İki yargıç: Adalı ve Ertosun...

18.04.2010 00:54

Sibel Eraslan

Hafta içi beni cidden şaşırtan iki “yargıç”la karşılaştım...

Birisi yüz yüze; Anayasa Mahkemesi Yargıçlarından Prof. Sacid Adalı. Diğeri ise vicahen bir görüşme olmasa da risaleten diyebileceğim bir karşılaşmaydı HSYK üyesi Ali Suat Ertosun’un kaleme aldığı bir öyküsü üzerinden rastlaşma...
Resul Tosun ile Hilal TV’de bir süredir “Hasılı Kelam” adında haftalık bir program yapıyoruz. Geçen haftaki konuğumuzdu Sacid Adalı Bey. Biz onu yargıçlık görevi öncesinden de başarılı akademik performansı ve öğrencileriyle gerçekleştirdiği nice çalışmalardan takip ederdik. Daha sonra Anayasa Mahkemesi üyesi olunca, hocanın etrafındaki bu sivil büyülü hare, yerini bir tür mesafeye, yargısal objektivizm adına bir tür zorunlu yalıtılmışlığa terk etmişti. Neyse ki emeklilik günleri yetişti de hocanın zarif ve rindane kişiliğinden istifade etmek imkanı doğdu... Nitekim ellerinde rengarenk lalelerle girdi Adalı Hoca stüdyoya... Zaten Resul Tosun ile kararlaştırmıştık, hocaya siyasetle ilgili hiçbir soru sormayacaktık. Emirgan’dan, lalelerden başladı sohbet, şiirle, Bakü-İstanbul rasadında devam etti. Çıkışta Kadıköy’deki annesini ziyarete gidecekti Hoca. Kendisine eşlik edeceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yolda, hayattan, öğrencilerinden, İstanbul’dan bahsettik, kız kardeşim hocanın talebesidir, telefonla da olsa hocasıyla öğrencisini buluşturdum. İstanbul Beyefendisi diyebileceğim keyfiyetiyle, aksanı, dilindeki edebi revnak, kibar jestleriyle fevkalade etkileyiciydi Adalı... Hoca beni o kadar etkiledi ki, derhal ertesi günü annemi alıp Emirgan Korusu’na götürdüm. İyi de yapmışım. Annem bana korudaki Manolya ağacının öyküsünü anlattı, 1973 yılında bir fidan olarak ekilmiş bu ağaç şimdilerde dallarında billur gibi çiçeklerin açtığı tarihi bir tanık. “Ziyaret edelim şu ağacı” dedi annem. Ellerinden tutup götürdüm onu. 37 yıl öncesindeyse, o ellerimden tutarak götürmüş beni... Adalı Hoca, İstanbul’un anne demek olduğunu öğretmişti bana kısa yolculuğumuzda... Yıllar yılı kapısı önünde nice eylemler yapıp, hakkında nice imzalar topladığımız, çoğu zaman canımıza tak ettirmiş bir yüksek mahkemenin yargıcını sivil yüzüyle tanımak, görmek, hayatımın kayda değer tecrübelerinden birisi oldu...
Diğer karşılaşma ise feministlerin korkulu düşü halindeki yargıç Ali Suat Ertosun’la ilgili. Aslında kendisi hakkında bir yazı yazmamaya dair yemin olmasa da yemine yakın bir duruşum var benim de... “Sesleniş” adında bir gazete çıkıyor. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün yayın organı. Haberlerin yanı sıra mahkûmların mektupları, yazıları, sosyal faaliyetlerinden bahseder “Sesleniş”... Ali Suat Bey’in orada Şubat ayı içinde yayımlanmış “Geçmiş-Gelecek” adlı öyküsüydü beni altüst eden. Malum devlet dendiğinde hele yargıç veya savcı ise sözü geçen, hayalimizde canlanan imge: Çatık Kaş’tır. Hele gündemdeki HSYK üzerinden devamedegelen tartışma, polemik ve olaylar dizgesi düşünüldüğünde, yargıç ya da savcı dendiğinde insanı bir telaştır sarıyor. Bu bakımdan Ertosun’un edebiyat ilgisini, hem cesaret hem de imkan olarak gördüğümü ifade etmeliyim. Gerçi yazdığı öyküde, ne kadar duyarlı ve cesur olsa da yargıçlığı yine elden bırakmamış, yaş farkı bağlamından öykünün birbirini seven iki kahramanını birleştirmemiş. “Ben gamlı hazan sense bahar” diye başlayan şarkının tüm öykü boyunca işitebileceğiniz kederli ve kısık sesi, ayrılık üzre bir hicranı terennüm ediyor... Diyeceksiniz ki bunun neresi etkileyici, her öykü ya kavuşmayla ya ayrılıkla biter zaten. Hayır öyle değil. Bu içli hikayenin, bir yargıç, hem de en tepedeki bir yargıç tarafından kaleme alınmış olması, elbette mühim, hem de çok mühimdir... Bu sivil ve naif yüz, yargı objektivizmi adına doğal ve hakiki olandan kendisini yalıtmış nice soğuk yüz ve çatık kaş hakkında önemli ipuçlarındandır...
Edebiyatçılığa yaslanarak ben de kendimce şöyle bir hikaye yazdım. Bugün karşılıklı olarak birbirilerini suçlayan ve ast/üst geriliminde tam bir medceziri yaşayan taraflar, karşılıklı yer değiştirse ne olurdu acaba diye sordum kendime... Tayyip Erdoğan Başbakan değil de bir şair olsa, Deniz Baykal politikacı değil de bir öğretmen olsa, Danıştay üyeleri müzisyen, yargıçlar avukat, avukatlar çiftçi olsa... Nasıl bir hayat yaşardık? Sacid Adalı’nın ressam, Ali Suat Ertosun’un edebiyatçı olduğu ülkede, hayal bu ya ben Mahkeme Reisi olsam mesela... Benden de korkar mıydı, elpençe divan durur, sağa sola kaçışır mıydı insanlar? Ne feci!
Bazen güç sahibi olmak insanın sınavı haline geliyor. Yargıçlık bile bir tür mahkûmiyete dönüşebiliyor... Çocukluk hayalim olan hakimlik mesleğinin bu yüzüne şimdiye kadar tanık olmamıştım... Yargıçlık mesleği insanı hayattan kopartıp sanal bir otomasyona sürüklüyor. Bunu aşabilmek ve insanlık hakikatini sürdürebilmek elbette emek istiyor. Hiçbir makam ve meslek kaim değil oysa... Herkes gelip geçici. Hepimiz insanız işte!

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim