İktidar alanı balçıklaşınca

06.06.2012 08:57

Etyen Mahçupyan

Görünüş bazen fazlasıyla aldatıcı olabiliyor. Oyu yükselen, bürokrasi üzerindeki nüfuzunu artıran rakipsiz bir iktidarın sağlam temeller üzerinde durduğunu varsaymak çok doğal.

Ancak AKP geldiği yeri kaybetmekten o denli korkuyor ki, geldiği yerin sorumluluğunu taşımaktan çekiniyor. Uludere katliamı bu paralize olma halini daha da vahim hale getirdi, çünkü tam da Kürt meselesini 'PKK ile mücadele' rayına oturtmuşken gelen bu darbe, hükümetin söz konusu alanda hiçbir ilerleme sağlayamayacağını ima etti. O nedenle kabullenmek kolay olmadı ve gerçek bir özrün bile dilenememesine yol açan bir psikolojik tıkanmaya doğru gidildi.

Başbakan'ın son dönem argümanları bir yenilgiyi ifade ediyor. Uludere'de öldürülenlerin bombaya basmadıklarını söylerken, o insanların korucu olduklarını ve şimdiye dek onlarca mayın kurbanı verdiklerini unutmuş gözüküyor. Uludere cinayetinin yükünden kurtulmak üzere öne sürülenler, nihayette bu korucu kaçakçıların PKK'lı olarak sunulmak istendiğini ima ediyor. Belki ilerde AKP denetimi altında yazılacak bir resmi tarihte, 'aslında onlar PKK'ya hizmet eden vatan hainleriydi' ya da 'aslında onlar bizi öldürdü' türünden yaratıcı yorumlar okumak mümkün olur.

Başbakan'ın Pınarbaşı'nda patlatılan bomba ile ilgili söyledikleri de doğrusu hazin. Jandarmanın müdahalesi deyince ille de silahlı bir saldırı düşünülüyor, şüpheli bir aracı durdurma ve enterne etmenin başka bir yolu bilinmiyorsa oradaki devletin niteliği hakkında uzun boylu düşünmemize de gerek kalmıyor ve hükümetin 'totaliter' zihniyeti tescil ediliyor demektir.

Başa çıkılamayan ve siyaseten taşınamayan bu olaylar, AKP'nin iktidar alanının psikolojik açıdan balçıklaştığını ima ediyor. Görünen o ki başarının getirdiği aşırı özgüven bir noktadan sonra hiçbir başarısızlığı hazmedemeyecek ölçüde kibirli bir kurumsal ego yaratmış durumda. AKP'liler kendilerini her alanda başarıya mahkûm gibi algıladıkları ölçüde, yaptıkları her işin de sanki doğası gereği doğru olduğu vehmine kapılmış gözüküyorlar. O işlerin apaçık yanlış sonuç vermesi karşısında ise hırçınlaşıp, burnundan kıl aldırmama tavrı sergiliyorlar.

Ancak bu tavrın inandırıcılığı az... AKP'nin İslami tabanında rahatsızlık yaratmaması ihtimali yok. Dolayısıyla hükümetin İslamî kesimi konsolide edebilecek büyük kırılmalara ihtiyacı var. Herkesin bildiği üzere böyle bir kırılma genellikle laik hayat tarzının kötülüğünü ima eden kültürel konular sayesinde üretilebiliyor. Bu ihtiyaç da bizleri sezaryen ve kürtaj konusuna getiriyor...

Sezaryenle ilgili söylenenler esas olarak yanlış değil. Bu yöntemin bir para tuzağı haline geldiği bütün dünyanın konusu... Ayrıca sezaryen olunduğunda annenin yine sezaryene mahkûm olduğu ve genellikle ikiden fazla çocuk doğuramadığı da bir gerçek. Buna karşılık Başbakan'ın tüm aileler adına 'doğru' çocuk sahibi olma rakamını bilme iddiası ancak tebessümle karşılanabilir. Üstelik burada farklı algılara dayanan bir başka arka plan var: Acaba son yıllarda sezaryenin Kürt annelere uygulanma oranında bir yükselme oldu mu? Acaba bu uygulamanın bir devlet kararı olduğu söylenebilir mi? Eğer böyle bir eğilim söz konusu olduysa dindarlar bunu nasıl yorumlamalı?

Kürtaj meselesi ise daha da hazin... Eğitim meselesinde çocuğun devlete değil aileye ait olduğunu söyleyerek doğru tavır alan hükümet, şimdi çocuğun herhalde 'dindar aileye' ait olduğunu öne sürmek zorunda. Her şeyden önce kürtajı yasaklamanın insanları yeniden ilkel yollara sürükleyeceği ve ehliyetsiz kişilere para kazanma yolu açacağı açık. Tecavüze uğrayan, kendi rızası dışında hamile kalan kadınların ise köle statüsüne indirgeneceklerini öngörmek zor değil. Hiçbir kadının tercih imkânına sahip olduğunda kürtaj olmayacağı besbelliyken, bu yasaklamanın anlamı ne? Öngörülen yasanın kürtaj iznini hamileliğin ilk dört haftası için geçerli kılması ise gülünç... Çünkü bir kadının gerçekten hamile olup olmadığını anlaması için hiç olmazsa altı haftaya ihtiyacı var. Ancak daha da temelde hiçbir hükümetin uhdesinde olamayacak iki mesele var: Birincisi hayatın hangi noktada başladığı, ne zaman 'insan' olunduğudur ve bunun cevabı olmadığı gibi, hiçbir zaman da olmayacak. Çünkü bu felsefi bir konu ve eğer hayatın başlangıcını daha geriye alırsak, kürtajın değil asıl cinsel münasebetin yasaklanmasını ima eder. İkincisi kadının çocukla ilgili olarak taşıdığı sorumluluk ile bedeni üzerindeki hakkı arasındaki ilişkidir ki bunun da doğrusu yok ve hiçbir zaman olmayacak.

Bu tür konular felsefi ve konuyu daralttığınız oranda ideolojiktir. Dinler de dünyevi hayat karşısında ideolojik bir tutumu ima ettikleri oranda bu konuda bir görüşe sahip olabilir ama o görüş sadece dindarları, hatta sadece belirli bir dindarlık yorumuna sahip olanları bağlar. AKP görünen o ki boyundan büyük işlere girişmeye hevesli. Ama bu tür alanlar iktidarın zeminini balçıklaştırarak onu kolayca yutarlar ve geriye baktığınızda en güvendiğiniz seçmen kitlesini bile elinizde tutamadığınızı görürsünüz.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim