1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. İlköğretimde başörtüsü bal gibi olur!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

İlköğretimde başörtüsü bal gibi olur!

A+A-

Hani, bazen “içinden çıkamadığımız”, uzun uzun kafa yormamıza rağmen bir türlü “çözüm” bulamadığımız, ağırlığını kaldıramadığımız “sorun”lar olduğunda; “Bu terazi, bu sıkleti çekmez” deriz ya... Hani, sokaklarda veya caddelerde “küçük nakliye araçları” görürüz de, o “kamyonet”lerin kasasının bir kenarında; “İstiab haddi 1750 kilo veya 3000 kilo” yazar ya, o zaman anlarız ya; “Bu kamyonet daha ağır bir yük taşıyamaz!”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, şu an, tam bu noktada... Tartışmaları daha fazla kaldıramadı ve sonunda patladı... Önceki gün gittiği Türkmenistan’dan dönerken, yine “başörtüsü” konusu sorulunca; “Bıktım” demiş, “bu konunun konuşulmasından artık bıktım!”

Ve son noktayı koymuş:

“Bırakın, herkesi serbest bırakın!.. Herkes, ne düşünüyorsa konuşsun... Ne istiyorsa yazsın!.. Ne istiyorsa giysin.

Zaten bu konu üniversitelerle ilgili bir konu... Üniversitelerin dışında herhangi bir tartışma yok... Yani bunu tekrar tekrar gündeme getirmenin bir anlamı yok.”

TARTIŞANLARIN AMACI NE?

Peki, bu olayı tekrar tekrar gündeme getirenlerin “amaç”ları ne?.. “Başörtüsü sorunu”nun bir an önce çözülmesini mi istiyorlar, yoksa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ı birbirine “kapıştırmayı” mı?..

Ben, “gazeteci”lerin, bu konularda pek de “masum” olduklarını düşünmüyorum... İçlerinde; olaya “haber şehveti” ile balıklama atlayanlar mutlaka vardır... Ama, büyük bir bölümünün, “kriz çıkarmak” ve olayın muhataplarını “kapıştırmak” gayreti güttüğünden hiçbir şüphem yok!..

Cumhurbaşkanı ve Başbakan “birbirlerine girsinler” ki; aralarındaki “uyum” bozulsun... Çünkü, böyle bir uyumsuzluk; “tavan”dan “taban”a doğru yayılır ve “fitne” büyür... O zaman, “bütünlüğü parçalamak” kolay olur!..

Şahsen ben, bu konuda “soruna çözüm aramak”tan ziyade, “psikolojik harp teknikleri”nin uygulandığını düşünüyorum.

Nitekim, sonunda Abdullah Gül’ü “patlama” noktasına getirdiler!..

HAYRÜNNİSA HANIM’IN O SÖZÜ

Ancak, kabul etmek gerekir ki;

Bu olay, “kendiliğinden” ve “birdenbire” gelmedi gündeme...

Hayrünnisa Hanım, Londra’da iken, kendisine “öğrenci”lerce sorulan “ilkokulda başörtüsü olur mu?” şeklindeki bir soruya, şu cevabı vermişti:

“Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa, biz bunu da ortadan kaldıracağız... İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir.”

Hayrünnisa Hanım’ın ağzından çıkan bu sözler, 9 Kasım tarihli gazetelerin “manşet”lerine taşındı... Kimi, “ilkokulda başörtüsüne karşıyım” ifadesini, kimi de “ilkokulda türban cehalet” ifadelerini öne çıkardı!..

Ve tartışma başladı!..

Aynı soru, ilk önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e soruldu... O da, “Eşimin sözlerine katılıyorum” cevabı verince, bu defa Başbakan Tayyip Erdoğan’a uzatıldı mikrofonlar!..

Erdoğan, “çözüm” için seçim sonrasında geniş bi mutabakatla yapılacak “yeni anayasa”yı çok önemsediğini belirterek; “Halkımızla bütünleşmek suretiyle, inşaallah bu sorunları netliğe kavuşturmanın mücadelesini vereceğiz” dedi ve ekledi:

“Özgürlüklere inancım çok farklı.”

Yani, ilköğretimde başörtüsüne “olur” demedi... Ama, “olmaz” da demedi!..

YASAKÇILIĞA HAYIR!

İşte bundan sonradır ki;

“Yazarlar” girdi devreye...

Başladılar “yorum”lar yapmaya...

Bugün’den Ahmet Taşgetiren, haklı olarak “Hayrünnisa Hanım’ı eleştiren” bir yazı kaleme alıp, dedi ki;

¥ “Hanımefendi’nin bu tartışmaya bu şekilde gireceğine ve yasakçı bir tavır alacağına inanmıyorum.”

¥ “İlke olarak, devletin çocuğu ana-babadan daha çok sahiplenmesi anlamına gelen yaklaşımlar kabul edilemez. Hanımefendi’nin kendileri de resmi rüşt yaşının altında başlarını örtmüşler. Bu işlerde susmak bazen konuşmaktan daha hayırlı olabilir, hele cehalet ifadesi, hiç hoş ve bilgilice kaçmıyor!”

Taşgetiren, özellikle “cehalet” kelimesinin, “son derece incitici ve kırıcı” olduğunu ifade etti ki, kendisine aynen katılıyorum... Gerçekten de; bu söz, Hayrünnisa Hanım’a “hiç yakışmadı!”

Çünkü, kendisinin;

“Çocukları okula kavuşturmak” için ne büyük çabalar harcadığını yakınen biliyor ve çabalarını takdirle karşılıyorum.

Böyle bir “Hanımefendi”nin, çocuklarını “başörtülü” olarak okula gönderme isteğini “cehalet” olarak görmesini, doğrusu çok yadırgadım!..

Bırakın “okusun” çocuklar!..

KARARI AİLE VERMİYOR MU?

Bırakın, “anne ve babalarının kontrolünde” olsunlar!..

Onların “isim”leri için karar veren “anne-baba” değil mi?..

Okul yönetimleri, “okul dışı geziler”de veya “piknik”lerde, herhangi bir risk ihtimaline karşı “anne-babadan onay” almıyor mu?..

“İlköğretim”de okuyan bir çocuğun, aynı zamanda; “Bale, müzik, dans veya spor kursu” almasına karar veren “anne-babalar” değil mi?..

Peki, tüm bunlara karar veren anne-babalar, çocuklarının “hangi kıyafetle” okula gideceğine karar veremez mi?..

Ne yani;

Tüm bunlara “anne-baba” karar veremez de, “devlet” mi karar verir?.. Bir çocuğun üzerine “anne-baba” mı titrer, yoksa “devlet” mi?.. Ona en çok kim “sahip” çıkar?..

“Anne-baba” mı, “devlet” mi?..

ALEVî BABA’NIN SAVAŞI!

Hadi, hepsini bir tarafa bırakalım ve şu “Din dersi” meselesine gelelim.

Herhalde hatırlarsınız;

“Hasan Zengin adlı bir “Alevi” vatandaş, kızı Eylem Zengin’in, okuldaki “Din Dersi”ne katılmasını istemediğini, bu derslerde “Sünni gelenekler”in öğretildiğini ileri sürdü...

Yerel mahkemelerden istediği sonucu alamayan Hasan Zengin, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı... 2004 yılında açılan dâvânın duruşması 3 Ekim 2006 tarihinde Strasbourg’ta yapıldı ve karar 10 Ekim 2007 tarihinde açıklandı.

Kararda özetle denildi ki;

“İlköğretimde zorunlu din dersi eğitimi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin inanç ve eğitim haklarıyla ilgili maddelerine aykırıdır!”

Bu karar, o günlerde; “AİHM, din dersine karşı” şeklinde yorumlanmıştı ama madalyonun bir de öteki yüzü vardı.

AİHM, diyordu ki; “Din dersi, ailelerin istekleri doğrultusunda verilmelidir.”

Yani, “Türkiye’ye söylenen” şuydu:

“Bırakın, aileler karar versin!”

Peki o zaman sormaz mıyız;

Bir “Alevî” öğrencinin “din dersi” alıp-alamayacağına veya “nasıl” alması gerektiğine “ailesi” karar verebiliyorsa, başka bir öğrencinin de “başı örtülü” veya “başı açık” olarak okumasına niye “ailesi” karar veremesin?!?

Madem “din dersi”ne aile karar verecek, o halde bırakın “başörtüsü”ne de aile karar versin?..

“Haydi Kızlar Okula” kampanyasındaki hedef, “kız çocuklarının okumasını” sağlamak ise, bırakın, “nasıl” okurlarsa okusunlar!..

Öyle sanıyorum ki; bu yazdıklarıma Hayrünnisa Hanım da katılacaktır... Ama o “talihsiz söz” ağzından kaçmıştır bir defa!.

Aynı soruyu, şimdi sorsalar, kesinlikle aynı cevabı vermez!..

Sayın Abdullah Gül’ün sözlerinden ben bunu çıkardım..

=============

Kurban’ın “tatil”ini kim sever, kimler sevmez?

Hemen herkes, bir şeyin “farklı bir taraf”ını sever... Kimi “kadayıf”ın “kaymaklı”sını, kimi “dondurma”nın “sade”sini sever... Mesela ben; “kuru fasulye”nin “yeşil biberli”sini, “bol soğanlı”sını, ya da eğer mümkünse “pastırma”lısını severim.

Nihayetinde, “laikçi”ler de bir “insan” oldukları için, onların da “farklı hazları” olabilir...

Meselâ ben, “Kurban Bayramı”nda bir “kurbanlık” alıp kesmeyi, etini “fakir-fukara”’ya dağıttıktan sonra, geri kalanından “kavurma” yapıp yemeyi severim.

“Laikçi”nin böyle bir “haz” duygusu yoktur... O, hemen her gün “pirzola-biftek” yer de, “kurban” kesmeyi “vahşet” sayar... “Kan akıtmak”tan hoşlanmaz ama, Avrupa’nın “kan”dan yaptığı “sucuk”lara bayılır!..

Ve bir de;

“Kurban”ın “tatil”ini çok sever!..

Daha “Kurban Bayramı” gelmeden, “tur operatörleri”ni arar, “rezervasyon” yaptırır!..

Bu yıl da öyle olmuş!..

Kurban Bayramı’nda “9 gün tatil” olacağını duyan 100 bin civarında Türk vatandaşı, “yurtdışı” için rezervasyon yaptırmış!..

“Haftalar öncesi”nden “tüm tatil yerleri”ni satın alıp kapatan “tur operatörleri”, bu aşırı ilgiye şaşırmışlar!..

“Tatilciler”in ilk tercih ettiği yerler de; İtalya, İspanya, Prag ve Dubrovnik olmuş!.. Tabiî, Mısır ve Kenya da “gözde tatil bölgeleri” arasındaymış!..

Dedik ya;

Bizim “laikçi”lerin “kurban”la araları yoktur, ama “tatil”ini çok severler!..

Sorsanız, şöyle cevap verirler;

“Ben, Kurban’ın tatilini severim!”

POLİS TATİL SEVMEZ!

Soruyu, “laikçi”lere değil de, meselâ “polis”lere sorarsanız, alacağınız cevap; “Ramazan’ın da, Kurban’ın da tatilini hiç sevmiyorum” olacaktır!..

Peki, niye?..

Çünkü efendim; Ramazan ve Kurban Bayramları demek, “polis memurları” için “fazla mesai” demektir!.. Hem de, “mesai ücreti” almadan yaptıkları “fazla mesai!”

Müdürleri veya amirleri, onlara “kuru bir teşekkür” yaparlar, hepsi o kadar!..

Diyeceksiniz ki;

“İşi bu!.. Elbette yapacak!”

Çok doğru, işi o!.. Ama, “diğer memurlar” fazla mesai yapıp, “fazla mesai ücreti” alırlarken, “polis”lerin bu haktan mahrum bırakılmaları “adalet” midir?..

Ne olur yani;

Diğer memurlara “fazla mesai ücreti” ödenirken, onlara da “üç kuruş” ödense fena mı olur?.. En azından, “parasını aldığı” için sesini çıkarmaz!..

Geçenlerde, “13 yıllık bir polis memuru” ile konuşuyordum... “Tam 26 bayram yaşadım” deyip, ekliyordu:

“Sadece bir tek bayramda anamın-babamın elini öpüp, eşi-dostu ziyarete gidebildim... Ama, eşimi-çocuklarımı yanıma alıp da, kayınvalidem ve kayınpederimin ellerini öpmeye gidemedim!..

Tamam, işimiz bu!.. Ama diğer memurların da işi değil mi?.. Onlar tatil yaparken, mesaiye kalıp çalışanlar fazla mesai ücreti alırken, bize yapılan muamele Hak’tan reva mı?!?”

“Haklısınız” deyip, kapattım mevzuyu... Gerçekten de haklı değiller mi?..

Ne yani;

Onlar “üvey evlat” mı?..

Başa dönecek olursak;

Hemen herkes, “Kurban Bayramı”nın bir tarafını sever... Kimi “bayramlaşma”sını, kimi “paylaşma”sını, kimi “kavurma”sını, kimi de “tatil”ini sever!..

Ama “polis”ler;

“Tatil”ini hiç sevmezler!..

Çünkü onlar için tatil,

“Ücretsiz fazla mesai” demektir!..

===============

İlla bir “kelle” istiyorlar!

Adam o kadar “acıkmış” ki, açlıktan gözleri kararmış... Tezgâhtaki “sabun kalıbı”nı bile “peynir kalıbı” olarak görüp, almış ve başlamış ısırmaya... Sabun bu; ısırdıkça, köpürüyor...

Adam “aç” ya, şöyle demiş;

“Hapursan da yiyeceğim, köpürsen de!”

Kartel medyası da bu durumda...

“Oktay Ekşi’nin istifası”ndan sonra gözleri öyle bir karardı ki, “kelle istemeye” başladılar!..

Madem “Ekşi’nin kellesi” gitti, şimdi bu taraftan da bir “kelle” istiyorlar... İllâ birinin kellesini yiyecekler!..

Biliyorsunuz, ilk önce “benim kellemi” istediler... Hem de “11 yıl önceki bir yazımı” gündeme getirerek!.. Ama, “kara bir kaya”ya tosladıklarını görünce, Engin Ardıç’a yöneldiler... O da; “Benim etim sert, başka kapıya!” deyince, “kelle avı”na çıktılar...

Acaba, Kılıçdaroğlu’nu “dansöz” olarak çizen Salih Memecan açlıklarını giderir miydi?.. Ama, o da; “dansöz kedi” karikatürüyle “hodri meydan” deyince, Şamil Tayyar girdi devreye... “En iyisi benim kelleyi alın; ben de huzura ereyim, siz de” dedi...

Beğenirler, beğenmezler bilmiyorum... Ama “kuyruk acılarını” dindirmek için, bir “kelle” almaya kararlılar...

Çünkü, açlıktan, gözleri fena halde kararmış durumda!..

YENİ AKİT

YAZIYA YORUM KAT