İman Kardeşliğinin Vahiyle İnşası

03.03.2013 19:34
İman Kardeşliğinin Vahiyle İnşası
Kur’an’da bir vakıa olarak biyolojik kardeşliğin, kanbağının önemi teslim edilmekle birlikte, asıl kalıcı ve ebedi olanın iman kardeşliği olduğu beyan edilmiştir.

İman Kardeşliğinin Vahiyle İnşası

Fevzi Zülaloğlu

“Hiç şüphesiz mü’minler kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve muttakiler olun ki, O’nun merhametine nail olabilesiniz.” (Hucurat, 49/10) Kur’an’da bir vakıa olarak biyolojik kardeşliğin, kanbağının önemi teslim edilmekle birlikte, asıl kalıcı ve ebedi olanın iman kardeşliği olduğu beyan edilmiştir. Kendi seçimimiz olmayan, emek sarf etmediğimiz bir şeyle ilgili olarak övünmek de yerinmek de yersizdir. Çünkü mü’min olmak bilinçli bir tercihtir. Yukarıdaki ayette rahmetin ön koşulu takva, takvanın şahidi ise ıslah çabası olarak beyan edilmiştir. İfsada karşı ıslah etmek için cihad etmek ise tek başına olabilecek bir şey değildir. Güç birliği gerekir, eylem birliği gerekir. İnsanlığın önünde hakkın ve adaletin şahidi olmak için dillere destan olacak salih ameller yapabilmek, ancak ve ancak iman kardeşliği ile mümkündür.

1. Mü’minler ve Ayetler Kardeştir

Seksen ayette e-h-v harflerinden türemiş tekil ve çoğul isimler -ehun, ihvetün, ehavât- şeklinde geçmektedir.1 Ehun kelimesi; nesep yönünden kardeş anlamına geldiği zaman; Hucurat Suresi’nin 10. ayetinde olduğu gibi, ihvetün olarak gelir. Nesep yönünden oluşan fıtrî yakınlık ile vahye iman ile kurulan yakınlığın derecesi aynı lafız kullanılmak suretiyle beyan edilmiştir. Aynı ilahi hakikati dile getiren, sözlü ya da sözsüz ayetler de kardeştir. Çünkü kız kardeş anlamındaki “uht” kelimesi, Kur’an’da insan dışındaki, manevi unsurlar için de kullanılmaktadır. Mesela Allah’ın görsel mucizeleri, dışımızdaki ve içimizdeki ayetler ile sözlü ve görüntülü, sözlü ve görüntüsüz, sözsüz ve görüntüsüz tüm ayetler birbirinin kardeşidir.2 Çünkü hepsi Yaratıcı’nın sonsuz kudret ve yüceliğine işaret eder: Ayetler ayetlerle, mü’minler mü’minlerle, ayetler mü’minlerle, mü’minler ayetlerle kardeştir. Peygamberimizden rivayet edilen bir hadiste ayet- lerle ayetler, surelerle surelerin kardeşliğine işaret edilmiştir. Ebu Bekir (r) ona “İhtiyarladığını görüyorum!” deyince Rasulullah (s) şöyle cevap vermiştir: “Beni, Hud ve kardeşleri (Vâkıa, Mürselât, Nebe, Şems) ihtiyarlattı.”3

2. Kâfirler ve Ateş Kardeştir

İman kardeşliğinin karşı kutbunda küfür kardeşliği yer alır. İman kardeşliği ve Allah ve dostlarıyla dostluk kurmak iken, küfür kardeşliği şeytanla dostluk kurmaktır. Bu dostluğun sonu ise baştan bellidir: Cehennem! Bu sahte bir kardeşliktir. Çünkü ilk fırsatta kardeşini terk eden, satan biri aslında o kimsenin bırakın kardeşi olmayı, olsa olsa düşmanıdır. Dünyada birbirlerine delicesine bağlı olan, amiyane tabirle “kanka” olan, günahı tabiat haline getirmiş bulunan kâfirler, ateşin içinde birbirlerine lanet edecekler; bir grup diğerine iki kat azap çektirmesi için Allah’a yalvaracak, birbirlerini kurtuluş fidyesi olarak verip kurtulmak isteyeceklerdir.4 Kur’an’ın gaybi ihbar olarak beyan ettiği bu tablo, biyolojik yakınlığın, genetik benzerliğin arızi olduğuna, asıl olmadığına çok güzel bir örnektir. İman kardeşliğinde böyle bir tablonun yaşanması imkânsızdır. Çünkü gerçek bir mü’minin bir mü’mini dünya ve ahirette terk etmesi, ona ihanet etmesi söz konusu olamaz.

3. Nesep Bağının İman Bağı ile Pekiştirilmesi

Evlatlıklarının babalarının kim olduğunu bilmiyorsak, bu, üzerinde durulacak önemli bir ayrıntı değildir. Önemli olan onlarla dinde kardeş ve dost oluşumuzdur. (Bkz. Ahzab, 33/5) Kur’an’da Hz. Musa-Harun örneğiyle biyolojik kardeşlik iman kardeşliği ile taçlandırılmıştır. Yüce Allah, Musa Peygamber’i öz kardeşi Harun ile güçlendirmiştir. Bu iki kardeş güç birliği yaparak hayatlarını tevhid dini İslam’ın yücelmesine adamışlardır. Onların bu adanmışlıkları kıyamete kadar yaşayacak mü’minler için, biyolojik kardeşlikle oluşan bağın, nasıl ebedileşeceğine dair güzel bir örnektir.5Eğer “biyolojik kardeşlik”, “iman kardeşliği” ile meşru zeminine oturmaz ise Yusuf Peygamber’in uğradığı haksızlık mümkün olur. Babalarının aynı olması, Yusuf’un kardeşlerini haksızlık ve zulüm yapmaktan alıkoymamış, onu kuyuda ölüme terk etmişlerdir. Ama imandan beslenen, imandan kaynaklanan davranışlar Yusuf’un yaptığı gibi yapmaktır. O kardeşlerinin zulümlerine karşılık onlardan intikam almak yerine “kötülüğü iyilikle karşılama” ilkesinin gereğini ifa etmiş ve beraatlarını şöyle ilan etmiştir: “…(Bu gün kınanıp ayıplanmayacaksınız, sizden intikam alınmayacak) güven içinde Allah’ın iradesiyle Mısır’a girin!” (Yusuf, 12/99) Böyle söylemekle Yusuf Peygamber iysâr yapmıştır. Onun imanından neşet eden diğer gamlığı affı esas alması, iysârı ahlak edinmesindendir.

4. Mesellerde Afakî Ayetlerin Mü’minlerle Kardeşliği

Kur’an mesellerinin diliyle ifade edersek, Rabbimiz mü’minlerin kardeşliğini şöyle beyan etmiştir: Kökü üzerinde dimdik durup filizler veren tohum... (Fetih, 48/29) Allah’a güzel bir borç verenler; önlerinden ve sağlarından hızla ışık yayanlar… (Hadid, 57/11-12) Yedi başak bitiren, her başağında yüz tane bulunan bereketli bir buğday tohumu… (Bakara, 2/261) Verimli topraklar üzerindeki, ürünü bol bahçeler... (Bakara, 2/265) İman ve erdemin güzel izini alınlarında taşıyanlar... (Fetih, 48/29) Sağlam yekpare bir bina gibi birbirlerine kenetlenenler… (Saff, 61/2-4) Canlarını mallarını Allah için satan fedailer... (Saff, 61/10-13) Bu tanımları, bu övgüleri hak etmek kolay değildir. İman kardeşliğini tesis etmek, sonra da insanlığın önünde “hakkın ve adaletin şahitleri olmak” imkânsız değil, ama zor bir sorumluluktur. Zorluğu oranında da onurlu, kutsal, mübarek bir görevdir.

5. İman Kardeşliğinin Şartları

İman kardeşliği, bir başka deyişle ‘din’de kardeş olmak kolay değildir. Bu, kuru bir söz ve iddianın ötesinde, üstün fedakârlıklar ve salih amellerle gerçekleşir. Rabbimiz bu fedakârlıkları, bizi kardeş yapan güzel eylemleri Kur’an’da beyan etmiştir. İman kardeşliği ancak bu şartları yerine getirdiğimizde oluşacak, ilk vahiy neslinin gerçekleştirdiği örnek davranışlara böylece sahip olacağız.

Birincisi; namaz ve infakı ahlak edinmektir. Namazı istikametle kılmak, zekâtı gönülden vermek iman kardeşliğinin başta gelen şartlarındandır. Namaz ve infakın amacı; nefsimizi kötülüklerden korumak, benliğimizi şeytani arzulardan arındırmaktır. Namaz ve infak eğitiminin doğal sonucu olarak, çevremizi kardeşlerimizle güç birliği yaparak kötülüklerden arındırma çabası içinde yaşamaktır. Zalimlerin ifsat ettiği ekini ve nesli ıslah etme cehdi içinde yaşamaktır. (Tevbe, 9/11) Namaz ve infakın bir hayat tarzı haline gelmesi, takvayı ahlak edinmeye bağlıdır. Eğer Rabbimize karşı kendimizi sorumlu hissediyor, O’na bağlılığımızı ve ahdimizi günde beş defa tazelemek için birbirimizle yarışıyorsak, bunun güç kaynağı hiç şüphesiz, kalplerimizin bir parçası haline gelen takvadır. İman kardeşliğinin temeli takvadır; ancak takva sahipleri cennetin konukları olacaktır. (Hicr, 15/47) Takvanın kardeşi sabırdır. Sabır ve takva iman kardeşliğini pekiştiren, İslam binasının tuğlasına harç olan en önemli unsurlardandır. “…Her kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve (musibete) sabrederse, iyi bilsin ki Allah iyilerin yaptığını karşılıksız bırakmaz.” (Yusuf, 12/90)

İkincisi; kardeşlerimizi bağışlamaktır. Toplumsal ilişkiler tabiatı gereği çeşitli hatalar yapmaya uygundur. Kardeşlerimizin hatalarını bir ayrılık sebebi olarak istismar etmek ve intikam almak yerine onları affetmek, iman kardeşliğinin şartlarındandır. (Bakara, 2/178) İman kardeşliği birbirinin kusurlarını, ıslah amacı gütmeksizin, gıyabında dile getirmeye de engeldir. Öyle ki, Yüce Rabbimiz bunu “ölü eti yemeye” benzeterek, bu işin ne kadar iğrenç olduğunu beyan etmektedir. (Hucurat, 49/12) Cehennemden kurtuluş İslam kardeşliğinin imana şahit olmasıyla mümkündür. Kalplerin te’lifi, gönüllerin uzlaşması, düşmanlıkların yok olması, dünya ve ahirette ilahi güvenlik kuşağı altında tutulmak, iman kardeşliği ile gelen ödüllerdir. (Âl-i İmran, 3/103)

Üçüncüsü; kardeşlerimize karşı kin gütmemektir. İmanda kardeş olduktan sonra, artık kardeşlerimize karşı “ğıll”den, yersiz duygu ve düşüncelerden6 Allah için vazgeçmek gerekir. İman kardeşliği, kardeşiyle ilgili geçmişten her ne sebepten olursa olsun geçmişten gelen kötü duyguları, kini nefreti Allah için kurban etmeyi gerektirir: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla ve müminlerden hiçbirine karşı kalplerimizde, kin -nefret, yersiz düşünce ve duygulara- yer bırakma. Ey Rabbimiz! Sen sonsuz şefkat sahibisin ve sınırsız rahmet kaynağısın.” (Haşr, 59/10)

Dördüncüsü; yetimleri kollamaktır. İman kardeşliğinde yetimleri, öksüzleri, zayıfları, mustaz’afları kollamak vardır. Mü’minler, bunun için güç birliği oluşturmalı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının, zalimlerin istismarına açık halde kalmasını engellemelidir. (Bakara, 2/220)

Beşincisi; sevinçte ve tasada, barışta ve savaşta kardeşlerimizin yanında yer almaktır. İman kardeşliği gerektiğinde birlikte ölüme koşmaktır. En zor zamanda mü’minleri yalnız bırakanlar, arkadan vuranlar münafıklardır. (Âl-i İmran, 3/156)

Altıncısı; mü’minlerden başkasını veli edinmemektir. Mü’minlerin velisi, can dostu öncelikle Allah’tır. Daha sonra Allah’a bağlılığını ilan ve ispat eden mü’minlerdir. İmana karşı küfrü tercih eden baba, kardeş dahi olsa, bir mü’min için veli olamaz. (Tevbe, 9/23-24) Uhuvvetin/iman kardeşliğinin doğal sonucu, Allah’ı ve mü’minleri veli edinmektir.7 Mü’minlerle sınırlı olan velayetin boyutlarını Allah Teala’nın çizdiği sınırlardan öğrenebiliriz. Buna göre; mü’minlerin velisi Allah ve mü’minlerdir; kâfirlerin velisi ise tağuttur.8 Küfrü bilinçli bir tercihle kimlik haline getiren, bir hayat tarzı olarak sürdüren kâfirlerle velayet ilişkisi kurmak haramdır. Çünkü mü’minlerin velisi, Allah ve mü’minlerdir.9 Şeref ve itibar Allah’ın yanındadır, kâfirlerin dostluğunda şeref ve itibar arayanlar ebedi iflasa sürükleneceklerdir.10 Sadıklarla beraber olmak, dürüstlerle birlikte iyilik üzere yardımlaşmak ve dayanışmak imanî bir sorumluluktur. Eğer küfrü tercih ediyorlarsa babalarımız, kardeşlerimiz bile sığınılacak can dost değillerdir. Çünkü küfürde kâfirlere, münafıklara itaat bir mü’min için haramdır: “Asla kâfirlere ve münafıklara uyma ve onlara incitici sözler söyleme, onların incitici sözlerine de aldırma ve yalnız Allah’a güvenip dayan. Hiç kimse Allah kadar güven verici olamaz.” (Ahzab, 33/48)11 Eğer Allah’a ve Rasulü’ne meydan okuyorlarsa biyolojik baba, kardeş, soydaş anlamını tamamen yitirir: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğu, Allah ve Rasulü’ne meyden okuyan kimselerle -isterse bunlar babaları, oğulları, soydaşları olsun- candan yürekten bir ilişki içinde bulamazsın. İşte Allah’ın kalplerine imanı nakşettiği ve katından manevi bir güç ile desteklediği kimseler onlardır; onları tabanından ırmaklar çağlayan cennetlere, içinde daima kalmak üzere yerleştirecektir: Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte gerçek Allah taraftarları bunlardır. Bakın, Allah taraftarları var ya; işte kurtulacak olanlar kesinlikle onlardır!” (Mücadile, 58/22)12

Yedincisi; İmanı iysâra kardeş kılmaktır. Nasıl iman ile takva, iman ile sabır, iman ile velayet birbirinin kardeşi ise; iman ile iysâr da birbirinin kardeşidir. İslam kardeşliğinin ruhu ve güç kaynağı imandır; harcı, meyvesi ve şahidi ise iysârdır: İmansız iysar; iysarsız iman olmaz. İysar, kolay bir salih amel değildir; bunun için sevme kriterlerinin köklü bir değişim geçirmesi gerekir. İysâr; mü’min kardeşlerini imanından dolayı sevip kendi menfaatlerinin önünde tutmaktır. Hadis-i şerifte olduğu gibi: “Hiçbiriniz kendisi için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmedikçe (kemaliyle) iman etmiş sayılmaz.” (Buhari, İman, 7) İysâr; kardeşlerinin elde ettiği imkânları hasetlik ederek, şuhh ile kıskanmamak, ğıll ile kin tutmamaktır. İysâr; dinde kardeşliğin sınandığı alanda ortaya çıkan, dalları göklere uzanan bir meyve ağacı gi- bidir. İysârı ebedi saadete dönüştüren imandır: Bu nedenle, her iysâr bir tercihtir; fakat her tercih bir iysâr değildir. Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi; iysâr şehveti değil, iffeti; intikamı değil, affı tercih etmektir. O Allah’ın davasını iysâr eylediği için, Allah da Yusuf’u iysâr eylemiş, âlemlere üstün kılmıştır. Onun dillere destan örnekliği bir meşale olarak, Kur’an’ın elçiliğinde, kıyamete kadar mü’minlerin önünü aydınlatmaya devam edecektir. İman kardeşliğinin boy verip gelişebilmesi için mü’minlerin “müdahane”yi değil, iysârı ahlak edin- mesi gerekir. Zaten gerçek iman, bir kişilik bozukluğu olan ve zamanla küfre ve nifaka yol açacak olan müdahane’nin panzehiridir. Küfürden ve nifaktan, “müdahane yapmaksızın hicret etmek” her mü’minin itikadî vazifesidir. Çünkü iysâr, Muhacirlerin yaptığı gibi şirki değil, şirkten hicreti; küfrü değil, küfürden hicreti; nifakı değil, infakı tercih etmektir. Kısaca iysâr, fâni olanlara karşı Allah’ı tercih etmektir. Ensâr deyince iysâr gelir akla: Ensâr ile iysâr; iman ile iysâr ikiz kardeş gibidir. İysâr yapan ensâr olur, ensâr olan iysâr yapar. İman kardeşliği Ensârullah’tan olmayı gerektirir: Rabbimiz gönülden iman eden mü’minleri “Ensarullah” diye taltif etmiştir. Yani “Allah’ın davasının hizmetçileri” (Saf, 61/14) Mü’minler Ensâr-Muhacir ilişkisinde olduğu gibi, “kendileri yoksulluk içinde ol- salar da” kardeşlerini kendi çıkarlarına tercih eder- ler. (Haşr, 59/9) Peki, bu tercihe şayan olan kardeşler kimdir? Mü’minlerin merhamet ekseninde ilişki kurması, kendisine tercih etmesi gereken kimseler; Allah’a ve indirdiklerine iman eden, Allah’a ve Rasulü’ne itaat eden, vahye gönül veren, takva sahibi olan, namazında devamlı ve kararlı olan, kendilerini tevbe, istiğfar ile arındıran, hicreti ve cihadı Allah için olanlardır. Peygamberimiz Muhammed (s) zamanında uhuvvet anlaşmasının ilk örneği -kalpleri birbirine ısındırmak amacı taşıyan kardeşlik anlaşmasının ilk modeli- Mekke’de ilk ve öncü mü’minler arasında gerçekleştirilmiştir. Uhuvvet anlaşmasıyla mü’minler birbirlerinin garipliğini, fakirliğini ve mahzunluğunu gidermekle yükümlü tutulmuşlardır. İman kardeşliği kimi seveceğini, kimden nefret edeceğini doğru bir şekilde belirlemekle gelişir. Bir mü’min iman ettikten sonra, kalbindeki sevme ve nefret etme kriterleri de tümüyle değişime uğrar; “sevdiğini Allah için sevmek, nefret ettiğinden de Allah için nefret etmek etmek”13 ölçüsüne göre yaşamaya başlar.  “Daru’l-Erkam Üniversitesi”nin kardeşlik tasavvuru Rasulullah’ın diliyle söylersek şudur: “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız…”14

İman kardeşliğinin şahidi olan iysârın ilk örneklerini biz Mekke döneminde görüyoruz.15 Bu örneklik Medine döneminde geliştirilerek, genişletilerek sürdürülmüştür. Hicretten beş ay sonra Mescid-i Nebi yapılarak vahyin rehberliğinde gerçekleşen Ensâr-Muhacir kardeşliğinin dillere destan uygulamaları başlamıştır. Bu örnekler, birbirini sevmenin, birbirine dinde kardeş olmanın boyutlarını, derecelerini kelime-i şahadetin ameli şahitleri olarak gözümüzde somutlaştırmaktadır.16 Şimdi bu örneklerin Mekke’de yaşananlarından bazılarını hatırlayalım:

a) Zeyd’in Rasulullah’ı İysârı

Harise oğlu Zeyd daha delikanlı iken köleleştirilmiş, ailesinden koparılmıştır. Onu bir gün Hatice validemiz hizmetine almıştır. Evlenince de Peygamberimize hediye etmiştir. Yıllar sonra babası ve amcası Zeyd’i bulur ve eve geri götürmek isterler. Rasulullah, Zeyd’i iradesinde serbest bırakırken şöyle der: “Beni tercih edeni ben kimselere tercih etmem.” O, Rasulullah’ı ve risaletle birlikte de imanı tercih etmiş, hayatını iman yolunda harcamış, kendini Rasulullah’a ve İslam’a hizmete adamıştır. Kur’an ise onu taltif etmiştir. Kur’an’da özel adı geçen tek sahabe olma unvanı onundur.

b) Mus’ab’ın Ahireti İysârı

Sa’d b. Ebi Vakkas’ın manevi kardeşi olan Mus’ab b. Umeyr, dinde kardeş olmanın nasıl olduğu ko- nusunda vahyin şahitliğini tüm benliğiyle ortaya koyan bir numune-i imtisaldır. Mus’ab b. Umeyr’in 16-17 yaşlarına bir göz attığımızda manzara aşağı yukarı şöyledir: Zengin, yakışıklı, soylu, asil bir ailenin gözbebeğidir. Kimsenin giyemediklerini giymekte, kimsenin yiyemediklerini yemektedir. Son model ipekten elbiselerinin tasarımı Bizans’tandır. Yediği önünde yemediği arkasındadır, ama yine de mutlu değildir. Eksik olan bir şey vardır. Fıtrat ebedi saadeti, zikrullahı arzulamaktadır. Bir gün yolu, Rasulullah’ın terbiye merkezi Erkam’ın evine düşer. İman kardeşliğinde manevi tekâmülün zirvesine burada çıkar ve bir daha ne pahasına olursa olsun oradan inmek istemez. Mu’sab’ın iysârı artık iman kardeşliğidir. Ailesi küfür kardeşliğini tercih ettiğinden Mus’ab’ı ağır bir imtihan beklemektedir: İpekli elbiseleri elinden alınır, hapsedilir, bizzat ailesinin nezaretinde işkenceye uğrar ve evlatlıktan reddedilir, mirastan mahrumiyet cezası verilir. Ama Mus’ab, yine de Daru’l Erkam’da gördüğü kardeşliği iysâr eyler. Yani dünyaya karşılık ahireti iysâr eyler. Rasulullah da onu iysâr eyler: Kendi temsilcisi olarak İslam’ın ilk öğretmeni olarak Medine’ye göndermek için onu tercih eder. Hicret’ten sonra Mus’ab Uhud’da Rasulullah’ın sancaktarı ve canlı kalkanıdır. İnsan azmanı müşrik İbnu Kamia, önce onun sağ sonra sol kolunu, sonra da başını düşürür toprağa, dört parça olmuştur, adeta çoğalmış, bereketlenmiştir Mus’ab. Kesik başını toprakta gören Rasulullah manzarayı şöyle yorumlar: Kolum kanadım budandı, Rasulullah’a yardım edemedim, utanıyorum, bu yüzden başım yere eğdim. Mus’ab’ı defnetmek zordur, başını örtünce ayakları, ayakları örtülünce başı açıkta kalmaktadır. Allah ve Rasulü için dünyanın zevk ve ihtişamını elinin tersiyle iten Mus’ab’ın başı elbisesiyle, ayakları otla kapatılır.

c) Yasir ve Sümeyye’nin Şehadeti İysârı

İman kardeşliği Yasir ailesine öyle bir manevi ener- ji vermiştir ki, onlar artık küfre, şirke girmektense ölümü gülümseyerek karşılamaya hazırdırlar.17 İşte bu yaşananlar Daru’l-Erkam’da kurulan kardeşliğin mahiyeti, derecesi ve sağladığı manevi donanıma ilişkin Mus’ab’ın verdiği ipuçlarıdır. Çünkü iman, yeri geldiğinde işten, aştan, eşten, aileden vazgeçmektir: Bilal gibi, Mus’ab gibi, Yasir-Sümeyye (a) gibi. İmanını muskasında değil yüreğinde taşıyanlar için küfre/şirke düşmektense ölüm daha sevimlidir.

Sözün Özü

İlk mesajları ve ilk öncülerin hayatını incelediğimizle, Rasulullah ve onun fedakâr arkadaşlarının, Kur’an’ın da şahitlik ettiği gibi; önce cemaat planında daha sonra ümmet planında vahye şahitlik sorumluluğunu yerine getirdiklerini görüyoruz. İman edip İslami şahsiyeti oluşan mü’minlerin bireysel “Benim kalbim temiz nasıl olsa!” rahatlığında olmadıkları; “biz bilinci”yle bütünleşip, Müslümanlara yönelik baskılara birlikte topluca karşı durduklarını görüyoruz. İlk ve öncü mü’minlerin, ilk mesajların “ahlaki hicret” emrine uyarak, cahiliyye toplumunu terk edip, diğer mü’min kardeşleriyle iman ortak paydasında İslami yapıyı oluşturduklarını görüyoruz. Öncü mü’minlerin kardeşlik ve velayet bağına önem verdiklerini, işlerini aralarında şura ile gördüklerini, eğitim ve davet çalışmalarını birlikte sürdürdüklerini görüyoruz. İşte ilk Kur’an neslinin uhuvveti iman ve iysâr; takva ve sabır; namaz ve infak ile böyle gerçekleşti. Bir kez olmuşsa yine olabilir; neden olmasın? Allah’ın inayeti, izni ve yardımıyla biz de başarabiliriz.

 

Dipnotlar:

1- Biyolojik kardeşlik, övmeksizin, yermeksizin, bir vakıa olarak Kur’an’ın yaklaşık elli ayetinde dile getirilmiş- tir: Bkz. Nisa, 4/11, 12, 23, 176; Maide, 5/25, 30, 31; En’am, 6/87; A’raf, 7/65, 73, 85, 111, 142, 150, 151; Yunus, 10/87; Hud, 11/50, 61, 84; Yusuf, 12/5, 7, 8, 58, 59, 63, 65, 69, 70, 76, 87, 89, 90, 100; Meryem, 19/28, 53; Taha, 20/40; Nur, 24/31, 61; Şuara, 26/106, 124, 142, 161; Neml, 27/45; Kasas, 28/11; Ankebut, 29/36; Ahzab, 33/55; Sad, 38/23; Ahkaf, 46/21; Kaf, 50/13; Mearic, 70/12; Abese, 80/34.

2- Allah’a işaret eden her kanıt ayettir ve her ayet birbiri- nin kız kardeşidir. “Kız kardeş” şeklindeki müennes kul- lanım, ayetlerin birini destekleyen, birbirini çoğaltan yönünü öne çıkarmaktadır. Uht kelimesinin bu anlamda- ki kullanımı için bkz. Zuhruf, 43/48.

3- Tirmizi, Sünen, Tefsir, 57.

4- Hakikatin üzerini örten, gerçekleri gizleyen, insanlara ulaşmasını engelleyen, günahı işlemeyi ahlak edinmiş kimseler, ahiret günü eşini, kardeşini, bütün yakınlarını kurtuluş fidyesi olarak vermek isteyecek, ama bu onlar- dan kabul edilmeyecektir: A’raf, 7/38; Mearic, 70/12; Abese, 80/34.

5- Musa-Harun kardeşliğinin iman kardeşliği ile nasıl güç- lenip ebedi ürünler verdiğini, sonsuz nura dönüştüğünü Rabbimiz Kur’an’da uzun uzadıya, tüm detaylarıyla be- yan etmiştir: Mü’minun, 23/45; Furkan, 25/35; Şuara, 26/36; Kasas, 28/34-35.

6 Buğz ile ğıll farklıdır. Buğz, fiilin kendisinedir, çirkinliğe karşı bir reflekstir. Mesela, küfre, zulme karşı duyulan nefret buğzdur ve bir mü’min için olmazsa olmazdır. Ğıll ise işi şahsileştirmektir, körü körüne bir mü’mine kar- şı kin gütmektir. Rahmetle kin ters orantılıdır, ikisi bir araya gelmez. Eğer Allah’ın rahmetinin kalplerimize ve hayatımıza inzal olmasını istiyorsak ğıll’i kalplerimizden söküp atmamız gerekir.

7- Allahu Teâla (c)'ya tahkiki imanla bağlanan kimseye veli denir. Velayet Türkçedeki dostluk kelimesini karşılamaya güç yetiremeyeceği bir kökene ve mahiyete, genişliğe sahiptir. Velayet her şeyini; canını, malını, ırzını, namu- sunu, neslini, dinini emanet edecek kadar güvendiğin birini kendine yönetici ve öncü edinmektir. Velayetin bu tanımına göre vali, bütün bunları yüreğinde bir kuşku hissetmeden teslim edeceğimiz kişidir. Velayetin se- bepleri; aile içerisinde akrabalık ve ümmet içerisinde imamettir. Müslümanların biatine/irade beyanına dayanarak; bütün ihtiyaçlarını karşılayan kimseye “veliyyü'l emr” denilmiştir.

8- Mü'minler birbirlerinin velileridir: Kelime-i şahadeti ik- rar ve tasdik eden her mü'min, ister erkek, ister kadın olsun birbirlerinin velisidir: Bakara, 2/257; Tevbe, 9/71. Tağutî güçlerin, kâfirlerin mü'minler üzerinde velayet hakkı yoktur: Müslümanların; Yahudileri, Hıristiyanları ve müşrikleri veli edinmeleri kesinlikle haramdır: Âl-i İmran, 3/118; Maide, 5/51. Kâfirleri veli edinmemek, onlarla her şeyimizi emanet edeceğimiz bir dostluk kur- mamak gerekir: Tevbe, 9/71.

9- “Ey iman edenler! Allah’a ve peygambere olan inancını- za ve O’nun peygamberine tenzîlen indirdiği ilahi mesaja sımsıkı sarılın! Zira Allah’ı, meleklerini, vahiylerini, pey- gamberlerini ve ahiret gününü inkâr eden, gerçekten şid- detli bir dalalete düşmüştür.” (Nisa, 4/136)

10- Kâfirlerle ve münafıklarla dostluk kurmak bir mü’min için olacak şey değildir: Âl-i İmran, 3/28; Nisa, 4/139; Mai- de, 5/57; Kehf, 18/102; Mümtehine, 60/13. Mü’minlerin dostu Allah ve O’nun dostları olan mü’minlerdir. Allah’a ve elçisine itaat etmek, itaat edenle dostluk kurmak bir mü’min için her şeyden önemlidir: Maide, 5/92.

11- Kâfirlere ve münafıklara itaat edecek kadar onları dost tutmak mü’minlere haramdır: Tevbe, 9/23, 119; Furkan, 25/52; Lokman, 31/15.

12- Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an - Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Yayıncılık, 2008, İstanbul, 1099.

13- Nesai, Sünen, İman, 6.

14- Peygamberimizden rivayet edilen hadisin tam metni şöyledir: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ede- rim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayın!” Müslim, İman, 93-94; Tirmizi, Et’ime, 45, Kıyamet, 56; İbn. Mace, Edep,11, Mukaddi- me, 9.

15- Birbirine kardeş yapılan Mekkeli mü’minlerden bazıları şunlardır:  Peygamberimiz (s) ile Hz. Ali; Hz. Ebu Bekr ile Ömer; Hz. Osman ile Abdurrahman b. Avf; Hz. Hamza ile Zeyd b. Hârise; Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas ile Mus’ab b. Umeyr; Zübeyr b. Avvam ile Abdullah b. Mes’ûd; Ubeyde b. Haris ile Bilal b. Rebah; Said b. Zeyd ile Talha b. Ubeydullah; Ebu Ubeyde b. Cerrah ile Mevlâ Ebu Huzeyfe vd. İbn Sa’d (ö. H. 230) Tabakat, Beyrut, 1957, Cilt: 3, sf. 9, 22, 44, 56, 68, 120; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Şamil Yayın- ları, İstanbul, 1981, sf. 108-109.

16- Medine Vesikası’ndaki uhuvvet anlaşması, Ensâr-Muhacir kardeşliği, Medine Vesikası’nın elli iki maddesinin ilk yirmi beşinde karara bağlanmış, yaklaşık yüz yirmi dört kişiyi kapsayacak şekilde, kayıt altına alınmıştır. İysârın Medine döneminde boyutlarıyla ilgili olarak bkz. Fevzi Zülaloğlu, Üstün Bir Ahlaki Erdem İysâr, Haksöz Dergisi, 72. ve 207. sayılar.

17- Celalettin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, sf. 473-541, Pınar Yayınları, İstanbul, 2009.

 

Kaynak:

Haksöz Dergisi - Sayı: 223 - Ekim 09

 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim