1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. İnanırsak Başarırız
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

İnanırsak Başarırız

A+A-

Başarmak, dünyanın en güzel sözcüklerinden biridir. Onu yakalamak için bazı koşulları yerine getirmek gerekir. Herşeyden önce, hedef sahibi olmak lazımdır. Varılmak istenen bir hedef olmalı ki, o hedefe ulaşmak için mücâdele edilsin. Neyi istediğimizi, neye talib olduğumuzu bilmek zorundayız. İkincisi, mücâdele edecek olan kişinin / topluluğun başarıyı yakalayacağına inanması gerekiyor. "Kendine güven" duygusu olması lazım. "Yapmak istiyorum" değil "yapacağım", "başarmak istiyorum" değil "başaracağım" diyen bir özgüven şart. Son olarak da hedefe ulaşma yolunda önüne çıkabilecek olan tüm engelleri aşmaya, tüm zorluk ve sıkıntılara göğüs germeye, tüm acı ve eziyetlere katlanmaya hazır olması ve bunları peşinen kabullenmesi ( yazıyla "SABR" ) gerekiyor. Bu üç duruma da sahib olan kişi / topluluk, başarmak için gereksinim duyduğu şartları taşıyor demektir.

Ülkemiz insanları olarak bu şartları taşıdığımızı iddiâ edemeyiz. İster topluluk, ister tek tek bireyler olarak konuşalım, çoğu zaman başarısızlıklar yaşadığımız inkâr edilemez. Bunun sebeplerinin başında, işte bu saydığımız şartların bizde oluşmamış olması gelir.

Bizler ne istiyoruz? Neye talibiz? Varmak istediğimiz bir hedef var mı? Üniversite okuyan bir genç, fabrikada çalışan bir baba, evinde dört duvar arasına hapsolmuş bir anne, ticaretle uğraşan bir esnaf, hastanede görev yapan bir doktor, bir müzisyen, bir yazar, bir ressam, bir öğretmen, bir sporcu, hayatta ne tür hedeflere sahip? Önüne koyduğu bir amaç, varmak istediği bir nokta var mı? Varsa, hedefe ulaşacağına, istediklerini elde edeceğine inanıyor mu? Kendine güveniyor mu? "Yapmak istiyorum" derken, gerçekten "yapacağı" için mi bunu söylüyor? Hedefine ulaşmak için kendisi emek vermeye, çabalamaya, gayret etmeye amade midir, yoksa gökten sihirli bir elin veya bir mucizenin ona bu arzusunu vermesini mi beklemektedir? Bütün zorluklara, güçlüklere, sıkıntılara göğüs germeye hazır mı? Kendisini buna hazırlamış mı?

Monoton bir hayata ne yazık ki çoğumuz rıza gösteriyoruz. Tekdüze bir yaşamın içinden sıyrılmayı amaçlamıyoruz. Birçoğumuz yüksek idealler beslemeyi, zirve yerlere çıkmayı kendine çok uzak görüyor.

Oysa insana ve hayatına anlam kazandıran, onun idealleridir. İdeal sahibi olanlar, tekdüze ve sıradan bir hayatı tercih etmezler. İçinde zerre kadar idealizm olmayan, günlük rutin işler dışında hiçbir çabası bulunmayan bir insandan "büyük işler" beklenebilir mi?

Kendimize hiçbir hedef seçmediğimizi ve seçsek bile en ufak bir darbede, en ufak bir baskı ve engellemeler olduğunda sinip bu hedeflerimizden vazgeçtiğimizi, kendi kabuğumuza çekildiğimizi yadsıyabilir miyiz?

Başarmak, insanın kendi elinde olduğu gibi, yaşadığı hayatı güzelleştirmek de kendi elindedir. Yeter ki insan istesin, yeter ki kendine güvensin, idealist olsun ve idealleri için yaşasın.

Bu yazımızda, isteyen ve inanan insanın neleri başarabileceğini göreceğiz. Farklı zaman ve coğrafyalarda yaşayan ve farklı hedefler peşinde koşan insanların hayretâmiz başarılarını okurken, başarı yolunun nerelerden geçtiğine de bakacağız.

Yazımızın son bölümünde ise biraz sohbet edeceğiz sizlerle.

MİSKET OYNAYAN ÇOCUKLARIN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ MUHTEŞEM DEVRİM

İran İslam Devrimi’nin ilk tohumları, 5 Haziran 1963’te başlayan ve tarihe "15 Xordad Qıyâmı" olarak geçen hadiseyle atılır. O güne dek sadece ulemâ kesimince tanınan ve ülkede halkın hiç tanımadığı bir mollâ, câmiîde verdiği vaazda Şâhlık rejimini "küfür rejimi", Şâh Rıza Pehlewî’yi ise "kâfir" olarak niteleyip, halka, bu rejimin yıkılması gerektiğini teblîğ eder. Şâhlık rejimi hemen harekete geçer ve Ayetullâh Rûhullâh Humeynî adındaki bu zât, verdiği vaazdan dolayı tutuklanır ve cezaevine götürülür.

Şâh’ın polisleri bir yandan Ayetullâh Humeynî’yi elleri kelepçeli halde cezaevine götürürken, bir yandan da yolda O’nunla alay etmektedirler. Polisler Ayetullâh Humeynî’ye şöyle der: "Sen neyine güvenip de koskoca Şâh’a ‘kâfir’ diyorsun, şâhlığı yıkacağını söylüyorsun? Bizim ordumuz dünyanın en güçlü ordularından biri. Senin gücün ne? Silâhın, ordun, askerin var mı?"

Bunun üzerine Ayetullâh Humeynî, o esnada yol kenarında misket oynayan 4 – 5 yaşlarındaki çocukları işaret ederek şöyle der: "Bakın, şu çocukları görüyor musunuz? Benim askerlerim işte onlar. Şâh’ı onlar devirecek."

16 yıl sonra İslam Devrimi olur. İmâm Humeynî’nin önderlik ettiği 1979 İran İslam Devrimi, 20’li yaşlardaki gençlerin eliyle gerçekleşen görkemli bir devrim olarak tarihe geçer. İslam Devrimi sürecinde Şâh’a karşı ayaklanan kitlenin ekseri 20 – 21 yaşlarındaki gençler olduğunu biliyoruz. 1979’da 20 – 21 yaşlarında olan bu gençler, demek ki 1963 yılında 4 – 5 yaşlarında çocuklar idiler.

İmâm Humeynî’nin 1963’te "Şâh’ı bunlar devirecek" diyerek işaret ettiği misket oynayan çocuklar 1979’da Allâh ve adalet düşmanı Şâhlık rejimini devirdi.

Başındaki sarıktan ve üstündeki hırkadan başka hiçbir şeyi olmayan bir zât, misket oynayan çocukların eliyle 2 bin 500 yıllık Şâhlık Monoarşisi’ni yıkma başarısı gösterirken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

KÖLELİĞİ KALDIRAN ALTIN ÇOCUK

1809 yılında ABD’nin Kentucky eyâletine bağlı Hodgenville yakınlarında doğan Abraham, çok fâkir bir âîlenin çocuğuydu. Anne ve babası okuma – yazma bile bilmiyorlardı. O kadar fâkirdiler ki, bazen eve ekmek bile alamıyorlardı.

Âîlenin küçük oğlu Abraham, çocukluğu boyunca tarlalarda işçi olarak çalıştı, bakkallarda çıraklık yaptı. 10 yaşındayken annesini ve kızkardeşini kaybetti. Günlerce kendine gelemedi.

Beyaz bie âîlenin çocuğu olan Abraham’ın altın gibi bir kalbi vardı. Çocuk yaşta çalışarak âîle bütçesine katkıda bulunmaya çabalıyordu. 20 yaşında, Ohia Nehri üzerindeki teknelerde düşük ücretlerle ağır işlerde çalıştı. Bu arada, zincire bağlı siyâhî kölelere yapılan eziyetleri görüyor, buna çok üzülüyordu. İnsanların sırf derisinin rengi siyâh diye böylesine zûlüm ve haksızlığa uğramasını kabullenemiyordu.

Genç Abraham, kölelere yapılan kötü muamele karşısında, kendine bir hedef biçti: "Bir gün bu ülkede köleliği kaldıracağım." Böyle bir hedef belirlediğinde henüz 20 yaşında, fâkir bir işçi, karın tokluğuna çalışan bir hamaldı.

Bu hedefini gerçekleştirmek için, bol bol kitap okumaya başlar. Kendini düşünce ve politikada yetiştirmeye çalışır. Merakından dolayı mahkemelere gider ve dâvâları tâkib eder. Duruşmalardaki insanları dinliyor, dünyayı, hayatı, insanları, olayları anlamaya çalışıyordu.

Kısa sürede etrafında bilinen ve sevilen biri olmaya başlayan Abraham, "kongre üyeliğine" başvurarak politikaya atılır.

Ve gün gelir, "Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı" olur.

Kimden bahsettiğimizi anladığınızı tahmin ediyorum: ABD’nin 5. Başkanı Abraham Lincoln’dan söz ediyoruz.

Abraham Lincoln, ülkedeki karışıklığın, adaletsizliğin ve köleliğin bitmesi için Amerika’nın güney hükûmetinin Washington hükûmetine itaat etmesi gerektiğini biliyordu. Güneyliler ise Lincoln’ın kölelik karşıtı tavrına katlanamayarak dört yıl sürecek olan bir iç savaş başlattılar. Sonunda kazanan Lincoln oldu. Güney kuzeye boyun eğmiş, ABD’nin gelmiş geçmiş başkanları arasında en sevilen kişi olan Lincoln da ikinci kez başkan seçilmiş ve ABD’de 1 Ocak 1863’te kölelik kaldırılmıştı.

ABD Anayasası’nda çok büyük etkiler bırakan Abraham Lincoln’ın bu başarısını ve düşüncelerini hazmedemeyenler de vardı. Kendisine düzenlenen bir suikastten kurtulamayarak, son nefesini bir tiyatro salonunda verdi. 1865’te, ülkede köleliği kaldırdıktan iki yıl sonra, Washington Tiyatrosu’nda bağnaz bir aktör tarafından öldürüldü.

Okuma – yazmaları olmayan, eve ekmek bile alamayacak kadar fâkir bir âîlenin çocuğu olan Abraham Lincoln, sırf siyâh kölelere yapılan eziyet ve haksızlıklara tahammül edemeyip, sıradan ve basit bir işçiyken ülkeye başkan olmayı hayâl edip bunu da gerçekleştirmesi, gerçekten de insanın kanını donduran bir başarı öyküsüdür.

Ancak, Lincoln’ın bu yola koyulduktan sonra bütün işlerinin rast gittiğini ve Allâh’ın O’na "yürü ya kulum" dediğini sanmayın sakın! Aksine Lincoln hep başarısız oldu, hep kaybetti. Ama hiç mi hiç pes etmedi ve sonunda hedefine ulaşarak ülkede köleliği kaldırdı.

Abraham Lincoln’ın zafer öyküsü, kelimenin tam anlamıyla "yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer"dir:

10 yaşındayken annesini ve kızkardeşini KAYBETTİ...

21 yaşındayken işinde BAŞARISIZ OLDU...

22 yaşındayken ilk seçimini KAYBETTİ...

24 yaşındayken işinde tekrar BAŞARISIZ OLDU...

26 yaşındayken karısı ÖLDÜ...

27 yaşındayken RÛHSAL BUNALIMA GİRDİ...

34 yaşındayken kongre seçimini KAYBETTİ...

36 yaşındayken tekrar kongre seçimini KAYBETTİ...

45 yaşındayken senato seçimlerini KAYBETTİ...

47 yaşındayken başkan yardımcısı seçimlerini KAYBETTİ...

49 yaşındayken tekrar senato seçimlerini KAYBETTİ...

52 yaşındayken ABD DEVLET BAŞKANI SEÇİLDİ...

O’nun yerinde başka biri olsaydı, bütün bu başarısızlıkların ve yenilgilerin ardından çoktan pes eder ve kendi kabuğuna çekilirdi. Ama O hep kaybetmesine rağmen, bir kez olsun pes etmedi. Mücâdelesine hep devam etti, ideallerinden vazgeçmedi. Sonunda başardı.

O’nun hayat hikâyesi, bizdeki "Sabr" sözcüğünün içini o kadar güzel dolduruyor ki, sormayın.

Yırtık elbisesi ve açlıktan kokan nefesiyle "ben bu ülkede köleliği kaldıracağım" diyerek büyük hedefler seçen Abraham Lincoln, bunu inanılmaz bir sabr ve mücâdele örneği sergileyerek gerçekleştirirken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

BİR SÖZCÜĞÜN PEŞİNDEN AKARAK OLUŞAN İLİM DERYASI

1912 yılında, Batı Hindistan topraklarında ( şimdiki Pakistan ) bir câmiîde Cum’â namazı vakti. Hutbede imâm vaaz vermektedir. O günkü hutbenin konusu ise "Cihad".

Cemaatin arasında Mewlânâ isminde 9 yaşlarında bir çocuk da vardır. Bütün akranları gibi yaşayan, boş vakitlerinde arkadaşlarına takılan, sıradan, herhangi bir çocuktur bu.

Hutbede vaaz veren imâm, şunları söyler: "Muhterem cemaat! Bugün âlîmlerimiz, hocalarımız, yazarlarımız, mütefekkirlerimiz İslamiyet ile ilgili hemen her konuda konuşuyorlar, yazıp çiziyorlar. Allâh onlardan razı olsun. Müslümanları İslamî konularda bilgilendiriyorlar. Ama dikkat ederseniz, mâlesef hiçbiri ‘Cihad’ konusunu işlemiyor. ‘Cihad’ı kimse anlatmıyor. ‘Cihad’ konusu İslam’ın en önemli konularından biri olduğu halde, bu konu üzerinde konuşan, bunu yazan kimse yok. Muhterem kardeşlerim! İslam dünyasının çok büyük bir eksikliğidir bu. Bizim ‘Cihad’ kavramını anlatacak âlîmlere, ‘Cihad’ konusunu yazacak yazarlara ihtiyacımız var."

Cemaatin arasında bulunan 9 yaşındaki Mewlânâ, hocanın vaazını pür dikkat dinlemektedir. Bu konuşmadan çok etkilenir. Öylesine etkilenir ki, artık gözlerini hocadan ayırmamasına rağmen aslında onu dinlememekte, kendi hayâl âlemine dalmaktadır.

Düşünür, düşünür, düşünür. Henüz 9 yaşındadır, âîlesinden ve sağdan – soldan duyduklarından başka İslam hakkında pek bir bilgisi yoktur. "Cihad" sözcüğünün anlamının sadece "kâfirlere karşı savaş" olmadığını ve bunun çok çok daha derin ve mühim bir konu olduğunu aslında oracıkta anlamıştır. Ancak hiçbir bilgisi yoktur.

Dinlediği vaazın etkisiyle, oturduğu yerde boyundan çok büyük bir karar alır: "Mâdem ki ‘Cihad’ kavramını anlatan ve yazan kimse yok ve buna bu derece ihtiyaç var, o halde bu işi ben yapacağım. Okuyup çabalayıp büyük adam olacağım, büyük bir yazar olacağım ve ‘Cihad’ üzerine kitaplar yazacağım. ‘Cihad’ kavramını müslümanlar benden öğrenecekler."

Bu çocuk, aynı günün akşamı âîlesindeki büyüklerine "Cihad nedir?" diye sorar. Aldığı cevap hep aynıdır: "Kâfirlere karşı savaş." Ama bu cevap O’na çok basit gelir, tatmin olmaz.

Kendini okumaya ve araştırmaya verir. Gecesini gündüzüne katarak İslamî kitaplar okur. Kararını vermiştir: Büyük bir yazar olacaktır. Bunun sebebi ise sadece bir sözcüğü yazmaktır, ‘Cihad’ sözcüğünü.

Dedesi Hind Yarımadası’nda etkin olan Çiştîyye tarikatının meşhur şeyhlerinden biriydi. Mewlânâ’nın babası ise Seyyîd Ahmed taraftarıydı ve O’nun düşüncelerinin etkisiyle, oğlunu İngiliz kültürünün öğretildiği resmî eğitim kurumlarına göndermemişti.

Mewlânâ, özel öğretmenler tarafından yetiştirildi. İngilizce, Arapça ve Farsça’yı bu eğitim döneminde öğrendi. 1920 yılında babası vefât edince çalışma hayatına atıldı. Henüz 17 yaşındayken, Hindistanlı müslümanlar tarafından sevilerek okunan "El- Câmiad" gazetesinin "Yazı İşleri Müdürü" oldu.

Ve henüz 24 yaşındayken ( 1927 ), dünya müslümanları arasında çok büyük yankılar uyandıran "İslam’da Cihad" adlı kitabını yazdı.

Yazdığı kitaplar, Fas’tan Endonezya’ya dek tüm İslam dünyasında müslümanlara Tewhîdî bilinci aşılayan en önemli başvuru kaynakları oldu. Kitapları birçok dile çevrildi ve hemen her müslüman ülkede yayınlanarak gençlerin elinden düşmeyen kitaplar oldu.

Evet, bahsettiğimiz bu çocuğun kim olduğunu anladınız elbette ki. "20. yüzyılda ‘Cihad’ kavramını en güzel ve en doyurucu şekilde kaleme alan, 20. yüzyılda yaşayan müslümanların cihadın ne olduğunu kendisinden öğrendiği büyük âlîm, büyük yazar kimdir?" diye sorsak, herkesin vereceği cevap aynıdır: Üstâd Mewlânâ Ebu’l- Âlâ el- Mewdudî.

Pakistan’da "Tercüman’ul- Qûr’ân" adlı bir dergi çıkaran, sayısız kitaplar kaleme alan ve birçok kitabı Türkçe’ye de çevrilen Üstâd Mewdudî’nin özellikle "Qûr’ân’a Göre Dört Terim" adlı kitabı, tıpkı Mısırlı Seyyîd Qutb’un "Yoldaki İşaretler" kitabı gibi İslam dünyasında düşünce devrimi gerçekleştiren kitaplardan biri olarak ölümsüzleşti. Aynı zamanda "Tefhim’ul- Qûr’ân" adında 7 ciltlik muhteşem bir tefsîr hazırlayan Mewdudî’nin adı, İslam tarihine altın harflerle yazıldı.

Henüz 9 yaşındayken Cum’â hutbesinde dinlediği bir vaazdan etkilenerek sırf "Cihad" kavramını insanlara anlatabilmek için "büyük bir yazar" olmaya karar veren Mewdudî, bunu başararak 20. asır müslümanlarının "Cihad" kavramını kendisinden öğrendiği, hepimizin cihadın sadece silahla, tankla ve topla değil, cihadın aynı zamanda kalemle, mikrofonla, kamerayla, eğitimle, kazma – kürekle, şırıngayla, tebeşirle, sözle ve hatta sazla bile yapılabildiğini kendisinden öğrendiğimiz mütefekkir olurken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

BİR KARINCADAN İLHÂM ALAN İHTİLÂL

Fidel Castro ve arkadaşları, istibdâd rejimine karşı silâhlı mücâdele başlattıklarında sadece 11 kişidirler. Alt tarafı bir futbol takımı kadardır sayıları. Buna rağmen, silâhlı mücâdeleye başlamak gibi bir çılgınlık yaparlar.

Ve devlet güçleriyle yaptıkları daha ilk çatışmada 8 kişi ölür. Sadec 3 kişi kalırlar. Bu saatten sonra mücâdelelerine devam etmeleri için "akıllarını peynir – ekmekle yemeleri gerekir" doğal olarak.

8 arkadaşını kaybettikleri ilk çatışmanın akşamı, sağ kalan 3 kişi ( biri Fidel ), saklandıkları evde perişan bir halde saatlerce gözyaşı dökerler. En yakın arkadaşlarının acısıyla yanıp tutuşan diğer iki kişi, çetenin lideri olan Fidel’e veryansın ederler: "Ne yaptık biz Fidel? Öldük, bittik biz. Bu çılgınlığı yapmayacaktık. Arkadaşlarımızın ölümüne biz sebep olduk."

Fidel’in ağzını bıçak açmaz. Ne söyleyebilir ki? Gecenin geç saatlerinde uykuya dalarlar. Bitkinlik, pişmanlık ve üzüntü içinde uyurlar.

Ama Fidel uyumaz, gözüne uyku bir türlü girmez. Uyuyan arkadaşlarının aksine Fidel, öbür odaya geçerek açık olan lambanın altında kara kara düşünür. Aslında, kendisi de pişmandır.

Saatlerce düşünen Fidel’in gözleri bir ara, duvardaki bir karıncaya takılır. Duvardaki yüksek bir noktaya tırmanmaya çalışan karınca, her seferinde yukarıya çıkmasına az bir mesafe kala aşağı düşer ve hemen doğrularak aynı şeyi tekrar dener. Karınca tırmanmaya çalışır, başaramayıp düşer, kalkıp tekrar dener. Düşüp tekrar dener, düşüp tekrar dener, düşüp tekrar dener...

Fidel, hayretler içinde uzun bir müddet karıncanın hareketlerini seyretmektedir. Karınca hiç abartmasız, aynı hareketi belki de 150 – 200 kere dener ve bilmem kaçıncı denemesinde başarılı olur ve yukarıya tırmanmayı başarır.

Uzun bir zamandır onu seyreden Fidel, karıncanın yukarıya tırmandığını görür görmez, avazı çıktığı kadar bağırır: "BAŞARDIIIIIII! BAŞARDIIIIIII! YAŞASIIIIIIIN! BAŞARDIIIIIII!"

Bu çığlıklar üzerine, öbür odada yatmakta olan iki kişi uyanır tabiî ki. Hemen Fidel’in yanına koşarlar korku içinde. Arkadaşları, olayların şokundan dolayı Fidel’in cinnet geçirdiğini sanarak korkuya kapılırlar.

Fidel bütün şâhîd olduklarını anlatır onlara. Karıncanın hareketlerini, yukarıya çıkmak için aynı hareketi bıkmadan usanmadan yüzlerce kez nasıl denediğini, pes etmeyip inadına mücâdele etmesinin karşılığını alarak yukarıya çıkmayı nasıl başardığını çocukça bir heyecan içinde anlatır. Arkadaşları da bu olaydan müthiş etkilenirler.

Ve o andan sonra, ne olursa olsun, kaç kez başarısız olurlarsa olsunlar, mücâdelelerine devam etme kararı alırlar.

Soruyorum: Fidel Castro şu anda ne iş yapıyor? El- Cevap: Küba Adası’nın en yüksek tepesine oturuyor ve düşmanları O’nun oradan inmesi için eceliyle ölmesini bekliyorlar. Zira ABD emperyalizmi açısından Fidel Castro’nun oradan inmesi için, O’nun eceliyle ölmesini beklemekten başka çare yok.

Tam pes ettikleri bir anda, bir karıncanın "sabr" ve "sebat" dolu, "mücâdelede süreklilik" dersi veren hareketlerinden ilhâm alarak direnişe devam etme kararı alan Fidel ve arkadaşları, iktidara gelme başarısı gösterirlerken, bizlere verdikleri ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

9999 DENEME YAPTIKTAN SONRA HAVA ALMAK

Thomas Edison’un ampulü keşfetmek için binlerce deney yaptığını, her deneyde başarısız olduğu halde bu hedefinden vazgeçmediğini hepimiz biliyoruz.

Edison, yaptığı deneyleri, amacının ne olduğunu, hayâllerini çevresindeki insanlara anlatmayı ve onlarla kendi idealleri üzerine konuşmayı çok severdi.

Yaptığı her deneyden sonra meyhaneye gider, içer ve oradakilerle dertleşirdi. İnsanlar da O’nun başarısızlıklarına alışkın olduklarından, geceleri O’nunla alay etmek için toplanırlardı. Edison meyhanenin kapısından her içeri girdiğinde, oradakiler kahkahayla gülerek, "bizimki yine geldiğine göre, demek ki bugünkü deney de başarısız geçmiş" diyerek takılıyorlardı. Bir gün başarılı olacağına yürekten inanan Edison ise onlara her seferinde aynı cevabı verirdi: "Hayır, başarısız olmadım. Sadece, ampulü keşfetmeyen bir yol daha buldum."

Edison, ampulü keşfetmek için bıkmadan usanmadan, her gün çalışır. Yüzlerce, binlerce deney yapar. 9999’uncu deneyde de başarısız olduktan sonra, gece yine meyhanenin yolunu tutar. Meyhanede, yanına yaklaşan bir sarhoş O’na, "ne kara kara düşünüyorsun birader, sevgilin mi terkettin seni?" diye sorar. Edison ise, "hayır, kafaya taktım, ampulü keşfedeceğim. Öyle yapacağım ki, geceler de gündüzler gibi aydınlık olacak," cevabını verir. Bunun üzerine sarhoş adam kahkahayı basar: "Havanı alırsın sen, boşuna uğraşma oğlum, hava alırsın."

İşte sarhoşun bu sözleri, Edison’un "kafasındaki ampulün" yanmasına sebep olur. Sevinç içinde sarhoşa sarılır ve onu öper: "Tabiî ya! Nasıl da akledemedim? Havasını almam lazım. Cam armudun (ampulün) içindeki havayı almadığım için yanmıyor. Nerde hata yaptığımı anladım. Havayı almam lazım, problem orda."

Edison, yaptığı 10.000’inci denemde, ampulün içindeki havayı boşaltır ve ampul yanar.

Bir ampulü keşfetmek için tam 10 bin deney yapan ve başarısız olduğu her deneyden sonra bile pes etmeyen Edison, nihayet amacına ulaşıp dünyamıza aydınlık kazandırırken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

İNSAN MÜSBET BİR EVLİLİK YAPARSA NELER BAŞARMAZ Kİ?

1942 yılında İngiltere’de doğan Stephen, okul dönemlerinde çok hareketli ve sağlıklı bir öğrenciydi. Oxford Üniversitesi’nin "Fizik" bölümünü birincilikle bitirdi.

Allâh kimseye kötü hastalık vermesin, hayatının kâbus dolu günleri, "ALS Motor Nöron" hastalığına yakalanmasıyla başladı. Stephen’in omurilik ve beynindeki şuurlu kas hareketlerini düzenleyen sinir hücreleri dağılmıştı. Konuşma bozukluğu ve yutma güçlüğü çekiyordu.

Derken, elleri de tutmaz oldu. Genç yaştaki Stephen’in vücûdu, beyni dışında tamamen çökmüştü. Hatta doktorlar, ancak iki yıl ömrü kaldığını düşünüyorlardı. Morali, rûh hali bir yıkım içinde olan Stephen, sürekli olarak klasik müzik dinleyip bilim – kurgu romanları okumaya başladı. Âîlesinin ve hocası Scima’nın yoğun ilgisi ve sevgisiyle hayata tekrar bağlanarak doktorları yanılttı. Ama artık ömür boyu tekerlekli sandalyeye mâhkûm, konuşamayan biri haline gelmişti. İletişimini ancak bilgisayar yardımıyla sağlayabiliyordu.

Sağlık durumunun bu kadar bozuk olmasına rağmen âşık oldu ve evlendi.

Stephen, çok az erkeğe nâsib olan müsbet bir evlilik yaptı. Öyle bir kadınla evlendi ki, bu kadın, O’nun bütün ideallerine kavuşmasına, bütün hedeflerini gerçekleştirmesine vesile oldu. Karısı, Stephen’deki cevherin farkına varmıştı ve O’na inanıyordu. Tekerlekli sandalyeye mâhkûm, konuşamayan, özürlü bir adamla evlenmekle zaten büyük bir fedâkârlığı tâ baştan yapmış olan bu kadın, evlilikleri boyunca kocasının hep yanında oldu ve bütün etkinliklerinde O’nu destekledi.

Felç olduktan sonra beyni dışındaki tüm organları işlevini yitiren ve doktorların "en çok iki yıl yaşar" dedikleri Stephen, karısının yardımıyla yüksek lisansını, ardından doktorasını yaptı ve "profesör" oldu. 1978 yılında Teorik Fizik’teki en büyük ödül olan Albert Einstein Ödülü’nü aldı. 1982 yılına gelindiğinde artık dünyanın dört bir yanından ödüller yağmaya başlamıştı. Kraliçe tarafından verilen "Britanya İmparatorluğu Kumandanı Nişanı", bu ödüllerden sadece bir tanesiydi.

Evet, bahsettiğimiz kişi Stephen Hawking’den başkası değil. "Küresel Isınma" kuramını ilk ortaya atan Stephen Hawking.

ALS Motor Nöron hastalığına yakalanıp felç olduktan sonra doktorların ancak iki yıl ömür biçtikleri, ancak iyileştikten sonra tekerlekli sandalyeye mâhkûm ve özürlü yaşayan Stephen Hawking, zirveye çıkacağına kendisi bile inanmazken, sadece karısı O’na inandığı ve güvendiği için dünyanın önde gelen bilim adamlarından biri olurken, kendisinin değil belki ama karısının bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

10 BİN DOLAR’LIK KÜÇÜK BİR KREDİ İÇİN 303 BANKA ŞUBESİNE YALVARIR MISINIZ?

Amerikalı "Kentucky" isimli ünlü fast – food yemek zincirini bilirsiniz. ABD menşeli ikinci büyük fast – food zinciridir. Mc Donald’s’tan sonra Kentucky gelir. Kısa adı "KFC" olan "Kentucky Fries Chicken" ( Kentucky Patates Kızartması ve Tavuk ), adını kurucusu Kentucky’den alır.

Fâkir bir âîlenin çocuğu olan Kentucky’nin gençliği, kendine iş aramakla geçer. İş bulamadığı için ağabeyinden hep azar işitir, abisi O’na "çalışmıyorsun, tembelsin" derdi. Kentucky bir türlü doğru dürüst bir iş bulamıyordu; bulduğu işlerin ise ya ücretleri düşüktü, ya da sezonluk olduğu için ancak birkaç ay çalışabiliyordu.

Evde kendi yemeklerini kendi yapan Kentucky, tavuk etini çok seviyordu. Çoğunlukla kendine tavuk pişirirdi. Ancak eğlence olsun ve kendine meşguliyet doğsun diye, her seferinde tavuğu değişik şekilde, kendi kafasından usuller icâd ederek pişirirdi.

Bir gün yine evde tek başına tavuk pişiren Kentucky, pişirdiği tavuğun lezzetine hayran kalır. O gün denediği acaib usul ve kattığı baharatları hemen bir kâğıda yazar, unutmamak için. Sonraki günlerde tavuğu devamlı bu şekilde pişirir, tavuğun etini aynı baharatlarla terbiye eder.

Sonra aklına çok parlak bir fikir gelir: Mâdem ki iş bulamıyordu, öyleyse bir tavukçu büfesi açacaktı ve kendi icâd ettiği şekilde pişirdiği tavukları satarak para kazanacaktı. Ama beş kuruş parası yoktu. Yaptığı hesaplara göre, böyle bir dükkân açabilmesi için 10 bin Dolar yeterliydi.

Kentucky, bu fikrini ilk olarak abisine açtı, ama abisi O’nunla alay etti ve azarladı: "Gidip iş arayıp adam gibi çalışacağın yerde, sen böyle boş boş şeylerle uğraşıyorsun." Kentucky O’nu ikna etmeye çalışır: "Ama abi! İnanmıyorsan eve gidelim, sana pişireyim de ye! İnan ki çok lezzetli oluyor." Abisi hiddetlenir ve kendisini tersler: "Defol git başımdan! Tek kelime daha duymak istemiyorum. Git, adam gibi bir iş bul ve çalış! Eşşek kadar adam oldun, işsiz güçsüz geziyorsun."

Attığı her adımda kendisine danışması gereken insan olan ağabeyinden destek alamayan Kentucky, yine de amacını gerçekleştirmeye kararlıdır. Bunu yapabilmek için ihtiyaç duyduğu para, topu topu 10 bin Dolar.

Akşam olunca eline kâğıt – kalem alır ve bir "konsept" hazırlar. Tavuğu nasıl pişireceğini, nasıl bir işyeri açmak istediğini ve muhtemel kazancının ne olacağına dair hesapları bir güzel kâğıda döker. Ertesi gün bu konseptle birlikte bankanın yolunu tutar. Banka müdürüyle konuşur, konseptini anlatıp iknâ etmeye çalışır ve 10 bin Dolar’lık kredi ister. Ancak banka, bu krediyi vermeyi kabul etmez.

Başka bir banka şubesine başvurur, ama yine "red" cevabı alır. Üçüncü banka "red", dördüncü banka "red", beşinci banka "red", altınci banka "red", yedinci banka "red"...

Kentucky’nin, günlerce, haftalarca banka banka dolaşmaktan ayaklarına kara sular iner. Ama O yılmaz, ne edip edip o krediyi alacaktır.

Bu şekilde, tam 300 banka şubesine başvurur. Hepsinden de "red" cevabı alır. Düşünün, hepsiyle ayrı ayrı randevu alacaksınız, gidip konuşacaksınız, iknâ etmeye çalışacaksınız. Hepsi zaman ve emek ister. Üstelik hep "red" cevabı alacaksınız.

O’nun yerinde biz olsak, üçüncü – dördüncü "red" cevabını aldıktan sonra konseptimizi kendi ellerimizle yırtarız. Ama Kentucky öyle yapmaz, kredi başvurularını inatla sürdürür.

301’inci banka şubesine başvurur. Yine "red" cevabı alır. 302’nci banka şubesinin kapısını çalar. Ondan da "red" alır. Nihayet 303’üncü banka şubesi, O’na istediği krediyi vermeyi kabul eder.

Kentucky, başvurduğu 303’üncü bankanın kendisine verdiği 10 bin Dolar’lık krediyi sermaye yaparak küçük bir büfe açar. Kendi icâd ettiği yöntemle pişirdiği tavuklar müşteriler tarafından çok beğenilir. Çok para kazanan Kentucky, işini gün geçtikçe büyütür.

"Kentucky" adı, bugün bir fast – food imparatorluğunun adıdır.

İş bulamayan, ağabeyinden "bütün gün tembel tembel geziyorsun" diye azar işiten Kentucky, kendi icâd ettiği yöntemle pişirdiği tavuğu bir dünya markası haline getirirken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

EN ÖNEMLİ ADIMLAR İLK ADIMLARDIR

ABD’nin Kansas eyâletinin Elkhart kentinde, çok yoksul bir âîlenin çocukları olan iki kardeş, bir okulda çalışıyorlardı. Her sabah sınıflardaki sobaları yakmak, onların görevi idi.

Soğuk bir günün sabahı, kardeşler sobayı temizlediler ve odunla doldurdular. Kardeşlerden biri, bir şişe gazı odunların üstüne döktü ve ateşe verdi. Öyle büyük bir patlama oldu ki, eski bina sallandı. Patlama sırasında büyük kardeş öldü, diğerinin de bacakları fecî şekilde yandı. Daha sonra, şişeye yanlışlıkla benzin doldurulduğu ortaya çıktı.

Yaralanan çocuğu tedavi eden doktorlar, çocuğun bacaklarını kesmekten başka çare olmadığını söylediler. Anne ve babası yıkılmıştı. Zaten bir oğullarını yitirmişlerdi. Şimdi ise diğer oğulları bacaklarını kaybedecekti.

Anne – baba, çocuğun bacaklarının kesilmesine razı olmadılar. Doktorlara, kesme işlemini ertelemesini ricâ ettiler. Doktorlar ise, çocuğun bacaklarının tamamen yandığını, kesilmezse çocuğun ölebileceğini söylüyorlardı.

Doktorlar ısrar ettikçe, âîle ertelettiriyordu. Anne – baba, inançlarını kaybetmemişlerdi. Çocuklarının bacaklarının iyileşmesi için her gece Allâh’a dûâ ediyorlardı. Hatta çocuğun annesinin yaptığı dûâlar, bazen sabah saatlerine kadar sürerdi. Onlar Allâh’tan sadece bir şey istiyorlardı: Çocuğun bacaklarının kesilmemesini ve iyileşmesini. Anne – baba, geceleri Allâh’a dûâ ediyorlar, gündüzleri ise doktorlara yalvarıp, kesme işlemini bir gün daha ertelemeyi istiyorlardı. Doktorlarla her gün tartışıyorlardı.

Bu durum, bu şekilde tam iki ay sürdü. Çocuğun bacakları kesilmedi ama iki ay sonra sargılar açıldığında, sağ bacağının sol bacağından 6 cm daha kısa olduğu ortaya çıktı. Sol ayağındaki parmaklar ise neredeyse hiç yoktu. Ancak âîle yine de kararlıydı. Anne – baba, her gün çocuklarıyla evde egzersiz yapıyor, onu yürüyeceğine inandırmaya çalışıyorlardı.

Aylarca süren egzersiz hareketleri nihayet başarılı oldu ve çocuk, bir – iki adım atmayı başardı. Bu çocuk, gençlik yaşına geldiğinde koltuk değneklerinden de kurtuldu ve yürümeye başladı.

Mucize gerçekleşmişti ve genç adam, koltuk değneklerine ihtiyaç duymadan yürüyordu.

Yürüdü, yürüdü, yürüdü...

Derken, koşmaya da başladı...

Koştu, koştu, koştu...

Hiç durmadan koştu...

Öyle bir koştu, öyle bir koştu ki...

1934 yılında düzenlenen Atletizm Yarışmaları’nda 4. 06’lık dereceyle maratonda "dünya rekoru" kırdı.

Bu genç adam, Glenn Cunningham’dı. Madison Sguare Garden’da "yüzyılın sporcusu" seçilen Glenn Cunningham, daha sonra "dünyanın en hızlı insanı" ünvânını da kazandı.

Çocukluğunda geçirdiği bir kazada her iki bacağı da tamamen yanan, doktorların bacaklarını kesmekten başka çare olmadığını söylediği ve gençlik yaşına kadar koltuk değnekleri yardımıyla yürüyebilen Glenn Cunningham, atletizmde dünya rekoru kırıp "yüzyılın sporcusu" seçilme başarısı göstererek "dünyanın en hızlı insanı" ünvânını kazanırken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

KULLANAMIYORSAN İCÂD ET

1898 yılında İtalya’da doğan Enzo, demir tamircisi bir babanın oğluydu. Doğuştan sakat olan ve topallayarak yürüyen Enzo, sakatlığı yüzünden askere alınmamıştı.

Enzo, bir oto tamirhanesinde işçi olarak çalışıyordu. Bedensel engelli olduğu için işyerindeki arkadaşları O’nunla hep alay ederlerdi. Arkadaşları O’na ismiyle hitâb etmez, hep "Çolak" diye çağırırlardı: "Çolak gel! Çolak git! Çolak şunu getir!..."

Tamirhane çalışanları, işyerindeki boş zamanlarında, orada bulunan arabalarla sık sık "otomobil yarışı" yaparlardı. İşyerindeki en büyük eğlenceleri buydu. Ancak Enzo bu yarışlara katılamazdı, çünkü sakattı ve araba süremiyordu. Yarışan arkadaşlarını gıpta ile seyreden Enzo, otomobil kullanamamasına ve sakatlığı yüzünden arkadaşları tarafından hep aşağılanmasına çok üzülüyordu.

Bir gece evde annesiyle dertleşen Enzo, annesine "arkadaşlarım benimle hep alay ediyorlar, bu durum gururuma çok dokunuyor, keşke ben de araba sürebilseydim" diye dert yanar. Annesi ise O’na şöyle öğüt verir: "Oğlum! Başarının yolu, hiçbir zaman tek yönlü değildir. Eğer süremiyorsan, arabalarla ilgili daha değişik bir beceri göstererek arkadaşlarından üstün olduğunu isbatlayabilirsin."

Annesinin söyledikleri, Enzo Ferrari isimli bu İtalyan çocuğun kafasına "dank" eder. O gece yatağında, kendi kendine şu kararı alır: Madem ki araba süremiyor ve yarışlara katılamıyordu, öyleyse, hızına kimsenin yetişemiyeceği bir otomobil üretecekti.

Enzo Ferrari, kafasına koyduğu bu büyük hayâli gerçekleştirdiğinde 1920 yılıydı ve Enzo henüz 22 yaşındaydı. Katıldığı Büyük Sicilya Yarışları’nda "sakat adam arabası" ile ( kendisi sürdü ) birinci olması, şâhîd olanları hayretler içinde bıraktı. Bundan sonra katıldığı yarışlarda da hep rakipsizdi. Hatta İtalya’nın o zamanki lideri Benitto Mussolini, Ferrari’nin 30. yaş gününde ( 1928 ) O’na "Kumandan" ödülünü verdi.

Daha sonra Enzo Ferrari, bir yıl boyunca atölyesine kapanarak zamanın en hızlı otomobilini üretmeyi de başardı. 1946 yılında ürettiği "Ferrari Formula - 1", dünyanın ilk ciddî yarış arabasıydı. 1980’de 82 yaşındayken son dünya şampiyonluğunu kazandıktan sonra, özel spor araba üretimine geçti. Bugün bir efsane olarak yollara hükmetmeye devam ediyor.

Ferrari’nin ürettiği ve kendi adını verdiği otomobilden daha hızlısını insanoğlu halen dahi üretebilmiş değil.

Sakat olduğu için otomobil kullanamayan ve bu yüzden toplumda küçümsenen Enzo Ferrari, dünyanın en hızlı otomobilini üretme başarısı gösterirken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

DÜNYAYA HÜKMEDEN KÜÇÜK FARE

1901 yılında ABD’nin Chicago kentinde doğan Walt, o kadar fâkirdi ki, karnını doyuracak parayı dahi bulamıyordu. Babası çok hastaydı. Annesi ise oğlu Walt’a güveniyordu. O da ne iş bulsa çalışarak para kazanmaya gayret ediyordu. Aslında belli bir mesleği olmadığı için iş bulması da kolay değildi. Pek çok işyerinden geri çevriliyor, ancak "gazete dağıtıcılığı" ve "ambulans şoförlüğü" gibi geçici işler bulabiliyordu.

Bu arad babasının durumu daha da ağırlaştı ve öldü. Babasının sırf yeterli parayı bulamadıkları için tedavi olamadığını ve öldüğünü düşünen Walt, bu yüzden uzun süre kendini suçladı.

Walt’ın inanılmaz derecede keyif aldığı bir hobisi vardı: Çizim... Boş zamanlarında kâğıda hep çizgi karakterleri çizerdi, çizgi film kahramanları yapardı.

Bir ara, gözüne çarpan bir ilândan esinlenerek bedava san’at kurslarına katıldı. Çizimini geliştirdi. Bazı ajanslara minik çizgi filmler çizdi ama para kazanamadı. Hollywood’a gidip şansını denemeye çalıştı. Birçok çizim yapmasına rağmen bir türlü tutturamıyordu. Çaldığı tüm kapılar yüzüne kapanıyordu.

Bir deponun gece vardiyasında iş buldu ve çalışmaya başladı. Görevi, geceden sabaha kadar depoda bekçilik yapmaktı. Artık geceleri çalışıyor, gündüzleri uyuyordu. Gecenin ilk saatleriyle birlikte işbaşı yapar, geceyarısı saat 2 – 3 sularında yemeğini yer, sabah 7 – 8 oldu mu paydos ederdi. Bütün gece koca deponun içinde tek başındaydı.

Bu meteliksiz gecelerden biri, Walt Disney isimli bu depo bekçisine hayatını değiştirecek yaratığı getirecekti. Geceleri çalıştığı depoda, minik bir fareyle tanışmıştı. İlk karşılaşmalarında kendisinden ürken fareye hep yiyecek veren Walt, farenin güvenini kazanmıştı. Fare O’nun yemek saatlerini bile ezberlemişti. Ne zaman Walt hep aynı saatte yere sofra bezini serip yemeğe otursa, minik fare, herhangi bir delikten muhakkak çıkar gelirdi.

Walt, her gece minik fareyle ekmeğini paylaşıyor, dakikalarca onun hareketlerini seyrediyordu. İşte bu gecelerden birinde, inanılmaz bir olay oldu. Walt’ın verdiği yemek kırıntılarıyla karnını bir güzel doyuran fare, karnı doyduktan sonra dans eder gibi ilginç hareketler yapmaya başlamıştı. Onun hareketleri karşısında gülmekten kırılan Walt, gözlerine inanamıyordu. Bu olayı insanlara anlatsa, hiç kimse O’na inanmazdı. Minik fare resmen dans ediyordu.

Farenin bu hareketleri Walt’a ilhâm kaynağı oldu. Hemen eline kâğıt – kalem aldı ve minik farenin ilginç hareketlerini kâğıda çizdi.

Dünya çocuklarının sevgilisi "Mickey Mouse", işte o gece doğdu. Walt Disney ise dünyanın en ünlü isimlerinin başında gelen büyük bir kişilik olarak tarihe geçti.

Depo işçisi fâkir bir genç olan Walt Disney, yapmaktan zevk aldığı hobisini hayatının her kesitinde icrâ edip "çizgi film kahramanlarının ölümsüz babası" olurken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

GERÇEK BİR FİLM YÖNETMENİ, GERÇEK HAYATTA DA İYİ ROL YAPABİLMELİDİR

Haddinden fazla idealist ve hayalperest bir kişiliğe sahip olan Steven, 12 – 13 yaşlarından beri "film yönetmeni" olmak istiyordu. 17 yaşındayken bir hafta sonu, Hollywood’daki Universal stüdyolarını gezmek için düzenlenen bir tura katılması, O’nun hayatını değiştirdi.

Ancak turun, tüm ayrıntıları gözler önüne sermediğini gören ve ne istediğini, neler yapabileceğini bilen Steven, hemen harekete geçti. Gerçek bir filmin çekimlerini izlemek için gruptan ayrıldı. Sonra da kendini, bir saat boyunca ilginç film hikayelerini dinleyeceği Universal’ın Yazı İşleri Müdürlüğü odasında, koyu bir sinema sohbetinin içinde buluverdi. Müdür de Steven’in senaryoları ilgiyle dinliyordu.

O günkü etkinlik sayesinde Hollywood dünyasını yakından tanıyan Steven, bir şeyin farkına varmıştı: Hollywood, içinde her görevden binlerce çalışanın bulunduğu kocaman bir dünyaydı. Birincisi, çalışanların çoğu biribirlerini hiç tanımıyorlardı bile. İkincisi, herkes o kadar meşguldü ki, kimse kimsenin ne yaptığıyla ilgilenmiyordu, hiç kimse doğru dürüst kafasını kaldırıp etrafında olup bitenlere bakmıyordu.

Ertesi günün sabahı erkenden uyanan Steven, temiz bir duş aldıktan sonra güzelce traş oldu. Takım elbisesini giydi, kravatını bağladı. Babasından kalan ve içine sadece bir sandviç ve iki şekerleme koyduğu evrak çantasını aldı ve Hollywood’un yolunu tuttu. Sanki oranın kırk yıllık çalışanıymış gibi film setine tekrar gitti. "O gün çok işi olan bir set görevlisi tavrı" takınarak kapıdaki görevlileri atlattı ve hızlı adımlarla içeri girdi. Boş ve kullanılmayan çalışma masalarını dünkü etkinlikte hafızasına kaydetmişti zaten. Kendisine, terk edilmiş bir treyler buldu ve plastik harflerle kapıya "Steven Spielberg - Yönetmen" yazdı.

Sokaktan herhangi bir insan olan Steven Spielberg, hiç bozuntuya vermedi ve rolünü başarıyla yapıyordu. Herkes işiyle meşguldü ve hiç kimse O’nun çevirdiği dolabın farkına varmamıştı. O ise sanki kırk yıllık yönetmenmiş gibi rahat hareket ediyordu. ( Hani TRT ekrânlarında yayınlanan "Ayrılsak da Beraberiz" dizisindeki "Feridun Bitir" karakteri var ya, bilirsiniz. İşte aynen onun gibi! )

Sonra tüm yaz boyunca yazarlar, editörler ve yönetmenlerle tanışıp sohbet etmeye, en çok özlemini çektiği bu dünyada oyalanıp her konuşmadan bir şeyler elde etmeye ve film dünyasında nelerin döndüğünü öğrenip kendini geliştirmeye devam etti.

Universal şirtketinde çalışmaya başlayan Steven Spielberg, 20 yaşında kendi çektiği küçük bir filmi yöneticilere gösterdi ve hemen ardından bir TV dizisinin 7 yıl boyunca yönetmenliğini yapmak için teklif aldı.

Böylece Steven, rüyalarını gerçeğe dönüştürdü. Steven Spielberg, bugün "dünyanın tartışmasız en iyi yönetmeni" olarak kabul edilir.

Sokakta yaşayan herhangi bir insan olarak hiç bozuntuya vermeden film şirketine girip kapıya "Steven Spielberg - Yönetmen" yazdıran ve sonra inanılmaz bir başarı göstererek bunu gerçeğe dönüştüren Spielberg, "dünyanın en iyi yönetmeni" olurken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

ZİRVEYİ GÖREMİYORSAN BİLE ULAŞMAYA ÇALIŞMALISIN

Dağcılık sporuyla uğraşan Erik Weihenmeyer’in en büyük hayâli, Himalaya Dağları’nda bulunan ve dünyanın en yüksek noktası olan 8848 m’lik Everest Tepesi’ne tırmanmaktı.

Ama bu hayâlini henüz gerçekleştiremeden fecî bir kaza sonucu her iki gözünü de kaybetti ve kör oldu. Dünyası kapkaranlık olmuştu.

Ancak bir hedefi olan ve bu hedefinden hiçbir şeyin vazgeçiremeyeceği insanlar, ne olursa olsun pes ederler miydi? Etmezlerdi, Erik de etmedi.

Kör olması bile O’nu bu hayâlinden vazgeçiremedi.

Görme engelli Erik Weihenmeyer, 2003 yılında Everest Dağı’na tırmanmayı başardı. Ancak hiçbir başarı, onu bir "yaşam felsefesi" haline getirenler için "son zirve" değildir. Erik Weihenmeyer, bu büyük başarıyla yetinmedi ve daha sonra Afrika’nın en yüksek noktası olan Klimanjaro Dağı’na da tırmandı. Sonra da Everest’e ikinci kez.

Bizlere de şu dersi verdi: İnanırsak Başarırız.

İNANIRSANIZ GERÇEKTEN BAŞARIRSINIZ

Resûl-i Ekrem ( anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun ), "iki günü bir olan zarardadır" buyurmuştur. Bu veciz sözüyle Allâh Rasûlü, her günümüzü, bir önceki günden daha verimli geçirmemizi tavsiye etmektedir.

Hedefleri ve idealleri olan ve bu idealler için herşeyi göze alan insanların neleri başarabileceğini gördük. İnsanda istek olursa, inanç ve azim olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarıyı hedefleyen insanların sözlüğünde "yapamıyorum", "olmuyor" sözcükleri yoktur. Sen "yapamıyorum" dediğin zaman, aslında "yapmak istemiyorum" demek istiyorsun; sen "yapmak istemediğin" için de "olmuyor.". William Feather, "bir şeyin imkânsız olduğunu iddiâ eden 100 kişiden 99’u, o işi yapmaya isteksizdir," der.

Kardeşlerim ve bacılarım!

Neden monoton bir hayata çoğumuz rıza gösteriyoruz? Neden birçoğumuz yüksek idealler beslemeyi, zirve yerlere çıkmayı kendisine çok uzak görüyor? Bunun sebebi kendine güvensizliktir, insanın, kendi yeteneklerinin farkında olmamasıdır.

Hayvanlar âlemini düşünün. Allâh-u Teâlâ, her hayvana bir yetenek vermiştir. At iyi koşar, örümcek mükemmel ağlar örer, arı bal yapar, karıncalar inanılmaz çalışkandır, köpekler akıllıdır, bülbüllerin sesi güzeldir vs.

İnsanlarda da böyledir. Allâh her insana muhakkak bir yetenek vermiştir. Yeteneksiz insan yoktur. Yeteneklerinin farkında olmayan veya onu önemsemeyip vaktini boş şeylerle, faydasız uğraşlarla geçirip yeteneğini körelten, onun ortaya çıkmasına müsaade etmeyen insanlar vardır. Edvin C. Bliss şöyle der: "Başarı, başarısızlıkların olmaması değil, yüksek amaçlarınızın olmasıdır. Her savaşı kazanmak değil, sonunda kazanmaktır."

Gençler!

Hangi yeteneklere sahip olduğunuzu en iyi bizzat kendiniz bilirsiniz. Önce, hangi yeteneğin sizde var olduğunu keşfedin. Atacağınız ilk adım, kendinizdeki yeteneği, yani kendinizi keşfetmek olmalıdır. Bazı insanların hesap yönü kuvvetlidir, bazılarının ticarete kafası çok çalışır, bazılarının kalemi ve edebiyâtı kuvvetlidir ve yazı yazma becerileri vardır, bazıları güzel şiir yazar, bazılarının sesi güzeldir veya bir çalgı aletini ustaca çalabilir, bazılarının sporcu yönü gelişmiştir, bazılarının yabancı dil öğrenme becerileri vardır.

Sizler, sahip olduğunuz yeteneği geliştirmeye çalışın. Onu köreltmeyin, içeride hapsedip öldürmeyin. Yetenekleriniz doğrultusunda kendinize yüksek hedefler seçin, yüksek idealler besleyin ve bunu gerçekleştirmeye çalışın. Sahip olduğunuz yeteneği, Allâh yolunda harcayın, İslamî mücâdelenin hizmetine sunun.

Sizin İslam’a, İslamî mücâdelenin ise size ihtiyacı var.

İslamî mücâdele, bisiklet sürmeye benzer. Durursanız, düşersiniz. Düşmek istemiyorsanız, ya pedalleri hiç duraksamadan çevirmeli ve sürekli yol almalısınız, ya da o bisikletten inmeniz gerekiyor. Ancak, hem bisikleti ( mücâdele ) terketmemek, hem de hiç yol almamak olmaz. O zaman düşersiniz. Atalarımız, "kayayı delen, suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir" derken, bunu kastetmişlerdir. 

Sevgili gençler!

Tıpkı bir mektup zarfının üzerindeki pul gibi olun. Hedefe varıncaya kadar ona sımsıkı yapışın.

Beden ölümlüdür, ama rûh değil. Her nefis ölümü tadacaktır, ama her isim değil. Öldüğünüzde, toprağa sadece bedeniniz girsin. İsminiz kalıcı olsun, ilelebed yaşasın. Dünyada kalıcı eserler bırakıp öylece Râbbi’nin huzuruna çıkanlara ne mutlu! Üretken olun, dünyada kalıcı eserler bırakmayı hedefleyin. Öyle yapın ki insanlar sizden yüzlerce yıl sonra da isminizi ansın, eserlerinizi sahiplensin.

Sevgili gençler!

İnsana ve yaşadığı hayata anlam kazandıran, onun idealleridir. İçinde zerre kadar idealizm olmayan, günlük rutin işler dışında hiçbir çabası bulunmayan bir insandan ne beklenebilir ki?

Siz büyük hedefler seçin kendinize. Kendi gölgenizin üstünden atlamayı deneyin. Ticarete kafanız çok mu çalışıyor? "Ben büyük bir işadamı olacağım, marka olacağım" deyin! Edebiyâtınız kuvvetli ve güzel yazı mı yazıyorsunuz? "Ben büyük bir yazar olacağım" deyin! Güzel şiir mi yazıyorsunuz? "Ben büyük bir şâir olacağım" deyin! Müzik yeteneğiniz mi var? "Ben büyük bir müzisyen olacağım" deyin! Güzel resim yapma beceriniz mi var? "Ben büyük bir ressam olacağım" deyin! Hitâbetiniz kuvvetli ve konuştuğunuz insanları iknâ etme gücünüz gelişkin mi? "Ben büyük bir hâtib olacağım" deyin!

Neden demiyorsunuz? Kendinize, kendi gücünüze neden güvenmiyorsunuz? Yukarıda başarı öykülerini okuduğunuz insanların hepsi de sizlerle aynı dünyada, aynı gezegende yaşamadılar mı? Yoksa onları leylekler mi getirdi? David Lloyd George, "yapamaz’lara kulak asarsanız hiçbir zaman yapamazsınız" der. Johann – Wolfgang Goethe ise şöyle der: "Mal kaybeden, bir şey kaybetmiştir. Onurunu kaybeden, birçok şey kaybetmiştir. Fakat cesaretini kaybeden, herşeyini kaybetmiştir."

Sevgili gençler!

Daha önce bu sütunlarda kaleme aldığımız "Nil’in İki Yakası" adlı yazımızda, insanların yaşadıkları hayatları, ülke ve coğrafyalara benzetmiştik. O yazıya, şimdi okuduklarınızın da etkisiyle tekrar göz atmanızı tavsiye ediyorum.

Başarmak, insanın kendi elinde olduğu gibi, yaşadığı hayatı güzelleştirmek de kendi elindedir.  Yapmaktan zevk aldığınız faaliyetleriniz ve inanılmaz derecede keyif aldığınız hobileriniz varsa, bunları hiçbir koşulda terketmeyin. Sürekli yapın ve geliştirin.

Eğer kendinize büyük bir hedef seçer ve bunu gerçekleştirmek için tüm benliğinizle çaba gösterirseniz, başarıyı mutlaka yakalarsınız. Yeter ki inancınızı kaybetmeyin, yeter ki başarısızlıklar ve olumsuzluklar, sizi ye’se düşürüp bu amacınızdan vazgeçirmesin.

Hiçbir zaman pesimist olmayın, her zaman optimist olun. Pesimistler, her şansın içinde bir problem bulurlar; optimistler ise her problemin içinde bir şans.

Kardeşlerim ve bacılarım!

Uğradığınız her başarısızlıkta, aslında başarıya bir adım daha yaklaşıyorsunuz. Öyleyse aynı şeyi tekrar deneyin. Başarısız olanlar, başarıya ne kadar yaklaştıklarını farkedemedikleri için mücâdeleyi terkedenlerdir.

Yüzünüze kapanan her kapı, ondan çok daha güzel bir kapının açılması için karşınıza çıkan altın bir fırsattır. Yüzünüze kapının kapanması anını kendiniz için "son" değil, "başlangıç" olarak kabul edin. Söyleyenler, ne güzel söylemiş: "Allâh gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar."

M. H. Alderson, "eğer ilk defasında başaramadıysanız, ortalamaya yaklaşıyorsunuz demektir" der. Henry David Thoreau ise şöyle der: "Başarı, genellikle onun peşinden koşamayacak kadar meşgul insanların olur."

Sevgili gençler!

Başarı, bir hedef değil, bir seyahattir. Çünkü hiçbir başarı, başarıdan başarıya koşmayı "yaşam felsefesi" haline getirenler için "son durak" değildir. Bugüne dek elde ettiklerinizin üstüne oturup onlarla övünmeyin, elde edemediklerinizi yakalamak için çabalayın.

Başlamayı hiçbir zaman bırakmayın ve bırakmaya hiçbir zaman başlamayın. Çin atasözü, "dünyanın en uzun yolu bile, ilk adımla başlar" der.

Yeteneklerinizi icrâ ederken, verebileceğinizin en güzelini vermeye çalışın. Yeterince emek vermeyip, yeterince özen göstermeyip vasat ürünler ortaya koymayın. Ortaya koyduğunuz her eser, bir "şâheser" olmalıdır. Resim mi yapıyorsunuz? Her yaptığınız resim, sergi sergi dolaştırılsın. Beste mi yapıyorsunuz? Her bestelediğiniz şarkı, dilden dile dolaşsın. Yazı mı yazıyorsunuz? Her yazdığınız makale, insanlar tarafından defalarca okunsun, değişik değişik platformlarda yayınlansın.

"Canım, bu kadar emek vermeme ne gerek var? Nasıl olsa kimse anlamaz bunları, nasıl olsa kimse ilgi göstermiyor bu tür şeylere" şeklindeki düşünceleri sakın ha taşımayın. Sizin en büyük düşmanınız, bu tür hezeyanlar olacaktır.

Unutmayın: Karşısındakilere saygısı olmayanların kendine de saygısı yoktur.

Ve sizler, bu yeteneklerinizi İslamî mücâdelenin hizmetine sunmak için varsınız. Bunu, kendi nefsinizi tatmin etmek için değil. Madem ki büyümek istiyorsunuz, bu büyümenin bir anlamı, bir değeri olmalı. Bunun olması için de, ortaya koyduğunuz eserlerin bir inanç bütünlüğüne, bir dünya görüşüne, bir dünyaya dayanması, ona hizmet etmesi gerekiyor. Edward Abbey, "büyümek için büyümek, kanser hücresinin ideolojisidir" der.

Sevgili gençler!

Hedeflediğiniz noktaya halihazırda varmış olan insanlar ile o noktaya varmamış olan sizler arasında sadece bir fark vardır: Onlara o fırsat verilmiş, size ise verilmemiştir. Sizlerle onlar arasında bunun dışında hiçbir fark yoktur.

O size verilmiyorsa, siz onu alacaksınız. Şu anda içinde bulunduğunuz konum, sizin bu hedefleri taşımanıza engel değildir. Bunu gerçekleştirmek için, evinizi, işinizi gücünüzü bırakmanız da gerekmiyor. Sadece, televizyon karşısında, boş ve faydasız birlikteliklerde beyhude harcadığınız vaktinizi işte bu hedefleriniz için harcayın yeter.

Hiç ama hiçbir şey, sizi hedeflerinize ulaşma gayesinden alıkoymasın. Kendinize güvenin ve başarmak için ne gerekiyorsa onu yapın.

"Mutlu" olmak mı istiyorsunuz? Bunun iki yolu vardır: Ya sevdiğiniz işi yapın, ya da yaptığınız işi sevin.

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

YAZIYA YORUM KAT