1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar
İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar

İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar

Muhammed el-Behiy’in “İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar” kitabını Rıdvan Bingül sitemiz için değerlendirdi.

A+A-

Rıdvan Bingül / Haksöz Haber

Muhammed el-Behiy’in 1973 yılında kaleme aldığı Ali Turgut’un Türkçe'ye tercüme ettiği "İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar" kitabı ilk olarak 1988 yılında Yöneliş Yayınları'ndan yayınlanmıştı. Bu önemli eser 2017 Aralık ayında Ekin Yayınları tarafından yeniden yayımlandı.

1905 Mısır doğumlu olan Behiy, 1931 yılında Ezher Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra felsefe, psikoloji ve sosyoloji alanlarında doktora çalışmalarını yaptı. 1961’de Ezher Üniversitesi Rektörü olan Behiy, 1963 yılında Vakıflar ve Ezher Üniversitesi ile ilgili bakanlığa getirildi. Muhammed el-Behiy, genellikle İslamın bireysel ve sosyal hayata ilişkin getirdiği esasları vahye dayalı olarak ortaya koymaya çalışmıştır. Zaman zaman batı düşüncesine köklü eleştiriler getiren Behiy’in otuza yakın eseri mevcuttur.

Kur’ani kavramların dönem dönem anlamlarını kaybettikleri ya da farklı manalar kazandıkları görülmekte. Yazarın da önsözünde bahsettiği gibi bu endişe ile yazılan eser, zamanla anlam kaymasına uğrayan Kur’ani kavramlara yine Kur’an ışığında asıl anlamlarını kazandırmak üzere bir ıslah çalışması olarak karşımıza çıkıyor. Yazar bu kavramları ele alırken “İnanç Konuları” ve “İnsan Davranışları” şeklindeki iki ana başlık altında bir tasnife gidiyor.

İsra suresinin 23-39. ayetlerinden yola çıkarak ‘Hikmet’ kavramını, inancın karşılığı, fiili bir davranış kuralı ve şeriat anlamlarıyla açıklayan müellif Nisa suresi 113’te “…Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve bilmediğin şeyleri öğretmiştir.” şeklindeki ayette yer alan kitabı inanç, hikmeti ise şeriat olarak tefsir ediyor ve hikmet kavramının pratik davranış metoduna karşılık geldiğini savunuyor.

Bir diğer kavram olarak ‘Hidayet’ ten söz eden yazar bu kavram üzerinden Allah (cc) ve peygamberine karşı gelen Mekkeli müşriklerin karşı gelişlerinin Kur’an’ın getirdiği teze, peygamberlik ve doğru yola iletme gibi konular sebebiyle olmadığını; üstünlük, kişisel çıkar gibi içtimai ve ailevi sebeplere bağlı olduğunu vurguluyor.

Cin suresi 1 ve 2. ayetlerinden hareketle Peygamberimize gelen topluluğun Kur’an’ı dinleyip iman etmeleri hadisesinden yola çıkarak Kur'an'daki cin kavramının, tanınmayan ve bilinmeyen insan topluluğu anlamına geldiği tezini öne süren yazar, buradaki cin topluluğunun iman etmelerindeki sebebi, Arap toplumundaki kabilecilik anlayışını bilmeyen yabancı bir topluluk olmalarına bağlıyor. Ancak cinler hakkındaki bu tanımlama varlıksal olarak cin kavramını açıklamamakta. Nitekim Kur’an’dan birkaç örnek verecek olursak En’âm suresinde “Ey cin ve insan topluluğu…” şeklinde başlayan ayet başta olmak üzere; Araf 38 Ve 179, Hûd 118, İsra 88, Fussilet 25, ve Rahman 33. ayetlerde ve daha birçok ayette geçen ifade ile insan ve cin topluluklarının ayrı birer varlık türü olduğu belirtiliyor.

Bir diğer önem taşıyan kavram “ayet” ve buna bağlı olarak “ayetin neshi” meselesi. Bir çok ayette de geçtiği gibi Kur’an-ı Kerim’de müfred şekliyle kullanılan işaret anlamındaki ‘ayet’ ile, Kur’an’ın bir parçası anlamındaki ‘ayet’ tabirlerinin başlı başına bir delil ve hüccet anlamı taşıdıklarından bahsediliyor. Nesh konusunda ise neshin ancak peygamberlerin risaletlerinin delili kabilinden Allah’ın (cc) ilahlığına delalet eden bir ayetin yani bir peygamberlik alametinin bir diğeriyle değiştirilebileceği anlamında olduğu, Kur’an’daki bir ayetin hüküm ve ilkesinin bir başka ayetin hükmüyle değiştirilmesi anlamında olmadığı belirtiliyor. Neshin Kur’an ayetleri arasında vuku bulduğunu iddia edenlerin ise Allah’ı (cc) düşünce merhaleleri açısından insanla mukayese etme hatasına düştükleri vurgulanıyor.

Allah’a (cc) imanı dinde ciddi olanla çıkar besleyen arasındaki ölçü olarak temellendiren yazar, Allah’ a (cc) ortak koşmanın da bencil kişisel çıkarları gerçekleştirme çabasının bir sonucu olduğunu söylüyor.

Tarihte birçok toplumda liyakat dikkate alınmadan iktidarı elinde bulunduran bir grup azınlığın, bu hakimiyetlerini kabul eden çoğunluğa hükmettiği görülmüştür. Mustazaf kavramını da bu bağlamda ele alan müellif, “mustazaf” kelimesinin Kur’an-ı Kerim’de “müstekbir” kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığını, buna bağlı olarak toplumdaki güçlülerin insanların üzerindeki hakimiyetlerini kabullenmenin vehim ve doğru düşünememekten kaynaklandığını öne sürüyor. Bu meyanda “mustazaf” kavramının asıl anlamının da gerçek anlamda "zayıf kişi" şeklinde değil, "başkasının kendi üzerindeki hakimiyetini kabullenen kişi" olduğu ortaya çıkıyor.

Kitapta ele alınan başka bir önemli bir konuysa insanın sorumluluğunun şahsiliği konusu. Necm sûresi 38 ve 39. ayetlerinde: “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır.” şekliyle geçen ilkeden hareketle insan kendinden öncekilerin hata ve yanlışlarından sorumlu tutulmaz. İlahi tebliğin her aşamasında olduğu üzere kişi yaptıkları ile Allah’ a (cc) karşı sorumluluğunu yüklenmiş olur. Bu sorumluluk insanın akıl ve idrak sahibi olması sebebiyle diğer varlıklar arasındaki seçkin konumunun ve Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifesi kılınmasının bir sonucudur. Sorumlulukla mükellef kılınan insan, iradeden beri düşünülemez. Zorlama ve baskıdan uzak olarak kişinin imanla küfür arasındaki seçimi insan iradesini tanımlar niteliktedir.

Günümüzde birçok insan işledikleri suç ve hatalar için tevbe eder. Sonra hatalarında ısrar edip tekrar tevbe eder. Bu şekilde hayatları işledikleri suç ve günahlarla, Allah’a (cc) ettikleri tevbeler arasında geçer. Eserde, imanı zayıflayan, inancını şehadet cümlesiyle belirtip gerçek davete, tutum ve davranışlarıyla fiilen yönelmeyen Müslümanın, tevbeyi bu hale getirdiği belirtiliyor. Devamında Allah’a (cc) edilen tevbenin gerçek anlamda iki işten ibaret olduğu, bunların; daha önce kasıt bulunmaksızın işlenen günahtan pişmanlık duyup gecikmeden ve kararlılıkla Allah’a yönelmek ve salih amele devam şeklinde oldukları üzerinde duruluyor.

Birçok kavram gibi “şükür” kavramı da Müslümanların hayatlarında kuru bir lafa dönüşerek insanın samimiyet göstergesi amellerinden biri olmaktan çıkmıştır. Bu çerçevede yazar, insanın şükrünün gerçek anlamını; onun düşüncesini, davranış ve eylemlerini yönlendirecek olan Allah (cc) yoluna uymak şeklinde tarif ediyor. Allah’ın kullarının şükretmesi karşısındaki vaadinin de hidayet, başarı, iç huzuru ve ilahi himayedeki artış olduğunu söylüyor.

Allah’ın (cc) mü’minlerden istediği sırat-ı müstakim yani dosdoğru yol üzere olmanın şüphesiz en önemli şartlarından ikisi takva sahibi olmak ve salih amel işlemektir. Kitapta ifade edildiği üzere takva, inançta ve davranışta yanlışı ve batılı terk etmek anlamı kazandığı gibi salih amel de inanca uyumlu, inançla ayakta duran davranışları temsil eder. Birbiri ile içiçe bu iki kavramın Allah (cc) yolunda geçerli olmasının ise ancak Allah’ a ve ahiret gününe iman ve iman ilkelerine uygunluk olduğu vurgulanıyor.

Yazarın insan davranışları kısmında ele aldığı “adalet” mefhumu insanlar için en önemli hasletlerden birisidir. İslam mesajının insanların birbiriyle ilişkilerinde huzur ve güven içinde olmalarını gözettiğini, bunun da hüküm, barış, şahitlik ve muamele gibi birçok konuda adaletin bütün kuvvet ve keskinliğiyle uygulanmasından ibaret olduğundan bahseden yazar, Hadid sûresi 25. ayete atıfta bulunarak demirin maddi gücün kaynağı, Allah’ın (cc) kitabının da manevi gücün kaynağı olarak belirtildiği üzerinde duruyor ve adaletin tam anlamıyla uygulanmasının ancak bu iki kuvvetin beraber olarak bulunması ile mümkün olacağını söylüyor.

“Evliyaullah” (Allah dostları) kavramı eserde “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.”(Furkan,63) ayetinde zikredilen, mallarıyla Allah yolunda savaşanlar, Müslümanları düşmanların kötülüğünden, şirk maddeciliğinden ve onun kötülüğünden koruyanlardır, şeklinde tarif ediliyor.

Kur’ani Kavramlar kitabında burada zikretmediğimiz Allah’ın (cc) varlığı, isimleri, gayb, ruh, kaza kader ve kıyamet gibi itikadi kavramlar ve sabır, cihad, cehalet, israf, iffet, evlenme, boşanma ve yetim hakkı gözetme gibi insanın bireysel, sosyal hayatını tanzim eden kavramlar da Kur’an ışığında incelenip açıklanmaya çalışılıyor.

Hülasa, bütün bu kavramlar şüphesiz ki mü’minin hayatına yön verici ve yol gösterici olduğu takdirde esas anlamlarına kavuşacaktır.

Allah (cc) bizleri Kur’an ve Sünnet ışığında bir yaşamla müşerref kılsın.

HABERE YORUM KAT

1 Yorum