İlmihalli devrim

05.10.2008 16:43

Mehmet Çağdış

Ali Değirmenci, “Devrimci İlmihal” başlıklı yazısında dün mahallenin bir köşesinde İslamcılık alıp satanların kolları uzadıkça yerleştikleri konumları öyle güzel özetlemiş ki, bu söz güzelliğine ve üsluba şapka çıkarmak gerekiyor.

Değirmenci’nin makalesinde dikkat çektiği hususlar halen bizim mahallemizde de var olanları sorgular nitelikler taşıyor. Kendimizi olaylardan, yaşananlardan soyutlamadan; oluşturmaya çalıştığımız toplulukları, cemaatleri, grupları, yapıları ve yapılar içerisindeki başları sorgulayalım. Çok değil kısa bir süre önce, hemen Şubat’tan evvel mahalle satıcılarının çevrelerinde oluşturdukları trigonların çetesel marifetleri ve yücelticilikleri sayesinde kimlerin ne hale geldiğini göz önüne getirelim. Ve dönüp kendimize bir daha bakalım. İçerisinde debelendiğimiz dairenin o örnekliklerden farklarını ve benzerliklerini etüd edebiliriz. Her ne kadar kendimizi dairesel kapsayıcı bir yapının içerisinde saysak da yaşananlar bizlere de oluşturulmuş trigonik yapılara taş olmaktan öte bir anlam katmıyor. Trigonik yapının en üstüne konumlanmış ve övülmeyi üstünlük arz edenler; dünkülerin düştükleri hastalıklardan ve illetlerden bahsederken, bu an yaşanılanlardan hiç dem vurmamaktadırlar. Birazcık kafasını kaldırıp kral da sanki çıplak gibi diyebilecek cesarete sahip olanlar ise, yapının içerisinde tahakkümler altına sokularak susturulmaya, oyalanmaya, “zaman her şeyin ilacıdır” tarzı geçiştiriciliklerle avutulmaya çalışılmaktadırlar.

Soner Yalçın birkaç gün önce bir yazısında, "İslam Dergisi'nin idealist gençlerine ne oldu?" sorusunu sorarak Ankara'da küçük bir odada kırık daktilo ile başlatılan süreçlerin nasıl olup da holding patronluklarına uzandığını sorguluyor. Akledenler için düşünmek gerekir ki, çeyrek asır kadar önce Konya sokaklarından dünyaya şeriat çağrıları yükseltenler nasıl olup da Çankaya’da mangala, Etiler’de şenliğe, Bağdat Caddesi’nde şıklık yarışına durdular. Lüks otomobillere, converslere müptela oldular; mankenine bakarak seçtikleri başörtülerini ilkelerine tercih ettiler.

Yanlış nerede idi?  Yanlış olan yol muydu, yoldaş seçimi miydi, yola düşme biçimi miydi? Yoksa oluşturulan sahte cennet idealinde ve öncülerinde miydi sorun? Gerçekçi olalım. Gelin yapılarımızı “Onlara zarar verir miyiz?” korkusunu yaşamadan sorgulayalım. Cesaretle sorgulayanların önüne “Cemaate zarar verme!”, “Büyüklerine saygısızlık yapma!”,  “Emek sarf edenlerin emeğine saygı göster!” tarzı klişe sözler ile geçmeyelim. Yapıların ve insanların değil, ilkelerin iktidarı için yürüdüğümüzü unutmayalım. İlkelerden taviz vermektense, kurduğumuz yapıları tek kalemde alaşağı edebileceğimiz gerçeğini, kuru bir kahramanlık nidası olmaktan kurtaralım. “İslami şahsiyet sahibi tüm yapı elemanlarının, ilkelerin tahrifi ve haram icraat karşısında hiçbir yetkili kişi ve birim tanımaksızın itiraz etme sorumlulukları olmalıdır.”1

Soner Yalçın aynı yazısında Sadık Albayrak özelinde gözünü budaktan, kalemini sözden sakınmayanların nasıl olup da doksan derece dönüşüverdiklerini sorguluyor:

… “Başbakan Erdoğan ile dünür olduktan sonra bir köşeye çekildi; artık gazetelerde yazmıyor. Konuşmuyor.

Peki, neden sessiz?

Dünür olması susması anlamına gelir mi hiç?

Bunca yıllık Sadık Albayrak'ın köşesine çekilmesi kabul edilebilir mi?

Bu muydu yani; iki oğlu önemli bir şirkette CEO olacak; hatta biri Başbakanın damadı olacak ve o yazılarıyla rüzgár ekip fırtına biçen Sadık Albayrak kalemini kıracak!

Bunun için mi hapis yattı?

Bunun için mi yüzlerce yıllık cezaları umursamadan kitaplar, makaleler yazdı?"2

Evet, şu anda sorgulananlar, mahkemelerde dimdik duranlar, cezaları umursamayanlar, ümmetin önünde meydanları titretenler, küfrün kalelerini yoklayanlar ayaklarınız ne kadar sabit? Ayaklarımız ne kadar sabit? İstişari işleyişlerimiz ne kadar sağlıklı? İslami şahsiyetlerin kurduğu yapılar dış mücadeleye dönük olarak verdikleri üstün eğitimleri iç mücadele, ahlaki değerler alanında ne derece sağlayabilmektedirler?

Hadi sorgulayalım: Mahallenin dünkü sahipleri de kendilerinden birisi hata yaptığında “Kol kırılır yen içinde kalır” zihniyetine hapsolmuşlardı. Kendilerinden biri hata yaptığında değerlendirme makam ve mevkiye göre yapılırdı. Biri mahalleden, diğeri mahallenin çevresinden iki kişi arasında yaşanan olaylarda adalet terazisi hep mahalledekinden yana sektirilirdi. Çünkü ahlaki değerler hep geleneksel ilkelere göre çözümlenir, Kur’ani ahlak ve adalet göz ardı edilirdi. Bugün de bizim mahallede bu gelenek devam ettirilmektedir. Kur’an’a yönelmek siyasi bir mücadeleye, tevhit ve adalet şuuruna yönelmek olarak sloganlara hapsedilmekte, uygulamada terazi şaşmaktadır. “Fikri ve siyasi çizgisini, hedeflerini ve yöntemini Kuran bütünlüğü içinde netleştirmemiş bir direniş tüm İslamilik iddiasına rağmen önemli zaaf ve eksiklikler taşır.”3 Muharref kültürün üzerimize bocalanmış kirlilikleriyle fululaşan resme kim itiraz edecek? Netliklerimiz ne kadar parlak?

Topluluğun önündeki adamlar göz göre göre “Ben varsam her şey var. Ben en iyisini bilirim. Ben konuşurum. Son sözü ben söylerim. Benim orada mutlaka olmam lazım. Bensiz oluşum hamdır.” vb. argümanlarla bu geleneksel hastalıkları sürdürmektedirler. Bu hastalıklı zihni yapı zaman içerisinde cemaatleri, toplulukları, arkadaşlıkları olumsuz etkilemekte; bunun sonucunda insanlar bireyselleşmekte, mücadeleden vazgeçip dünyevileşebilmektedirler.

Yarın çok geç olmadan, kitleler kervana katılmadan, küçük topluluklar olarak, Kur’an neslinin oluşumunun bu ilk aşamalarında hastalıkları aşmanın yolunu bulalım. Tek adamlıklardan, kolektif düşünce ve eylemselliklere, birlikte yaşayabilme ve birbirimizin hakkını gözeterek yola devam edebilme kültürünü oluşturmaya yönelelim. Çünkü kitleler akın akın gelmeye başladıktan sonra, bu kültürün oluşturulması zaten mümkün olamayacaktır.

Aksi hal devam ettiği sürece, kütle büyüyecek ama içerik küçülecektir. İç işleyişte adaletsizliklere, haksızlıklara dur denilmediği sürece yapı hastalıklı tipler yetiştirecektir. Dünkü mücahitler zamanla müteahhit olmaya, para götürmenin derdine düşmeye, kardeşinin ayağına çelme takmaya, makam mevki peşinde koşmaya özen göstereceklerdir. Allah günleri aramızda dolandırmaktadır.

Kur’an topluluğunun oluşumu kaygısını güden bugünkü bir avuç insan, ekmeği paylaşırken Müslüman kardeşini kendi nefsinden üstün tutmadıkça, öne çıkanlar adaleti kendi nefsine yontma hastalığından kurtulmadıkça, benden önce kardeşim de var düşüncesini akıllarının ücra köşelerinde tuttukça gelecek de eleştirdiğimiz hali hazırdaki örneklerden farklı olmayacaktır.

Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.4

 

Dipnotlar:

1- İslami Kimlik İlkeler ve Hareket Toplu Çalışma Ekin Yayınları 4. baskı Mayıs 2006 s.118

2- Yalçın Soner Hürriyet 28 Eylül 2008

3- İslami Kimlik İlkeler ve Hareket Toplu Çalışma Ekin Yayınları 4. baskı Mayıs 2006 s. 28

4- Nisa 135

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim