İnkılabçılık, uzlaşmacılık ve ilkelilik üzerine..

29.03.2009 19:35

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Hangi inanç, tefekkür veya ideolojik sisteme mensub olursa olsun, bütün insan toplumlarında, yönetimin nasıl şekilleneceği konusunda tarih boyunca, birbirinden farklı gibi gözüken yığınla metodlar çıkmışsa da, bunların temelde şu iki kategoride toplandığı görülür..

 

      1- İnkılabçı (veya devrimci)  metod,

2-      Uzlaşmacı- ıslahatçı metod..

 

Birinciyi, yani inkılabçı metodu tercih edenler, karşı oldukları sistemi veya yönetim güç ve otoritesini temelden yıkıp yenisini ikame etmedikçe kurtuluşun gerçekleşmiyeceğine kanaat getirerek, o egemen düzeni yıkmayı hedef edinmiş ve bunu nasıl yapacağının her türlü mücadelesini kendi akıl, kalb ve imkanlarının ölçüleri içinde şekillenen kurallara göre vermeyi göze almış,  yolda yeni bir düzen, sistem kurmayı göze almış, akletmiş, proğramını hazırlamış, geleceğe aid proğramlarını şekillendirmiş kimselerdir.. Onlar, bir sosyal yapıyı yeniden yapabilmek için yıkmak gerektiğine inanır ve o niyetle hareket ederler..

İkinciyi,yani uzlaşmacı metodu genel kural olarak kabul edenler ise, hâkim/ egemen güçlerin, kurulu düzenlerin koyduğu kurallar/ kanunlar ve sınırlar içinde kalarak ve mevcud yapıyı ıslah etmeyi, yıkmadan yeniden yapmayı hedef edinmişlerdir..

Bu iki temel metoddan herbirisinin kendisine göre bir takım kolaylıkları, zorlukları, çetinlikleri vardır..  Ama, genelde uzlaşmacı yol, birinciye göre daha yumuşak ve fiziken, daha az yıpranma ve zayiatla yürünür.. Birincisi ise, genel olarak çok sert ve kanlı olur..

Ama, inkılabçı yol, öteki usûlle asırlar içinde bile yürünemiyen bir yolun, çok kısa bir zaman süreci içinde kat’edilmesine imkan verebilir..

Ve uzlaşmacı yolun neticelerinin de bazen inkılab gibi gözükmesi olabildiği gibi, inkılabçı yolun kat’edilmesinde de ve hele hedefin gerçekleşmesinden sonra yeni bir düzen/ statuko kurulduğunda, elde edilenlerin korunması için uzlaşmacı bir usûl izlediği de görülür..

Kimse diğerini, ‘niye filanca yolu seçtin?’ diye suçlayamaz.. Herkes, yüreğinin ve kabullendiği ve kaldırabileceği ve aklının kavradığı bir metodu tercih edebilir ve neticelerine de katlanır..

Ancak, bu temel tercih yapılırken, arada bir takım zâhirî görüntülerin yanlış anlamalara vesile olmamasına da dikkat etmek gerekir..

*

Fir’avun düzeninin Mâliye / Hazine Nâzırlığı’nı kabul eden (ve amma, Kur’an tarafından, Allah’ın hükmüyle hükmettiği belirtilerek tebrie olunan, temize çıkarılan) Hz. Yûsuf örneği müstesnâ; bütün ilahî peygamberlerin hareketlerinin genel çerçevesi inkılabçı metoda göre şekillenmiştir..

Enbiyaullah (ilahî peygamberler)  toplumlarını / insanlığı kurtarmak vazifesiyle yola çıktıklarında, ellerinde hemen hiçbir güç yok iken; mustaz’af (hakları gasbedildiği için zayıf duruma düşmüş) ve mazlûm kitlelerin hakklarını almak ve onların geleceğini adâlet üzerine kurmak için, nice müşküllere rağmen, çetin mücaedelelere koyulmuş ve yollarından geri dönmemişler; hedeflerine dünyada bazıları erişmiş ve bazıları da ulaşamamışlardır.. Ama, onlar, hakk olduğuna inandıkları yolda tek başına da kalsalar, ortaya koydukları fikirler, kararlılık örnekleri ve geri dönmek bilmeyen azimleri ile,  kendilerinden sonraki insanlar için de bir kandil ve bir meş’ale örneği olmuşlardır..  

Ancak, belirtilmesi gereken husus, herhalde şudur:  Enbiyaullah, inkılabçı metodun en seçkin ve mükemmel örnekleri oldukları halde, onlar,  karşı çıktıkları rejimlerin temel güçleriyle hesablaşmanın bazı hassas ânlarında bir takım taktik uygulamalar da sergilemişler ve bu yüzden, onlar bile, ‘uzlaşmacı’ gibi bir görüntü de vermişlerdir..

Bunun en çarpıcı örneği, Resul-i Ekrem (S)’in Hudeybiye Barış Andlaşması’nda görülür..

Hatırlayalım ki, o zaman, Mekke üzerine ordusuyla birlikte ilerlemekte yürümekte olan Resul-i Ekrem (S)’e, müşrik Mekke toplumu, ‘savaşmama ve barış yapma isteği’ni bildirince..

Yani, psikolojik üstünlüğün müslümanlar tarafında olduğunun açıkça gözüktüğü bir sırada..

Resul-i Ekrem (S), savaşı değil, barışı tercih etmiş ve barış için müşriklerle müzakereye oturmuştu.

Amma, Hz. Peygamber, anlaşma metninin başına ‘Bismillahirrahmanirrahîm’ diye yazdırdığı ilk anda bile, müşrikler, ‘Bizim Allah’a bir itirazımız yok ama, Rahman ve Rahîm sıfatları için ayrı ilâhlarımız vardır..’ diye itiraz etmiş ve o ibareyi kabul edemiyeceklerini açıklamışlardı..

Hz. Peygamber (S), bu itirazı mâkul bulmuş ve o anlaşma metninin başına sadece ‘Bismikallah..  (Allah adıyla..) ibaresini yazdırmıştı..

Ama, ikinci ibarede de problem çıkmıştı.. Çünkü, ‘Bu anlaşma, Resulullah Muhammed ile Mekkelilerin temsilcisi Suheyb arasında imzalanmıştır..’  cümlesi de itirazla karşılaşmıştı.. Çünkü, müşrikler ‘Biz senin Resulullah olduğunu kabul edecek olsak, o zaman seninle niye savaşalım ki?’ diyorlardı.. Birbirleriyle asıl problem o konudan dolayı çıkıyordu çünkü..

Bu itiraz da, mâkul bulunduğundan, Hz. Peygamber(S)  o ibareyi de silmesini, anlaşmanın yazılışında ‘kâtiblik’ vazifesini deruhde eden Hz. Ali’den istemiş ve o ise, ‘Ya Resulullah bunu nasıl silebilirim?’ diye imtina edince, kaçınınca; Resul-i Ekrem (S), o Resulullah  ibaresini de bizzat kendisi silmiş ve ‘Bu anlaşma, Muhammed bin Abdullah’ (Abdullah oğlu Muhammed) ile ‘Mekkelilerin temsilcisi arasında yapılan anlaşma..’ kaydı konulmuştu..

*

Ama, konu bunlarla kapanmamıştı..

Zira, o anlaşma yapılırken, ‘o andan itibaren, Mekke’lilerden, Muhammed’in saflarına geçen birisi olursa, onun Mekkelilere iade edileceği, geri verileceği’  de yazılmıştı.. Ve ilginçtir, henüz o anlaşma müzakereleri sürerken, (aynı zamanda, o barış ve anlaşma müzakelerini Mekke’lilerin temsilcisi olarak yürüten Suheybin oğlu olan) Ebu Cendel, müslümanlara sığınmıştı..

Ve Mekkeli müüşrikler, o, anlaşmanın o maddesi yazıldıktan sonra sığındığı için, onun  kendilerine iade edilmesini, geri verilmesini istiyorlardı..

Ve sahiden de Ebû Cendel’in, sözkonusu maddenin kabulünden sonra müslümanların saflarına sığındığı anlaşılınca, bu istek de, Resulullah (S)  tarafından kabul edilmişti..

O zaman, Hz. Ömer’in, Hz. Ebûbekr’e gelerek kızgın bir edâ içinde, ‘Bu, Allah’ın peygamberi ve biz de mü’minler isek, kabullendiğimiz bunca zillet niyedir?’ diye itiraz etmesi ve Ebubekr’in de, onu, ‘Evet, o Resulullah ve biz de mu’minleriz.. Ama, Ebû Cendel ve benzerlerinin iadesi bize ne zarar verir? İade ettiğimizde, öldürülürse şehîd olur; zindana atılırsa, imtihana tâbi tutulmuş olur;  iade edildiği için İslam’dan dönerse, o zaman da zâten zayıf bir kimse olduğu anlaşılır; serbest kalırsa, o toplumun içinde bir askerimiz olarak bulunur..’  diye maslahat açısından her açıdan lehde bir durumun ortaya çıkacağının mantıkî delillerini ortaya koyarak Ömer’i yatıştırması meşhurdur..

Burada, zâhiren bakılırsa, çok uzlaşmacı bir uslûbla hareket edildiği düşünülebilir.. Ama, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, müslümanların maslahatına da uygun bir durumun kabul edilmesinin mantıkîi muhakemesi de gözden uzak tutulmamalıdır..  

Şübhe yok ki, Resul-i Ekrem (S)’in bu takib ettiği bu usûl, onun kesin bir inkılabçı olduğu gerçeğini değiştirmez.. Çünkü, yaptığı anlaşmalarda daima, psikolojik üstünlük ve inisiyatifin  kendi elinde olmasına azâmî dikkat gösteriyordu ve aslî hedefinden bir tâviz, asla sözkonusu değildi.. ama, bir hedefin gerçekleşmesi için savaş yerine, barış gibi, daha az zayiatla semere elde edilmesi mümkün olan bir yol varsa, onun tercih edilebileceğinin işareti de bizlere gösterilmiş oluyordu..

Düşünelim ki, Hudeybiye hadisesi, Nubûvvet’in 19. ve, Hicret’in 6. yılında cereyan etmiştir ve savaş yapılmamış ve iki sene kadar sonra da, Mekke’nin fethi müyesser olmuştur..

Ama, burada takib olunan usûl, sanki uzlaşmacı, ıslahatçılığı esas almış gibi bir görünüm verse bile, temel stratejiden herhangi bir tâviz verilmediğinden,  bu tavır, O’nu ‘inkılabçı’ genel kural ve süreç içinde açılmış bir parantez gibidir..  

Hatırlayalım, 22 Eylûl 1980 günü Saddam’ın ânî saldırısıyla başlayıp 8 yıl süren ve her iki taraftan, en az 1 milyona yakın insanın canına mal olan İran- Irak Savaşı’nın ‘zafere kadar süreceği’ne dair kesin beyanlar kullanmış olan İmam Khomeynî, karşılaşılan çok hassas bir noktada, belki dünyanın bütün emperyalist/ şeytanî büyük güçleriyle de topyekûn bir askerî savaşa girilmesi ihtimali de belirince.. Ve, savaşta İran tarafının genel sorumlusu/ komutanı olan Hâşimî Refsencanî’nin, günler boyu süren çetin müzakerelerden sonra, ‘Karşımızda iki yol var: Ya, İran’ı geleceğe ve insanlığa –gerekirse-, büyük bir Kerbelâ olarak bırakacağız; ya da, karşımıza Hudeybiye’deki durumun çıktığını görüp, ‘ateş-kes’i kabul ederek savaşı durduracağız.. Ben Hudeybiye’deki şartların doğduğu kanaatindeyim..’ görüşünü dile getirmesi üzerine, ‘inkılabçı ulemâ’ çizgisinin tarih içindeki en büyük örneklerinden birisi sayılabilecek olan İmam Khomeynî,  zehir kadehini kafama dikiyorum..’ diyrek, ‘ateş-kes’i kabul ettiğini açıklamıştı.. Kimileri o zaman, İmam’ın, dünya kamuoyu ve uluslararası baskılar ve tehdidleri bahane sayarak, emperyalist güçler karşısında, ‘inkılabçılık buraya kadar’ deyip,  uzlaşmacı, taa baştan teslimiyetçi bir çizgiyi kabullendiğini’ söyleyenler bile olmuştu, müslüman dünyada..

 

*Tarih, bir hikaye deposu değil, ders alınması gereken bir hazine ise..

Şimdi bunları niye mi hatırlatıyorum?

Kendi mücadelelerimizi ve tavırlarımızı belirlerken, Resul-i Ekrem (S) ve bütün ‘enbiyaullah’ın sünnetlerinde/ uygulamalarında bizim için en güzel imtisaller, örnekler bulunduğuna inanarak kalbî itminan açısından daha güçlü olacağımızı unutmamamız gerçeğini tekrar gözönüne getirmek için..

Ve eğer, Hudeybiye’de bu temel stratejik hedefler gözetilmeyip rakib veya hasım güç odaklarının ve düzenlerin koyduğu / dayattığı genel kurallara bütünüyle riayet içinde olarak hareket edilseydi, o zaman, ‘uzlaşmacı’ ve teslimiyetçi bir uslûb takib edilmiş olurdu.. Ama, enbiyaullah’ın genel stratejilerinde bu metod yoktur ve muhakkak ki, enbiyaullah’ın yolunu benimseyen (ve benimsemesi gereken) mu’minler için, asıl olan, bu metoddur..

Ama, bu böyledir diye, Resulullah (S)’ın tatbik ettiği bir takım taktik tavır değişikliklerini bile görmezlikten gelen ve kendileri gibi düşünmeyenleri anlayışsız, tâvizci, uzlaşmacı, en ağır suçlamalara yönelen öyleleri vardır ki, onları da müslüman toplumların herbirisinde görmekteyiz; ‘Papa’dan daha koyu katolik..’ deyimini hatırlatacak bir keskinlik ve aşırılık içinde..  Bu gibilerin, bize sadece şu son 30 yıl içinde bile ne büyük facialar yaşattığını, müslümanları daha sıkıntılı durumlara düşürdüklerinin örneklerini, Afganistan’dan Cezair’e, İran’dan Çeçenistan’a kadar nice müslüman coğrafyaları ve toplumlarında ve hattâ müslümanların ‘azlık gruplar halinde yaşadığı’ Avrupa’da bile görmezlikten gelemeyiz, gelmemeliyiz.. (İran’da İslam İnkılabı’nın ilk bir kaç yılında, öylesine keskin bir grup vardı ki, bunlar ‘Furqan’ adında bir silahlı mücadele teşkilatı oluşturup, nice seçkin müslüman şahsiyetleri, Allah rızası için ve dinin yücelmesi adına diye öldürmüşler ve bertaraf edilmeleri İslam İnkılabı’nın o çetin günlerinde büyük bir gaile oluşturmuştu..

Kezâ, Afganistan’da, komünist işgalci Sovyet Rusya’ya ve onların yerli uzantılarına karşı,  oluşan vve herbirisi İslam adını taşıyan cihad grupları/ teşkilatları içinden öyleleri çıkmıştı ki, kendileri dışındakileri yoketmekten başka bir yol kalmadığını düşünüp, hele de komünistlerini çekilmesinden sonra, aralarındaki mücadeleyi daha bir kıyasıya ve korkunç bir boğazlaşmaya döndürmüşler ve Tâlibân’ın zuhûruna zemin hazırladıklarını gördüklerinde ise, iş işten geçmişti.. Ve onlar da, o kadar çetin problemlerin varken, ilk işlerden birisi olarak, İran İslam Cumhuriyeti’nin Mezar-ı Şerif  Konsolosluğu’ndaki İran’lı 14 diplomatı katletmişler; boydan boya bin km.’yi aşan bütün İran-Afganistan sınırı boyunca, 50- 100 metre içerlerde, üzerlerinde ‘Şia kafir est!’ yazılı kocaman levhalar dizmişler ve İran’ın kendilerine saldırmasını sağlamaya çalışmışlardı.. Ve İran, neredeyse saldıracak kadar tahrik olmuşken, son anda frenleyebilmişti kendisini..

Ve eğer İİC güçleri bu tahriklere kapılıp saldırsaydı, o zaman henüz Tâlibân’ı desteklemekte olan Amerikan emperyalizminin devreye girmek için nasıl pusuda beklediğinin nice delilleri, daha sonra bizzat Amerikalılarca itiraf olunmuştu.. O günlmerde, Afganistan cihadı’nda yıllarca en ileri kademelerde hizmet etmiş olan Movlevî Nasrullah Mansûr,  Ali Mezarî  ve en sonunda da, Sovyet Kızılordusu’na karşı 14 yıl boyunca hele de Pencşîr Vâdisi’ndeki  müthiş savunma taktikleriyle kök söktüren sembol isimlerinden Ahmed Şah Mes’ûd’un, yine bazı ‘müslüman güç odakları’nca nasıl katledildiğini görmedik mi?

Çeçenistan’da çok elverişli anlaşmalara imza atılmışken,  şimdi hayatta olmayan hangi ünlü kumandanların radikallik adına, başına buyruk hareketlere giriştiklerini, Aslan Meşhedof’u da ‘uzlaşmacı ve  teslimiyetçi’  diye suçlayarak o andlaşmaları etkisiz hâle getirdiklerini de unutmayalım.. Bu katı anlayışın, Cezayir’de ve hattâ Bosna’da bile, kendileri gibi düşünmeyen müslümanları bile kitleler halinde safdışı etmeye çalıştıklarını da hatırdan çıkarmıyalım.. Hele de Suûdî eğitiminden geçmiş müslüman tiplerin bu konuda sergilediği ‘tekfirci’, herkesi dışlayıcı tavrın verdiği sancıları hemen her yerde gördük.. Çok uzağa gitmeyelim, aynı keskin radikal tipler, Anadolu’da da daha önce birlikte oldukları nice müslümanları en başta Fidan Güngör  ve daha sonra da İzzeddin Yıldırım ve arkadaşları gibi nice seçkin müslümanları en acımasız, en canavarca ve dehşet uyandıran usûllerle yok etmediler mi? Ki, şimdilerde, örgüt içi sempatizanları arasında elden ele dolaştırılan/ dağıtılan bir lüks gizli yayında, mezkur kişilerin ve daha nicelerinin, ‘mustehak oldukları muameleye niçin uğratıldıkları’,  ‘ İslam adına..’ diye, en soğukkanlı şekilde itiraf olunmaktadır.. Ki, Burhan Kavuncu kardeşimiz o yıllarda, bir yazısında, ‘Yahu, sizin yaptığınızı, tagûtî rejim bile yapmıyor, o bile belli kurallara riayet etmek açısından, sizden daha ilerde..’ diye feryad etmekte zorunda kalmıştı..

‘Cesed tarlaları’  facialarının üzerinden henüz 10-15 yıl geçmediğini de hatırlayalım.. Daha öncelerden beri, bu konuda ortaya konulan ciddî beyan ve belgelerden ayrı olarak, ‘Ergenekon Soruşturması’ sırasında ortaya atılan ilginç iddia, bilgi ve belgeleri de hatırlayıp geçelim.. O korkunç cinayetleri gözlerini kırpmadan  ve ‘Allah rızası için’ (!?) işleyenler/ işletenler şimdi, bazı kesimlere merhamet ve adâlet timsali, ince ruhlu, neredeyse ‘karınca ezmez’ gibi  sunulmaya çalışılıyor, internet sitelerinden..

Yine unutmayalım ki, Hz. Ali’yi, ‘Allah rızası için..’ diyerek öldürmeye karar veren ‘haricî’ler (khevâric)’in öncü- fedaîlerinden Abdurrahman ibn Mulcem, en zâhid kimselerden birisi olarak bilinirdi.. Kerbelâ’da  Peygamber Ehl-i Beyti’ni kılıçtan geçirip parça parça edenler de, daha sonra, bir domuz yavrusunu öldürmenin caiz olup olmadığına dair, ince ruhlu fetvalar istiyor veya sâdır eyliyorlardı..

Bütün bunlar hep, radikallik adına, hep iyiniyetlerle ve Allah rızası için ve hattâ Allah adına  diye olmuştu..  

*

 

‘Allah adına..’ diyerek aldatanlar, sadece laiki teologlar değildir..

Sisli-flu bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu da görmeliyiz!

Ayrıca şunu da belirtmeliyiz ki, bizim 14 asrımızın ilk dönemi hariç, Asr-ı Saadet ve kısmen Khulefâ’y-ı Râşidîyn dönemindeki en net uygulamalardan sonra, bütün tarih dönemlerimizin İslam açısından meşruiyyetinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Ki, zorbalığı, zulmü, sulta’yı/ saltanatı temelden kabullenmemenin, bir müslümanın aslî özelliklerden olduğunu olduğunu tekrarlamaya gerek bile yoktur..

Ancak, bunlara karşı verilen mücadelelerin hangi temellere oturtulmasından ve nasıl olması gerektiğinden kaynaklanmaktadır, asıl mes’eleler..

Asıl örneğimiz asırlarca uygulanamadı diye, ideali istemekten asla vazgeçemeyiz, elbette.. Hakikat, zaman ve mekânla sınırlı değildir..

Ama, bunu yaparken, yüzlerce yılın, 1400 yılın ve daha önceki enbiyaullah dönemlerinden gelen gerçeklere ve oralardan gelen derslere ve geçmişin sunduğu tecrübelere de asla göz yumamayız..

Ve geçmişteki örneklerde olamadıysa ve içinde bulunulan şartlarda, inkılabçı bir tavır sergilenemiyorsa, onun şartları oluşturalamadı diye, yan gelip yatmak veya en iyi yolun kendilerinin yolu olduğunu iddia ederek, toplumun diğer müslüman kesimlerini suçlamakla bir yere varılıp varılıp varılamıyacağı ve böyle bir tutumun müslümanlar arasında olması imanî bir gereklilik de olan tesanüdü, dayanışmayı ve kardeşlik bağlarını daha bir zayıflatacağı unutulmamalıdır..

Ki, bu metod farklılığının sonunda nerelere vardırıldığını anlatmak için belirtilmesi yerinde olacaktır ki, Müslümanların bir küçük azlık halinde yaşadığı Avrupa’da bile, bu farklılıklar yüzünden birbirilerini ağır şekilde suçlayan ve camilerini bile ayıran ve hattâ alınmayan  müslümanların itimad ettiği et ve benzeri yiyecek maddelerini, sırf kendi gruplarına aid dükkanlardan satın alınmadığı için haram ilan eden ve gittikleri misafirliklerde, ‘et’in alındığı kasab,  kendi ‘kardeş’lerine aid değilse, o yemeği bile yemeyip, oradaki diğer müslümanlara eziyet ve hattâ dolaylı şekilde hakaret eden nice müslüman kişi veya gruplar yok mu?

Bu gibi örneklere hemen heryerde ve her gün rastlanabilmekte..

*

Muhakkak ki, her insan kendi düşüncesinin daha doğru olduğunu söyleme ve onu savunma hakkına sahibdir.. Ama, müslüman insan, ‘Ben nasıl böyle bir hakka sahib isem, başka bir müslümanın da kendi görüşlerinin doğruluğunu iddia etmek ve savunmak hakkı vardır..’ diyebilmelidir.. Yoksa, herkes tek başına, ‘sadece ben müslümanım..’ havası veren bir noktaya sürüklenebilir.. Bunun da, İslamî ahlâk ve anlayışın neresinde yer alan bir davranış şekli oluşturacağını söylemeye bile gerek yoktur..

Kaldı ki, bugün, tarihin nice büyük inkılabçı müslüman ulemâsı ve sair mücadeleci simâları da, inkılabçı bir metodla ortaya çıkamadıkları zaman bile, haklarını, hattâ emperyalist odakların emrindeki uluslararası mahkemeler kanalıyla elde etmek gibi, ‘zorbalarca gasbedilen bir hakkın geri alınmasında, başka bir zorba güçten yardım istenemez..’ şeklindeki temel prensiplere parantezler aaçmak gerekliliği duymuşlardır.. 

Böyle olunca, mevcud şartlar içinde, ‘khalqullah’a, Allah’ın kullarına daha az zulmedilmesinin muhtemel olduğu yolların denenebileceği cevazı, uygulamada fiilen  verilmiş ve mustaz’afların, ezilenlerin, güçsüzlerin korunması ve onları kısmen de olsa güçlendirecek ihtimallere engel olunmaması için çaba harcamak, akl-ı selîmin de gereğidir..

Ve ideal olanla vakıa arasında daima bir fark bulunacaktır..

Böyleyken, ‘en sağlam müslüman benim’ havasıyla ve herkesi dışlayıcı bir uslûb takınmak ve hele, kendilerine karşı çıkanları âyet ve hadisler sıralayarak susturmaya çalışanlar, özellikle Suûd eğitiminden kaynaklanan kuru akılcı, dar mantıkçı bir cereyan, dünyanın her bir yanındaki müslümanların zihinlerini radikallik, keskinlik adına çarpıyor.. Bu gibiler ve onların etkisinde kalan veya paralelinde bulunanlar muhatablarını Kur’an hükümlerine karşı çıkıyormuş gibi bir duruma düşürecek bir kurnazlık sergiliyorlar.. Bu gibiler, kendilerine karşı çıkılmıyor ise, bunun sırf o âyet ve hadislerin özüne duyulan ihtiram yüzünden olduğunu da anlamazlıktan geliyorlar..

Halbuki,  Kur’an hükümleri ve de hakikat, evet, değişmez, tektir; ama, onun yansıması ve algılanması çok farklı olabilir.. Herkesin idrak gücü ve müşahede  kabiliyeti eşit olmadığı gibi, hattâ kişinin kendi hayatında bile, çeşitli dönemlerde  kavrayış farklılıkları meydana gelir..

İslam’ı sadece kendilerinin en doğru şekilde anladıkları iddiasında olanlar, bu tavırlarının diğer müslümanlar üzerinde uyandırdığı olumsuz etkilerin vebalini de düşünmelidirler..

Kaldı ki, bugün dünyada, hangi müslüman toplumunda,  ideal edindiğimiz mânada bir İslamî sosyal organizasyon/ devlet vs.  vardır ki? Bu mantıkla, günümüzdeki müslümanlardan suçlanmadık kim kalabilir?

Kişi’nin kendisini doğru yolda bilmesi, şahsiyetinin sağlığı ve kalb itminanı için gereklidir, ama, kendisi gibi düşünmeyenleri, anlamayanları aşağılayarak, dışlayarak yol almaya çalışanlar, kendi yerlerini, konumlarını bir daha düşünmelidirler..

Hele de günümüzde, daha bir çetrefilli, karmaşık bir dünya düzeni içinde, müslüman olarak kendisini korumaya ve diğer insanlara hayrı göstermeye çalışan insanlar, bir takım hayırlı yayınlar ve sair hizmetler yapmak için bir takım dernekler, örgütler oluştururken tâgûtî rejimlerden izin almak zorunda kalıyorlar,  yani onun üstünlüğünü fiilen kabulleniyorlarsa; bu gibi kimselerin, aynı tâgûtî sistemden izin alarak giriştikleri sosyo-politik faaliyetlerde bulunanları, sırf o sistemin verdiği izinlerle çalıştıkları için kınama ve suçlamalarında bir tutarlılık olmasa gerek..

Çünkü,  bir egemen ve tâgûtî sistemin, rejimin egemenliğini kabul mânasına gelen şekilde, ondan izin alarak yapılan bütün çalışmalar, aynı otoriteden izin alınması temelinde birleşmektedirler.. Onların sadece meşguliyet alanları farklıdır.. Kaldı ki, herbirimiz, kesinlikle karşı olduğumuz nice sistemlerin kanunlarını, hayatımızı sürdürmek için, istemesek de kabulleniyoruz; paralarını ve pasaportlarını kullanıyor, onların maaşlarını alıyor; zulüm düzenlerinin yaptırım gücüne sahib mekanizmalarından polis ve yargı kurumları aracılığıyla kendi haklarımızı elde etmeye çalışıyoruz.. O halde, bu gibi mecburiyetlere teslim olup olmamak noktasında herkesin tavrı ve meşrebi farklı olsa bile, birbirimizi kıyasıya suçlayıcı edâlardan kaçınmak mantıkî muhakemenin de gereği değil midir?

Böyleyken..  Yok aslında birbirinden farkımız, ama, biz Osmanlı Bankası’yız!’  şeklindeki banka reklamı mantığıyla hareket edilirse, söylenecek bir söz yoktur..

  • Yorumlar 15
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim