezid ilan edenler, burada onların izinden gidenleri niçin Yezid ilan etmiyorlar. Onlar da birer Yezid'dir.

İnanın Baba (Hâfız) Esed bunu yapmadı. Bu kadarını beceremedi. Hama- Humus katliâmında İmam Khomeynî o katliâmı yaptı diye Baba Esed’i huzuruna kabul etmedi..

Şimdi aynı makamı devam ettirenlere sesleniyorum: Bu katliâma daha ne kadar, sessiz kalacaksınız?

Batsın sizin uluslararası siyasetiniz. Böyle vicdansız siyaset olmaz olsun.’ şeklindeki sözleri, asıl muhatab olanların medyasında ma’kes bulmadı.

Başka konularda, Erdoğan’ı ağır kelimelerle suçlayanların, bu sözleri yansıtmamaları bir ayrı ilginç konu..

***

Ve, Sâdık Albayrak için..

10 Mayıs akşamı, haberleri izlerken farkına vardım; İstanbul’da, Sâdık Albayrak’ın yazı hayatındaki 50. yılı üzerine bir tören yapılmış.. Başbakan Erdoğan da katılıp bir konuşma yaparak kadirşinaslık göstermiş.. Başbakan da katılınca, tabiatiyle oldukça büyük bir kalabalığın olması şaşırtıcı değildi..

Sâdık, bir süre önce fakir’den de öyle bir proğramın düşünüldüğünü ve o proğram için benim de bir yazı yazmamı istediğini belirtmiş ve bir yazı yazmıştım.

Bu vesileyle o yazıyı buraya da aynen dercediyorum:

*

İsmiyle müsemmâ.. Sâdık, sadâkatli ve mütefekkir bir dost..

Sâdık’la ilk karşılaşmam, 1973’lere dayanıyor. Yani, kırk yıllık bir zaman dilimi var geride.. 

Onun Osmanlı arşivi üzerinde çalışan elyazması eserler uzmanı, genç bir araştırmacı olduğunu duymuştum, ama, hakkında daha fazla bir bilgiye sahib değildim. Özellikle Osmanlı’nın son dönemi ve kemalist-laik rejimin ilk yıllarına dair eserlerindeki değerlerlendirmeleri yüzünden kendisine, gıyaben bir yakınlık besliyordum.

İlk olarak, nerede-nasıl karşılaştığımı tam hatırlamıyorum. Ama, ilk karşılaşmamızda bile, öyle ölçüp biçmeye gerek duymadan, birbirimize hemencecik ısınıverdiğimizi hatırlıyorum. Bu yüzden, o âşinalık, kısa sürede, uzun sohbetlerle bezenen bir dostluğa dönüşmüş, birbirimizi sık sık görmek ihtiyacını gönülden duymaya başlamıştık.

Sâdık’ın eserleri, içinde çok değerli bilgi ve belgeleri taşımasına rağmen, merakları tahrik edecek şekilde değil, gaayet tabiî bir durumu anlatıyormuşcasına bir havadaydı. (Temmuz-1980’de, gencecik yaşında İst. Fatih’te, o anarşi ortamında sırf müslüman bir şahsiyet olduğu için katledilen edebiyatçı- yazar kardeşimiz) -rahmetli- Sedat Yenigün, ‘Yahu, Sâdık âbi, bunları biraz daha allayıp pullayarak, albenili yazsan..’ derdi.

*

Sâdık’la sohbetlerimiz, daha çok, akşamları Cağaloğlu’ndan Fatih’e, eve dönüşümüzde gerçekleşirdi. Çünkü, trafik berbad idi.. Sultanahmed civarından Fatih’e otobüsle bir buçuk saatte bile gidilemiyordu, akşamları.. (Şimdi de öyle midir, bilmiyorum.) Ama, biz bu olumsuzluktan da faydalı bir yöntem geliştirip, çok soğuk veya yağışlı-fırtınalı havalar dışında, o mesafeyi yaklaşık aynı zaman süresi içinde yürüyerek kat’ediyor ve yol boyunca çok verimli sohbetlere dalıyorduk.

O zaman, henüz İstanbul Hukuk’u bitirmeden günlük yazılar yazmaya başladığım B. Sabah gazetesinden çıktığımda akşamları, Sâdık’la buluşup Cağaloğlu’ndan yola koyuluyor, Nûr-u Osmaniye Câmii avlusundan, Kapalıçarsı içinden geçip, Sahaflar Çarşısı ve Şehzadebaşı’ndan Fatih’e kadar sohbet ede-ede gelirken, itiqadî, ideolojik, fikrî ve biraz da günlük siyasî gelişmeler ve medyadaki tartışmalara kadar, çeşitli konular üzerine bir gezinti durumundaki bu sohbetler, benim açımdan daha bir doyulmaz oluyordu. Çünkü, yeni birşeyler öğreniyor ve zamanın nasıl geçtiğini farkedemiyordum bile..

*

12 Mart 1971 Askerî Darbesi’nin boğucu atmosferinde, hele de ‘müslüman’  camiada, iyi yetişmiş kimseler olduğu halde, erbâb-ı kalem pek öne çıkmıyordu.

Ayrıca, karşı tarafın gazetelerinin tirajları 600-700 binleri bulduğu halde, bizim cenahta yayın hayatını sürdürmeye çalışan 1-2 gazetenin herbirisinin tirajları ise, 20-30 binler civarındaydı. Radyo -ve yeni başlayan tv.- yayınları ise, devlet tekelindeydi.

Buna rağmen,  laik rejimin savcıları, bizim o düşük tirajlı gazetelerimizi didik didik inceliyor, neredeyse bütün enerjilerini ‘irticacı’  izi sürmeye harcıyorlardı.

Siyasî hayat ise, yeni şartlara göre yeniden şekillenmeye çalışıyordu. Bizim görüşlerimize, duygularımıza hitab etmeye çalışan Millî Nizam Partisi (MNP)  kapatılmıştı, ama, bir yıl kadar bir süre geçmeden, onun yerine Millî Selamet Partisi (MSP) kurulmuş ve 12 Mart darbe yönetimince 1,5 yıldır İsviçre’de yaşamaya mecbur bırakılan Erbakan yeni siyasî faaliyetlerin yolunun biraz açılması üzerine, ülkeye dönmüş ve MSP’nin başına geçmişti.

Fakir de, Sabahda 2,5 sene kadar süren yazılarıma son vermiş ve kısa süre sonra, (Erbakan Hoca’nın desturuyla) Millî Gazete’de başlamıştım yazmaya..

*

Birgün, Millî Gazete’de o zamanlar Erbakan Hoca adına karar verme durumunda olan Hasan Aksay beyle birlikte sohbet ederken, Sâdık’ın da yazı yazması gündeme gelmişti. Şahsen, yakın geçmişi derinlemesine ve arşivlere dayanarak incelemek imkan, bilgi ve heyecanına sahib onun gibi genç birisinin yazmasını çok istiyordum.

Sâdık da uzak durmamıştı, bu isteğe..

Ve yazacağı sütunun adını belirlemek noktasına bile gelmiştik.

O belirleyiş ânını dün gibi hatırlıyorum.

‘Fakir’, ‘Yol Oldur Ki, Doğru Vara...  başlığı altında yazıyordum. Bu başlık, Yûnus’tan alınmaydı.

Sâdık’a da,  Yûnus’a aid dörtlüğün, ‘Göz Oldur ki, Hakk’ı Göre..’ mısraını önermiştim. Ama, Sâdık, yazılarında da lafı uzatmadan, kestirme söylemeyi ve kısa yazmayı tercih ettiği için, o uzun bir başlığa sıcak bakmadı; sütun başlığı ‘Mizan’ olarak belirlenmişti.. Ben de o mısraı haftalık Sebil dergisindeki yazılarımda kullanmaya başlamıştım.

*

Sâdık’la, her konuda aynı şeyleri düşündüğümüz, hissettiğimiz söylenemez elbette.. Ama, farklılıklarımızı birbirimize rahatlıkla söyleyecek kadar samimî idik. Onun için de, ‘Şu cümleyi ben olsam şöyle yazardım..’  deyip düzeltme yapmayı karşılıklı olarak, bir de memnuniyetle kabul ederdik.

Yeri gelmişken, bu konuda bir örnek aktarayım.

1977-1978’de, 163. maddeden mahkûm olarak cezaevindeydim. 1992’lerde kaldırılan bu madde, devletin kısmen dahi olsa, dinî kurallara göre düzenlenmesi için propaganda yapmak suçunu düzenliyordu.

Bir gün, İstanbul Üni.’de okuyan gençlerden bir grup, Gezbe Cezaevi’ne gelmişler ve Sultan II. Abdulhamid’in vefatının 60. yıldönümü dolayısiyle, bir anma toplantısı tertiblediklerini bildirerek, o konuda bir yazı istemişlerdi.

Yazıp ulaştırdım. Birkaç gün sonra gençler geldiler, yazımı okumadıklarını bildirdiler.

‘Sâdık ağabey, bu yazıyı buradaki muhatab kitle kaldıramaz. diye  okutmadı..’ dediler.

Diyebilirim ki öyleydi de.. Çünkü, ‘Abdulhamid ve 33 yıllık saltanatı anılırken, hiç hatasız- kusursuz bir ve adetâ kutsamaya vardırılan bir profil oluşturulmaması gerektiği’ne de değinmiş ve bir çok doğru ve beğenilmesi gereken uygulamalar yanında, o döneme aid bazı olumsuz örrnekleri de hatırlatmıştım. O toplantıya katılan kitlenin hâlet-i rûhiyesini Sâdık iyi bildiğinden, o yazıyı okutmamış.. Bir başkası olsaydı, Sâdık da öyle bir tasarrufta bulunmaz, fakir de bundan rahatsız olurdum.  Ama, Sâdık’ın o tasarrufunu bir de memnuniyetle karşılamıştım.

Sâdık, böylesine ismiyle müsemmâ, sadâkatli bir dosttur.

*

İdeolojik ve siyasî açıdan son derece çalkantılı yıllardı, o dönem..

Bu arada, 1977 seçimlerinde, Trabzon’da MSP’den aday oldu, Sâdık..

Listedeki sıralamada birinci sırada, döha önceki dönemin m.vekili Lütfi Göktaş, ikinci sırada Kadir Mısıroğlu, üçüncü sırada Haydar Baş ve dördüncü sırada da Sâdık  bulunuyordu.

Kadir Bey ve Sâdık’ın isteği üzerine, o dönemde bizim cenahtaki kalem erbabından Ertuğrul Düzdağ, Mustafa Yazgan, Ahmed Selâmî gibi isimlerle birlikte Trabzon’a götürülmüş ve bir hafta kadar, toplantılara, mitinglere katılmıştık.

Hele de Sâdık’ın seçilmesi uzak bir ihtimal olmasına rağmen, o, ‘Biz, zaferle değil, seferle mükellefiz..’ diye, Trabzon’un bütün ilçe ve köylerine kadar, her tarafta canla-başla koşuşturuyordu.

Seçim sonunda ise, MSP sadece birinci sıradaki ismi gönderebilmişti, Meclis’e..

*

Sâdık, o politik denemeyi takiben, yine İstanbul’a dönmüştü ve Millî Gazete’de yazmayı sürdürmüştü.

O dönemde de hep gönül birliğimiz devam ediyor ve fikrî, siyasî vs. konularda, yazılarımıza pek yansıtmadığımız çok özel bilgi ve görüşlerimizi paylaşıyorduk.

Sonra..

12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi girdi araya..

Fakir, uzuuun bir sefere çıktım, mecbûren.. Kendilerine milletin silahı emanet edilmiş olup, o silahı milletin değerlerine çevirmiş olan zorbaların eline düşmemek ve inandığımız değerler istikametinde, dünyanın başka noktalarında da çırpınmak ümidiyle, Allah’ın geniiiş olan yeryüzünde  ne kadar süreceğini bilmediğim ve amma, bu kadar uzun süreceğini de baştan kestiremediğim bir yolculuğa..

Sâdık ise, ülkede kaldı ve yazılarına devam etti. Bu arada, o da hapse girdi.  Tabiatiyle, o günün şartlarında, 15 yıla yakın bir süre herhangi bir irtibat kurmamız mümkün olmadı. Ama, eminim ki, birbirimizi hasretle anıyor ve arıyor ve bazı dostlar aracılığıyla birbirimizden haberler alıyorduk.

Durum biraz daha gevşeyince ve iletişim imkanları da gelişince, Sâdık’ın yazılarını ve çalışmalarını takib etmek imkanını yeniden buldum.

*

Bu arada, Sâdık, Nisan-1999 seçimlerine katılmak için bir kez daha adaylığa soyunmuştu, İstanbul’dan, Fazîlet Partisi’nden.. İstanbul’un Avrupa yakasındaki seçim bölgelerinden birinden aday olmak istiyordu.

Parti içi nabız yoklamasında, sanırım, 3’ncü sırada yer alıyordu.. Ama, Genel Merkez, onu sıralamada seçilemiyeceği bir yerden, sanıyorum, 12-13’ncü sırada göstermiş ve o da bu durumu protesto bâbında, adaylık talebini geri çekmiş, bu konuda yazdığı bir yazıda, ‘Ben de 30 yıllık kültürel birikimimi Meclis çalışmalarında sergilemek isterdim..’ diye belirtmişti kırgınlığını.. Bunun üzerine, ‘Yahu Sâdık, Allah aşkına, Meclis’in kültürel birikimleri sergileme yeri olduğunu sana kim söyledi?’ şeklindeki  serzenişimi yansıtan bir yazı yazmıştım. Benzeri başka birkaç konuda daha, yazılara yansıyan ufak  ‘takılma’larımız olmuştu, karşılıklı.. Ama, bunlar, bizim aramızda asla bir kırgınlık vesilesi olmamıştı.

*

Aradan 20 yıl geçtikten sonra, Sâdık’la ilk kez, Hannover Üni’de, oradaki gençlerin tertib ettiği bir toplantıda konuşmacı olarak bir araya geldik.

Aradan geçen 20 yıl, aramızdaki gönül bağlılığında ve muhabbetten hiç bir şey eksiltmemiş ve konulara, Trabzon’un sosyal atmosferinden kesbettiği zekâ parıltılarıyla yaklaşmaktaki pratikliğinden bir şey kaybetmemişti. Sadece, o, tükettiği sigara adedini arttırmıştı.

Daha sonra Sâdık’la, Güney Almanya’da, Freiburg civarındaki Kara Ormanlar’a kadar uzanmış, Tuna nehrinin doğduğu mekan olan Donaueschingen’de dolaşmıştık. O coğrafyanın Karadeniz’i hatırlatan iklim ve jeofizik yapısı karşısında, Sâdık’ın,  ‘Tuna buradan Karadeniz’e uzanmamış; Karadeniz, Tuna’yla buralara uzanmış..’  şeklindeki esprisini, onun konulara yaklaşmaktaki zarafetine bir örnek olarak buraya zikretmeliyim.

*

Sâdık’la daha sonra, birkaç kez daha görüştük. Amerika’daki oğlunun yanına giderken, Almanya’ya da uğramıştı.

Daha sonra ise..

AK Parti dönemi başladı, ülkede..

Ve bir gün, ülke yönetiminde daha ilk andan itibaren başarılı bir profil oluşturan Başbakan Tayyîb Erdoğan’la dünür olduğunu gördük. Sâdık’ın mahdûmu, Tayyîb Bey’in kerîmesiyle izdivaç eylemişti..

Ama, bu yakın aile bağının Sâdık’a yükleyeceği bir takım sorumluluklar olacaktı, elbette..

Yazılarında ve hattâ sohbetlerinde dile getireceği her söz bile artık, Tayyîb Erdoğan’ın yakın çevresinden, aile ferdlerinden birisi olması hasebiyle, daha bir ilgi uyandıracak ve belki de yanlış değerlendirmelere uğrayacaktı.

Hatırlayalım ki, fazla bir özelliği olmayan Metin Toker, sırf İsmet İnönü’nün damadı olması hasebiyle, matbuat âleminde yarım asra yakın etkili olmuştu. Hattâ, bazı yazı ve sözlerine, İsmet Paşa’nın görüşü imişçesine bakılmıştı.

Sâdık da, üstelik ülkenin tarihinde ve siyasetinde oldukça etkili olan bir Başbakan’ın yakını olması hasebiyle, benzer bir duruma düşebilirdi, ama, o bundan dikkatle kaçındı ve bu noktada yapılması zor, ama, gerekli olan bir yolu tercih etti; böyle bir yakınlığın karşılığını hakkıyla verebilmek için, matbuat hayatındaki yazılarına son ve kitab çalışmalarına ağırlık verdi.

Doğru olan da bu idi.

*

Ancak, Sâdık’ın bu durumda yerine getiremediği bir sorumluluk daha var ki, onu da inşaallah yerine getirir.

Çünkü, Tayyîb Bey, nicelerinin sigara paketlerini kibarca alıp, bir daha içmelerini önlediği gibi, Sâdık da aynı durumla karşı karşıya gelmemek için, sanki kaçıyor gibi bir görüntü veriyor. İnşaallah o ‘ibtilâ’dan kendi iradesiyle kurtulur. Ama, telefondaki sesi, sanki sigarayı daha bir arttırmışcasına bir intiba bırakıyor insanın üzerinde.. Son telefon görüşmelerimizden birinde, bu konuya değinirken, ‘son durak’ta kesinlikle sigara bulamıyacağını, sigarasız kalacağı o döneme şimdiden hazır olması gerektiğini hatırlatmıştım.

Tanıdığım ve kavradığım kadarıyla, İslam konusunda derin bilgisini ve hayatında inanç değerlerini ana hatlarıyla aslî mihver alan bir müslüman olarak bildiğim Sâdık’a, sağlık, âfiyet ve izzet içinde daha nice yıllar dileğimle..

Onunla her buluşma sonrasındaki ayrılışımızda söylediğimiz kalıp ibareyle, ‘Fî emanillah..’ azîz dost..

25 Cemaziel’evvel 1434 /

6 Nisan 2013- Köln

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim