1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. İlahî adâlet ve merhametin bizler aracığıyla gösterilmesine liyakatimiz
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

İlahî adâlet ve merhametin bizler aracığıyla gösterilmesine liyakatimiz

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Önce bir  temenni ve bir-iki hatırlatma:

1- Günlük siyaset mi inançlarımıza yön verecek, yoksa inançlarımız mı günlük siyasete?

Ramazan bizi sadece bedenen değil, manen, ruhen de terbiye etmek, irademizi güçlendirmek içindir de.. Her ne kadar, Ramazan’ın bizi bedenen terbiye etmesine pek fırsat vermesek de; hiç değilse manen terbiye etmesine müsaade etsek ve fırsat versek..

BDP’nin nasıl bir siyasî hedef güttüğü, aşağı yukarı biliniyor..

Ama, her ne olursa olsun, müslüman halkımızın içinden küçümsenmiyecek bir kısım da onlara destek veriyor.. O müslüman kitleler onlara niçin ve nasıl destek veriyor diye sorulabilir, ama, bu sual, diğer partilere verilen halk desteğinin sebebi hakkında da gündeme getirilebilir.. Halkımız  mevcud sistem  ve çerçeve içinde diğerlerine nasıl tarafdarlık yapıyorsa, BDP konusunda da öyle bir tercih yapıyordur..

Medyaya yansıyan ve yalanlanmayan haberlerden anlaşıldığına göre..

AK Parti ile CHP, Ramazan Bayramı sırasında, partiler arasında karşılıklı tebrikleşmelere gidilmesi şeklindeki geleneğe bir takım sınırlamalar getirmişler ve BDP’yle bayramlaşmıyacaklarını açıklamışlar..

İktidar partisi ile, ana muhalefet partisi böylesine katı bir dışlama siyaseti takib ederlerse; bu konuda MHP’nin de onlardan geri kalmıyacağını tahmin edebiliriz..

Burada sormak gerekir..

BDP  kadrolarında bize çok aykırı ve ters gelen kimseler vardır da, ötekilerde yığınla yok mudur ve onlar pir’u pâk mıdır?

Ve hele de Tayyîb Bey’e bir soru: ‘İnançlarımız mı günlük siyasetimize de yön vermelidir; yoksa, günlük siyasetlerimiz mi inançlarımızı şekillendirmelidir?

O halde, nasıl olur da,  ‘BDP’yle bayramlaşmıyacağız..’ denilebilir?

Tam tersine, başka zamanlarda, başka konularda görüşmeseniz bile, size bayramlaşma için gelen herkese kapılarınızı açık tutmalı değil misiniz?

Öyle bir yakınlaşma, bayramlaşma, velev, soğuk bile olsa, inancın vazgeçilmez bir yaptırımı olarak, bizleri kinlerimizden, hınçlarımızdan geri adım attıramaz mı?

O halde Tayyîb Erdoğan bayramlaşmaya getirilmek istenen bu gibi sınırlamaları lağvettiklerini AK Parti Genel Başkanı olarak açıklamalı ve dostça davranmadıklarına inandıkları arasından,  kendisine inanç temelinde yakınlık göstermek isteyenlere el uzatmaktan geri durmamalıdır..

Aksi halde, siz iktidar partisi olarak ve ötekiler de muhalefet partileri olarak, hınçlarınızı BDP’yi daha bir dışlamak yolunda gösterirseniz, bu sadece o partinin değil, o partiye oy veren milyonlarca insanın da onlarla daha bir perçinlenmesine ve yaranın derinleşmesine ve psikolojik açıdan daha bir kinlenmelerine vesile olmaktan başka ne gibi bir netice verecektir ?

‘Sen iyilerden başkasını kabul etmezsen ey kerem sahibi, ötekiler nerelere-kimlere gitsin?’

*

2- Medya mensubları duyarlılıklarını yitirdiler mi?  Açıklanan ses kaydında, (em.) Org.Koşaner, kendisine isnad olunan ses kaydının ‘noktası, virgülünü kadar arkasında olduğunu’ belirtiyor..

Emrindeki gücü motive etmek için bu gibi konuşmaları yapmak gereğini duymuş, anlaşıldığına göre.. Ve sözlerinin de, bir ‘itiraf’ değil, bir ‘özeleştiri’ olduğunu belirtiyor.. Sözlerinin bir kısmı, evet, özeleştiri, bir oto-kritik olarak görülebilir, ama, o sözlerinin içinde nice suçları işlediklerine dair itiraflar da yok mu? Bizzat kendisi, o sözleri bir daha dinlesin, o zaman görür, ne kadar itiraf ve ne kadar özeleştiri olduğunu.. Ve başka birileri böyle itiraflarda bulunsalardı, savcılar derhal bunu bir suç duyurusu olarak algılayıp harekete geçmezler miydi? Çünkü, o konuşmanın içinde yığınla suç itirafları da bulunuyor..

Koşaner, o ses kaydında, gazeteciler için de ‘Bunlar bir haber yapmak için analarını bile satarlar..’ deyimini kullanmıştı.. Şimdi onu da kabul ve te’vil ediyor, onu hakaret kasdı ile söylemediğini, maksadı aşan bir ifade olduğunu söylüyor..

Gazeteci milleti, aynı sözü meselâ kendilerinin karşı oldukları bir politikacı söyleseydi, ona nasıl da saldırırlardı.. Ama, bu kez, pek tepki vermediler..

Burada, düşünülmesi gereken bir soruyu, tersinden şöyle sormak gerekiyor: Sözgelimi, birileri de, TSK mensublarına öyle bir şey söyleseydi, n’olurdu, Koşaner aynı tepkiyi mi verirdi? Yoksa, hemen dâvalar açmak için mi koşuşurlardı?  

Hatırlanmalı ki, bırakalım, öylesine ağır bir ifadeyi; yıllarca önce Vakit gazetesinde, içinde, ‘onbaşı bile olamıyacak kimselerin general olduğu bir ülke’  diye bir cümlenin bulunduğu bir yazı yayınlanmıştı da, TSK’daki hemen bütün generaller, 312 general, mezkur gazete aleyhinde, hakarete uğradıkları gerekçesiyle tazminat davası açmışlar ve başlangıç mahkemesi, bir tuhaf mantıkla, ağır milyarlarca liralık bir tazminata karar vermişti..

Ve herhalde, o generallerin arasında Koşaner de vardı..

Ama, şimdi, kendisi, gazeteciler için ağır hakaret mânası taşıyan bir sözü kullanıyor ve bunu te’vil etmeye çalışıyor..

Şimdi, gazetecilerin herbirisi de bu em. orgeneral aleyhinde dâva açsalar, o zaman olsun, . Koşaner,  kendisinin basit bir cümle için nasıl hareket ettiğini düşünüp de bir ‘özeleştiri’ daha verir mi dersiniz?

*

3- Hak, kimin ise, sahibine idae edilmelidir: Dinî eqalliyete, azlıklara aid ve M. Kemal zamanında 1936’da, laik TC. rejimi tarafından  el konulmuş bulunan her türlü gayrimenkul emvalin sahiblerine iadesine karar vermiş, Hükûmet..

Bu son derece önemli bir karar ve yerinde.. Çünkü, savaşta bile, ancak kendisiyle savaşılan güçlerden ganimetler alınır, savaşın dışındaki sivil insanların malına, mülküne el konulamaz.  Savaş gereği, kaçınılmaz olarak bir işgal durumu veya elkoyma durumu olmuşsa, zararı karşılanır ve mülkün aslına yine dokunulamaz, o mülkler savaş sonrasında sahiblerine döndürülür..

Buna uluslararası hukuk diliyle ‘post -liminium hakkı’ denilir..

Yan, savaş dışındaki kişiler, hangi dinden olurlarsa olsunlar, onların mal-mülkünün özüne dokunulamaz ve onların hakları korunup iade olunur..

Bu bakımdan TC.’nin 75 yıl öncelerde almış olduğu bir büyük yanlışı giderilmiş oluyor ve gayrimuslimlerin hukuku iade ediliyor..

Alkışlanacak bir karar..

Çünkü, gayrimuslimlerin vakıflarına elkoymak hakkı yoktu; ama, zulmetti, şimdi o zulüm ve büyük yanlışlık gideriliyor..

Ammaaa..

Evet, amma.. Bundan sonra söyleyeceklerimiz, ‘müslümanlara zulmediliyor, öyleyse başkalarına da zulmedilsin..’ gibi bir mantık çarpıklığına düşmeden belirtelim ki, TC. rejimi son derece zengin olan İslam vakıflarına da elkoymuştur..

Ama, ‘Müslüman Vakıfları’ n’olacak?

Müslüman vakıflarının laik rejim tarafından yönetileceğine dair bir saçma taleb olmadığına göre..

Müslüman vakıfları üzerindeki kemalist-laik rejim tasallutu da sona erdirilmelidir..

Ki, o zengin vakıfların, tekparti diktatörlüğü döneminde, kemalist rejimin yandaşlarına nasıl peşkeş çekildiği, bir zengin ‘yeni sınıf’ oluşturulduğu, bir facia-destandır..

Evet, bu konuda yapılacak bir düzenleme için, henüz erken denilebilir; ama, özgürlük ve hakların tanınması ve hak sahiblerine iadesi, Tayyîb Erdoğan’ın bu son karar dolayısiyle yaptığı konuşmada belirttiği gibi bir bağışlama veya lûtuf değildir; bir hakkın tanınması ve bir haksızlığın, zulmün giderilmesi sözkonusudur..

Evet, müslümanlar da, İslam vakıfları üzerindeki laik tasallutun bütünüyle kaldırılmasını ve bu vakıfların asıl sahibi olan müslüman kuruluşlar veya cemaatler eliyle oluşturulacak müstakil/ bağımsız bir kurum eliyle yönetilmesi için bir kanunî düzenleme, geciktirilmeden gerçekleştirilmelidir..

*

4- Allah rızası için cinayet!  Hele de Pakistan ve Irak’da son yıllarda, ikide bir camilere yapılan bombalı saldırılarda onlarca insan, üstelik ibadet halindeyken katlediliyor..

Sadece İslam mabedleri değil, diğer dinlerini mabedlerinin, Sinagog ve Kilise’lerin de Kur’an’da, ‘içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mâbedler..’ olarak tekrîm ile, saygı ile anıldığını hatırlayalım..

Son olarak 28 Ağustos günü, Bağdad’da, tekrarlanmış bulunuyor..

İlk belirlemelere göre, 40’dan fazla müslüman hayatını kaybediyor, yüzlerce de yaralı..

Ajanslar, saldırıya uğrayanın bir sünnî camii olduğunu belirtiyor..

Üzerinde durulması gereken asıl nokta da burası..

Ne demek, sünnî camii, şiî camii veya mescidi..

Mescidler, Allah’ın Evi olarak nitelenir..

Bunun şiîsi-sünnîsi olur mu? (Anadolu’da, câmi veya mescîd dememek için illâ da cemevi diye tutturmak isteyen bazı alevî gruplarına hatırlatılır ki, dünyanın başka yerlerindeki alevîler,  / şiîler mescîd ve câmi terimlerini kullanmakta ve orada semah gibi bir takım folklorik gösteriler yapmayıp namaz kılmaktadırlar..) Ayrıca, Anadolu’da bazı şehirlerde, göçlerle oluşan grupların yaşadığı hemşehrilik veya diğer yakınlık bağları gibi etkenlerle bir araya gelmiş insanların çoğunlukta olduğu semtlerde yapılan mescidlerin-câmilerin ‘muhacirler camii, lazlar camii, çerkezler camii..’ gibi isimlendirmelerle anılması, câmiin, mescidin ruhuna ne kadar aykırı? Ya da, Batı Avrupa ülkelerinde hemen her yerde görüldüğü üzere, ‘Arab camii, Türk camii, Kürd Camii, Boşnaklar, Pakistanlılar veya İranlılar camii, Afrikalılar camii’ gibi ayırımlarla karşılaşıyoruz.. Halbuki, hangi câmiden, kim, bir müslümanı, kavmine veya mezhebine göre kovabilir?

Halbuki, bütün mescidler, camiler müslümanların ortak ibadet mekanlarıdır..

Ve mâbedlerin dokunulmazlığı İslam’ın açık bir hükmü iken, bu mekanlara bombalarla saldırıp, ibadet eden insanları kitleler halinde katletmenin mantığını anlamak mümkün müdür?

Birkaç ay önce, bu konudaki bir yazıma yorum yazan, gözünü hırs ve kin bürümüş bir fanatik kişi, ‘saldırıya uğrayan camilerin sadece ... câmi ve mescidleri olduğunu nasıl görmüyorsunuz..  Mazlum olanlar sadece biziz.. Biz asla saldırmayız..’ diyordu..

Hangi mescidin kim tarafından saldırıya uğradığının çetelesini tutmadığım için, susmuştum.. Ama, alınız size taze bir örnek, onun iddialarının tersi de örneklerden bir diğeri daha..

Burada söylenmesi gereken asıl söz ise, herhalde şu olmalıdır: Mescidleri, falan etnik veya mezhebî grubun mescidi diye ayırmayalım Allah rızâsı için..  Ve bu gibi isimlendirmelerden kaçınalım ve inadına, başka etnik grupların veya mezheblerin bağlılarına nisbet olunan mescidlere ısrarla ve inadla gitmeye bakalım..

Belki o zaman, belirli bir tarafı zarara uğratmak gibi bu çılgınca eylemlerde bir azalma olabilir..

*

Siyah Afrika’da, beyaz insanları utandıran açlık tabloları, ve..

Ve.. Ramazan’ın sonuna geldiğimiz bu günlerde..Ramazan’ın bize kazandırdığı olumlu değerleri geleceğe taşımak ve Allah’ın bütün yarattıklarına merhametle yaklaşmak, onlara adâletle davranmak gereğini inşaallah daha bir geliştirmiş oluruz..

Bu son aylarda, 7-8 milyonluk Somali’de yaşanan ve 3 milyon kadar insanın karşı karşıya bulunduğu kuraklık, kıtlık, işsavaş ve açlık felaketine karşı, onlar sadece müslüman olduğu için değil, insan olarak, Allah’ın yarattığı  ve acı bir kaderle karşı karşıya bulunan toplum oldukları için, onlara karşı bir insan olarak, müslüman olarak vazifemizi, sorumluluk ve mükelelfiyetlerimizi daha bir düşünmeliyiz.. Evet, Somali’nin müslüman halkı,  emperyalizm denilen bir cehennemî canavarın, bu ülkenin her nesi varsa onları yutmasının da ağır bedelini ödüyor, ama, haydi 20 yıldır devam eden iç-savaşı durdurmak için kendilerinin gücü yetmedi; pekiy, dünya müslümanları bu korkunç iç-savaşı sona erdirmek için bir şeyler yapamaz mıydılar?

Yazık ki, yapamadılar.. Ve bugün milyonlarca insan tam bir perişanlık ve korkunç bir açlık içinde kıvranıyor, kavruluyor..

*

Merhûm Âkif’in Safahat’ında Dirvas adında bir şiir vardır..

Benî Umeyye (Emevîler) zamanında, Şam diyarında korkunç bir kuraklık ve kıtlık olur..

Bu durum aylarca değil, yıllarca sürer.. Ahalinin önde gelenleri , durumlarını Emevî Sultanı Hişâm’a anlatmak için, ‘Mâdem ki şuyûhuyuz (şeyhleriyiz, önderleriyiz) bu halkın,/ Kalkın gidelim, Hişâm’a , kalkın../ Bir duysa Halifemiz bu hali, / Var merhamet etmek ihtimali../  Hiç aksakalıyla bir alay pîr, / Eyler de Emîr’e hali tasvir../ Görmez mi o, halkı, rahme (merhamete) şâyan?/ Sultansa  da taş değil ya, insan!.’ diye harakete geçerler..

Amma, Dirvas isimli çocuğun da aralarında olmasını isterler.. Çünkü, bu çocuk müthiş bir talâkat sahibidir, yüksek derecede bir konuşma -anlatma kabiliyetine sahibdir..

Ve giderler Şâm’a..  Çıkarlar huzûr-u Hişâm’a..

Ve Dirvas bir selam cümlesinden sonra derhal faciayı anlatmaya başlar.. Hişâm, o kadar yaşlı kişiler varken, çocuğun konuşmaya başlamasından rahatsız olur, ama, Dirvas onu susturur, ‘Yaş, zekânın ölçüsü müdür?’ diye..

Yaşanan faciayı bütün dehşetiyle gözler önüne serer.. Ve sonra asıl söze gelir:

‘Görmekteyiz ki ey Emîr-i âdil.. /- İnkarı bunun, değil ya kaabil..-/ Yok sendeki ihtişâma pâyân.. / Bizlerse, alay alay sefilân../ Bir yanda demek ki fazla var, çoook../ Hayfâ (yazıklar) ki, öbür taraf tarafta hiç yok!../ Öyleyse biraz tevazün (denge) ister../ Evvel beni dinle, sonra hak ver.. /Nereden buldun bu ihtişâmı? / Halkın mı, senin mi, Hâlîq’ın mı? / Allah’ın ise eğer bu servet../ Bizler de onun kuluyken, elbet/ Bir pay talebinde hakkımız var../ insâf olamaz bu hakkı inkar../ Halkınsa şu bî-nihayet emvâl (sonsuz mülkler, zenginlikler); / Ver, etme hukuk-u gayr’ı pâmâl, (başkalarının hukukunu ayaklar altına atma, ) / Yok; böyle de olmayıp da kendi/ Mâlin ise -çünkü fazla- şimdi, / Vi-vâyelere (yoksullara, sefillere) tasadduq eyle (sadaqa ver),/ Dördüncüsü varsa, haydi söyle!..’

Evet, benzer sorgulamayı herbirimiz de kendimize yapmalı değil miyiz, hep.. Sadece varlıklıları görüp onlar gibi zengin olmak yarışına girmek yerine, sahib olduğumuz dünya nimetlerini bizim sahib olduklarımızı hayal bile edemiyenlerle paylaşmak ve Allah’ın yarattıklarına, kullarına adâlet ve merhametle yaklaşmak..

Somali, bugün bunun bugün en bâriz  ve çarpıcı örneği..

20 yıl öncelerde başka ülkelere tahıl ürünlerini ihraç eden, 640 bin km. büyüklüğünde ve 7-8 milyonluk nüfuslu bu orta/doğu Afrika ülkesi, Muhammed Ziyad Barre’nin diktatörlüğünün devrilmesi ve sonra Muhammed Aidit liderliğindeki kabile ile, Barre’nin ve öteki kabilelerin iktidar kavgaları içinde yana yana kavruldu ve bugüne gelindi..  Tabloya bir de kuraklık eklenince, facia, daha bir tahammül edilemez hale geldi.. Bugün, bu ülke korkunç bir açlık içinde kıvranıyor.. Ve müslüman dünyası büyük çapta, bu açlık karşısında duyarsız.. emperyalist dünyayı suçlamaya gerek yok.. Çünkü, onlar tam da kendi tıynetlerinin gereğince davrandılar  ve davranıyorlar..

(Tayyîb Erdoğan’ın bu konuda başlattığı kampanya, ülkemiz çapında 400 milyon liraya yaklaşan bir bağış toplanmasıyla devam etmektedir.. Bazıları her ne kadar, Erdoğan’ı, siyasî rant elde etmek için öyle davranıyor diye suçlasa da, bu hayırlı çaba, desteklenmelidir..

Ne yazık ki, müslüman coğrafyalarındaki nice zenginler var ki, bu faciadan haberleri bile yok gibi davranıyorlar..

Geçen gün, bir İran gazetesinde, Erdoğan ve refikasının Somali gezisi, bir sahife halinde verilmişti.. Haberin altına yazılan yüzlerce yorumdan sadece 3-4 tanesi, Erdoğan’ın hareketini show olarak niteliyordu..  Diğerleri ise, ‘aferin’ diyor ve gözlerinin yaşla dolduğunu, onun örnek ve duyarlı bir müslüman devlet adamı gibi davrandığını belirtiyor ve ‘Bizimkiler nerede?’ diyorlardı. -Gerçi, İran da bu konuda bir kampanya başlattı, ama, henüz yetersiz.. Öteki müslüman toplumlarında, hele de Suûd rejimi ve öteki petro-dolar şeyhlerinde ise, bu konuda hiç bir hareket yok.. onlar yüzmilyarlarca dolar vererek nasıl kullanacaklarını bile bilemedikleri en gelişmiş silahları almakla meşguller, kendi saltanatlarını korumak için..)

*

Khalîl Jibran, Suriye- Lübnan’lı, hristiyan bir arab.. 1930’larda vefat etmiş, eski bir Osmanlı vatandaşı.. İslam kültürüne de âşina olduğu için, başta ‘Ermiş’ ismiyle türkçeye de tercüme edilen İslam’dan aldığını hissettirdiği birçok tefekkür huzmeleri de görülür, eserlerinde..

‘Fırtınalar’ isimli eserinde kıtlık günlerinde yazdığını belirttiği bir yazısı, açlığın ne olduğunu anlatan çarpıcı örneklerden birisidir..

Buraya genişçe bir özetini alalım:

‘Gecenin Karanlığında..’

‘Gecenin karanlığında birbirimize sesleniyoruz..

Gecenin karanlığında, ölümün hayali ortamızda dikiliyorken çığlık atıyor, meded diliyoruz.. ölümün siyah kanatları üzerimize çadır kuruyor, korkunç eli ruhlarımızı cehenneme itiyor; alevli gözleniyse, uzaktaki şafağa dikiyor..

Gecenin karanlığında ölüm yürüyor ve biz de ardından korkarak, hıçkırarak yürüyoruz. Aramızda ne durmaya güç yetirebilen var, ne de turmaya dair bir ümidi olan..

Gecenin karanlığında ölüm yürüyor ve biz ona tâbi oluyoruz. Ne zaman, ölüm arkaya dönüyor, bizden bin kişi yolun kenarlarına düşüyor ve her düşen uyanmamacasına uykuya dalıyor.. Düşmeyenlerse, kendilerinin de kaçınılmaz olarak düşeceklerini ve uyuyanlarla birlikte uykuya dalacaklarını bilerek yürüyorlar.. Ölümse, hâlâ gözlerini uzaktaki şafağa dikerek yürümeye devam ediyor..

Gecenin karanlığında kardeş kardeşe, baba oğullarına, anne çocuklarına sesleniyor ve hepimiz açız, yorgunuz ve kıvranıyoruz acıdan.. ölümse acıkmıyor, susamıyor. Ruhlarımızı bedenlerimizi yutuyor, kanlarımızı gözyaşlarımızı içiyor, ama, ne doyuyor, ne kanıyor..

Gecenin ilk yarısında çocuk annesine, ‘Anneciğim, açım..’ diye sesleniyor.. Karşılık veriyor annesi: ‘Azıcık sabret sçocuğum..’

Gecenin ikinci yarısında çocuk tekrar, ‘Anneciğim açım, bana biraz ekmek ver..’ diye sesleniyor. Annesi karşılık veriyor: ’Yanımda ekmek yok, çocuğum..’ 

Gecenin üçüncü kısmında, ölüm anne ve çocuğuna uğruyor ve kanadıyla onlara vuruyor, yolun kenarında uykuya dalıyorlar..

Sabahleyin erkek yiyecek bir şey aramak için tarlalara gider.. Ne var ki, oralarda toprak ve taştan başka bir şey bulamaz..

Öğleyin, karısının ve çocuklarının yanına gücü tükenmiş ve elleri bomboş döner.. Akşam olunca, ölüm, erkeğe, karısına ve çocuklarına uğrar. (...)

Sabahleyin çiftçi, kulübesinden çıkar, annesinin ve kızkardeşinin ziynetlerinyle şehre gider, karşılığında birşeyler almak için.. İkindi vakti, yiyeceksiz ve ziynetsiz olarak köyüne döner ve annesinini ve kızkardeşini uyur vaziyette bulur.. Gözleriyle boşluğa bakmaktadır.. Kollarını göğe kaldırır ve sonra avcının vurduğu bir kuş gibi yere düşer.. (...)

Gecenin karanlığında -ki, gecenin karanlığının sonu yok- onları uyurken bulur, size sesleniyoruz, ey gündüzün aydınlığında yürüyenler, feryadımızı duyuyor musunuz?

Size elçi olarak ölülerimizin ruhlarını gönderdik.

Elçilerin söylediklerini anlayabildiniz mi? (...)

Bize ne olduğunu öğrenip, bizi kurtarmak için işe koyuldunuz mu?

Yoksa, kendinizi selamette, esenlikte bulup, ‘Aydınlıkta oturanlar karanlığın oğulları için ne yapabilirler ki? Ölülerini gömen ölüleri bırakalım, Allah’ın dediği olur..’ mu diyorsunuz..

Evet, Allah’ın dediği olur..

Ama, siz de ‘ALLAH’IN SİZE DİLEĞİNİ VE BİZE DE YARDIMINI YAPTIRTSIN DİYE BENLİKLERİNİZİ BULUNDUKLARI YERİN ÜSTÜNE YÜKSELTSEYDİNİZ YA!’ (...)’

***

Temenni edelim ki Ramazan, bu materyalist çağda, bize dünya nimetlerinin, âdilane şekilde dağıtılmasının formülünü öğretmiş, bizi hodgâmlıktan, bencillikten kurtarıp, başkalarının acılarıyla yanmak gibi bir digergâmlık duygusu kazandırmış olsun..

Bu duygular içinde, bütün mazlûmlarının, mahrumların, yoksulların âhının dindirilebileceği gerçek bayramlara ulaşmak ümidi ile, Ramazan Bayramı için tebriklerimi sunuyorum..  

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum