1. YAZARLAR

  2. Süleyman Ceran

  3. İHH İle Afrika’nın Boş Midesine Yolculuk -2
Süleyman Ceran

Süleyman Ceran

Yazarın Tüm Yazıları >

İHH İle Afrika’nın Boş Midesine Yolculuk -2

A+A-


Fas, diğer pek çok Afrika ülkesine nispeten daha derli toplu. Her şey asgari bir düzen içinde ilerleyebiliyor, kargaşa yok. Buradan Burkina Faso’ya doğru çıktığımız yolculuk 4 saat sonra Nijer’in başkenti Niamey’e inip yolcu alıp vermek için kesiliyor. Nijer’e gelince büyü bozuluyor birden, uçağa minibüs havası hâkim oluyor. Gelenler, valizleri yanlarında biniyorlar uçağa, bagajların ulaşma garantisi yok çünkü. Bu durumun üzerine bir de numarasız oturmak eklenince, koltuklar kapanın elinde kalıyor. Karmaşa, alanın tek sahibi oluyor artık. Birkaç uyanık Fransızın uyuma numarası kâr etmiyor, hafif dürtmelerle uykularından uyanmaları bekleniyor. Konuşulan dilin ağırlığı Türkçe, komik bir manzara durum bu. “Türk Okulları”ndaki öğretmenler, medrese ve İmam Hatip Okullarındaki hocalar, değişik yardım kuruluşlarından bizim gibi gelenler, ciddi bir yekûn oluşturuyor seyahatte.

Saat sabah 5 gibi Burkina Faso’nun başkenti Ouagadougou’ya (Vagadugu) iniyoruz. Bizi İHH’nın bu ülkedeki partneri OSEH’in (Organisation Pour le Secours Humanitaire) genel sekreteri Hamadou Sankara karşılıyor. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kollarını açan Sankara’yla, kardeşlere yakışır şekilde kucaklaşıyoruz.

Havaalanında Burkina Faso’nun sembolü olan şaha kalkmış iki at figürünün yer aldığı logoyu görünce birden “Atlar Diyarı” Rohan’a gidiyor zihnim. Yüzüklerin Efendisi’ne. Kabzasında at figürlü kılıçlar, evler, yılkılar bir bir resmigeçit yapıyor belleğimde. Sankara vize işlemlerini hallettiğini söyleyince havaalanından dışarı çıkıyoruz. Bizi karşılayan OSEH üyeleriyle de kucaklaşıp derneğin ofisine doğru ilerliyoruz. Sıcak, çok sıcak. Kokusu, atmosferi çok başka buraların. Değişik bir sıcak demek istiyorum aslında. Urfa yahut Diyarbakır gibi değil. Cidde veya Mekke’deki gibi hiç değil. Kendine özgü bir sıcaklık ve oldukça enteresan bir atmosfere sahip bu ülke. Şimdiden burada en sık kullanacağım kelime “enteresan” olacak gibi görünüyor.

Kenti geziyoruz. Mangalda kızartılan muzların, dört tane sopanın üzerine örtülen yaprakların altına açtıkları kuaför dükkânında saç ören kadınların, bir oturağın üzerine çadır serip cafe yapanların, poşetlerde hüpür hüpür içilen suların, hörgüçlü ineklerin yer aldığı manzara, seyahat boyunca bizi bırakmıyor.
 

FUKARALIK LİGİNDE İLK DÖRTTE!

Fukaralığın Dünya sıralamasında ilk dörde giren bir ülkede karşınıza çıkacak tek şey yokluk oluyor. Yokluğu, sade bir yanıtla hiçbir şeyin bulunmaması anlamında kullanıyorum. Giyecek ikinci bir elbise, yarına yiyecek ekmek olmaması bahsettiğim şey. Bu günle, geçici bir kriz durumu ile alakalı değil yaşananlar. Suriye’de, Filistin’de dünyadaki ümmet ruhunu ikame eden/diri tutan ülkelerdeki dönemsel yokluklardan başka bir pozisyonda bu coğrafya. Onlarca yıldır açlıkla imtihan olunmak ne tür bir ruh haline büründürür insanı, kuşatmak, kavramak oldukça zor.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ...

Burkinalılar hastalıklarla, ağrılarla ve çaresizliklerle dolduruyorlar günlerinin heybelerini. Ama sebebini tam algılayamadığımız bir moralle, gülümseyen bir çehreyle akşama kavuşuyorlar. Vücudunda ciddi yaralar olan çocuğa verdiğiniz şekere uzattığı eline gülücüklerini dâhil etmesi nasıl bir olgunluğun, kadirşinaslığın göstergesidir acaba? Bizim yanından bile geçemediğimiz hasletler, burada standart vatandaş refleksi olarak beliriyor. Burkina Faso’nun bir anlamının “mutlu insanlar ülkesi” olması da anlaşılır hale geliyor böylece. Burkina Faso’daki kardeşlerimizin İHH’dan ve diğer örgütlerden yardım gördüğü kadar dolaylı yoldan yardım ettiklerine de bu vesileyle kani oluyorum.

Ülkenin %75’ini Müslümanlar, kalanları ise Katolik ve Protestanlar ile putperestler oluşturuyor. Devlet Başkanı Blaise Compaoré, otuz yıldır iktidarda olan bir Hıristiyan. 1982’de yapılan bir darbe sonucu o zamanlarda Yüzbaşı olan Compaoré yönetimi ele geçirmiş. Hemen iki sene sonra “Yukarı Volta” olan ülke adını “Burkina Faso” olarak değiştirmiş. 1992 senesinde ise genel seçimlere giden Compaoré, seçmenlerin büyük kısmının sandık başına gitmemesine rağmen seçimden başkan olarak çıkmış. Çıkış o çıkış yani. Müslümanlar da birlik ve beraberliği bir türlü tesis edemediği için süreç hâlâ stabil olarak devam ediyor. 250 milletvekilinden oluşan parlamentoda 100 civarı Müslüman var ama etkinlikleri son derece sınırlı.

Burkina Faso’daki Müslümanlar yaygın olarak Maliki mezhebine mensuplar ve buralarda Ticanilik benzeri tarikatlar oldukça etkin çalışıyor. Türkiye’den yapılan yardımlar da yer yer benzer bir tarikatlanma üzerinden gidebiliyor. Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, İskenderpaşa Cemaati ve Rufai tarikatının çalışmaları yoğun bir biçimde, üstelik oldukça da ilgiyle devam ediyor. Halk dine de bilgiye de salih amele de aç. Bu bakir coğrafyaya ne ekilirse karşılığını fazlasıyla verebilecek potansiyele sahip. O nedenle sağlıklı bir Kur’an ve sünnet anlayışının buralara öncü Müslümanlar eliyle taşınması gerekiyor.

Bütün bu çalışmalara rağmen uzun yıllardan beri Fransa, Afrika’nın pek çok yerinde olduğu gibi Burkina Faso’dada etkin. Fas’taki gibi Dinar yerine burada bizi Caf (Orta Afrika Frangı) adlı bir para birimi karşılıyor. 1 doların 500 Caf yani “Sefa” ettiğini öğreniyoruz. Lira, burada kullanılabilecek bir para birimi değil. Neredeyse hiç döviz ofisi yok çünkü. Parasından eğitimine, sağlığından sanayisine kadar yaygın ağı olan Batı ülkeleri halkın konuşma dili üzerinde de varlıklarını sürdürüyor. Burkina Faso’nun resmi dilinin de ne yazık ki Fransızca olması bu durumun daha net anlaşılmasını sağlıyor.
 

YEŞİL OUAGADOUGOU

Ouagadougou, oldukça yeşil. Özellikle Baskuy Barajı ve etrafı yemyeşil. İrili ufaklı göllerin, göletlerin yer aldığı ülke, sanıldığının aksine tamamen kurak değil. Yer yer kurak mevsimler geçirmekle beraber sorun; donanım yetersizliği. Pek çok yer görmüş olmamıza rağmen tek bir traktöre dahi denk gelmememiz bunun bir göstergesi olsa gerek. Aslına bakılırsa Burkina Faso halkı oldukça çalışkan. Elinden geleni geri koymayan dinamik bir nüfusu var. Göl yahut ırmak kenarında küçük bir alanı tarlaya dönüştürüp kovalarla taşıdıkları su ile bahçecilik yapan çok insan var. O günün hâsılatı olan on domatesi yahut bir avuç salatalığı satmaya çalışanlar vesilesiyle kırmızı ışıklarda kesiliyor yolumuz.

Başkentte yerleşim oldukça düzenli. Sokaklar caddeler cetvelle çizilmiş gibi hem düzgün hem de oldukça geniş. Her şehirde, caddelerin yanında motosiklet ve bisikletler için yollar yapılmış. En kötü yollarda bile bu durum atlanmamış. Kızıl topraklarla örtülü caddeler Yamaha marka motorlarla dolu. Ülkede şehir içi ulaşımda toplu taşıma aracı bulunmuyor. Otobüs, minibüs yok. Herkes ya motosiklet ya da bisiklet kullanmak zorunda. Motosikletlerin park yerleri ile ilgilenenlerin ve bisiklet tamircilerinin en çok kazanan meslek grubunu oluşturmaları bu nedenle sürpriz değil.

Ouagadougou’nun diğer dikkat çeken tarafı ise temizlik sorunu. Her yer plastik ve teneke atıklarıyla dolu. İlk bakışta eleştireceğimiz bu durumu farklı bir boyuttan değerlendirmek daha isabetli olabilir. Şöyle ki, tüm Afrika’nın geni toprak ve ahşap üzerine kurgulanmış sanki. Başka şeyleri bünyeleri reddediyor. Kendilerine ait olmayan modern zamanların türedi nesneleri olan plastik ve tenekeyi, ter atar gibi çıkarıp kurtulduklarını düşünmeye başladığımı belirtmeliyim. Yapmacık değil. Kabullenmişlik yok. Bir modern zaman reddiyesi sanki. Burkina Faso’nun yerli halkına “toprağın çocukları” anlamına gelen “Nioniosse” denmesi de bu paralelde değerlendirilebilir.
 

TİMSAH SIRTINDA BİR SİVASLI

Misafirperverlik konusunda ellerinden geleni yapan kardeşlerimiz, boş kalan vaktimizde bizi başkente 40 km. mesafede yer alan Bazoulé köyüne götürüyorlar, timsahları görmeye. 2011 yılının İHH seyahatnamesini okuduğum için hazırlıklıyım ama nasıllığını ilişkin ciddi tereddütlerim var. Timsah şeklindeki bir banka oturmak, timsah heykelleri ve resimler görmek daha ilk başta çok egzantirik bir yerde olduğu düşüncesi uyandırıyor bizde. Bir de “ne yaptığının farkında olmamak” hissi de arada bir beliriyor. Köylüler için çok kıymetli hatta kutsal bir yer burası. Bir gölün kenarına geliyoruz. Sopadaki ipe bağlı tavuğun sesine gelmeye başlıyor timsahlar. Bir çırpıda 6 tane sayıyorum. Hemen birkaç metre önümüzde cereyan ediyor bunlar. Timsahın diş menzilinde olmamız yetmezmiş gibi yakınına gitmemizi istiyorlar. Yanına varıyoruz. Yetmiyor. Dokunmamızı istiyorlar. Mihmandarımıza güvenimiz tam. Ağzı bir karış, hayır hayır iki karış açık olan timsaha dokunuyorum. Avuç içlerim timsahın sırtında.  Kıkırdağımsı bir sertlik. Ilık. Hayır, soğuk. Mübarek de ne diş var öyle! Timsahın sırtında elimi gezdiriyorum, içim pır pır.
 

ORKİDELER ÜLKESİ

Burkina Faso’nun “Mutlu İnsanlar Ülkesi” anlamına gelmesi kadar “Orkideler Ülkesi” olarak anılabilecek bir coğrafyaya sahip olduğunu kayıt düşmek isterim. Yol boyu gördüğümüz baraj, göl, gölet hatta su birikintilerinde dahi batıda oldukça kıymetli olan Orkide çiçeğini gördük. Suyun üzerinde yetişen bu zarif bitkinin ülkenin her yanını sarmış olması da ayrı bir güzellik.
 

ÇOCUKLAR... AH ÇOCUKLAR

5 yaşına gelmeden her 5 çocuktan biri hayatını kaybediyor bu ülkede. Yanımıza gelen yüzlerce çocuktan kim bilir kaçı erkenden gözlerini kapatacak? Ne acı bir istatistik böyle. Bu durumun tüm vebali ümmetin boynunda bir hamayıl gibi durmakta. Tüm evler, caddeler, sokaklar çocuk manzaralı. Ne kadar az yaşlı var! Ortalama ömrün elli yıl olmasından kaynaklanan doğal seleksiyonun bir sonucu mudur bu durum, bilinmez. Ama şu bir gerçek ki, güçlünün ayakta kaldığı bir coğrafya ile karşı karşıyayız.

Binlerce fotoğraf karesinden biri; bisikletin arkasında oturup da annesine sarılan 2 yaşındaki çocuk hangi sorumluluk saikıyla tutmadadır annesini. O çocuktaki anneyi tutma sorumluluğu hangi eğitimle verildi, nasıl bir terbiyedir bu. Elini bıraktığı zaman yaşacağı felaketi nasıl idrak ediyor bu 2 yaşındaki çocuk. Maşallah, deyip geçmek en doğrusu olacak herhalde.

Anaları sırtlarına bağlıyor bebeleri ilkin. Bir alttan bir üstten iki düğümle sıkıca yüzükoyun sırta gömülen çocuklar, tüm günlerini orada geçiriyor. Burkina Faso’nun çocukları daha ilk o aşamada tadıyorlar çaresizliği ve teslimiyeti. Kabulleniyorlar kendilerine sunulan hayatı. Bir ömür bu durum bir olmamışlık hissi gibi, dünyanın kalanından daha gelişmiş olan şükür refleksleriyle atlatılıyor olmalı; başka nasıl açıklaması olabilir ki bu gülümsemelerin?
 

DÜNYANIN EN GÜVENLİ ÜLKESİ

Kadını, çoluğu çocuğu akşamın zifiri karanlığında, bisikletle yahut yürüyerek bir köyden başka bir köye ziyarete rahatlıkla gidebiliyor. Endişenin adı bile yok buralarda. Emin beldelerde seyrediyoruz. On binlerce kişinin yaşadığı Latedin kentinin Belediye Başkanı Djiguomde Yoyo ve muhafızı Millogn Daouola ve ülkenin Sağlık Bakanı Boro Assimi ile görüşme imkânı buluyoruz. Bu şehirde yalnızca 10 polisin görev yaptığını ve Kurban Bayramı yaklaşınca cereyan eden birkaç hayvan hırsızlığı dışında neredeyse hiçbir olayın yaşanmadığını öğrenmek hayretler içinde bırakıyor bizi. Topu topu 10 polis. Bu kentte yaşanan asayiş olaylarının azlığının sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir durum olduğunu düşünmeden edemiyoruz.
 

MALİ MÜLTECİ KAMPI

Burkina Faso-Mali sınırındaki Djibo mülteci kampındaki mültecilere yardım ulaştırmak için seferber oluyoruz. Uçsuz bucaksız kızıl yolda ilerliyor aracımız. Kraterlerle dolu yolda seyretmek fermana mahsus. Beş saatlik çileyi aşarken mihmandarımız Sankara’nın yer yer Arapça, İngilizce ve yerli dillerinde yaptığı organizasyon seslerine yağmur eşlik diyor. Anadolu’daki ikindi yağmurlarından gram farkı yok yaşananların. İşte o an mısır püsküllerinin, boynu bükük susamların arasından teri alın hizasında boncuk boncuk dizilmiş biri bakıyor bize doğru, tüm ülkede olduğu gibi tarifsiz bir umut ışığı beliriyor çiftçinin gözlerinde. Karanfili andıran ekin kokusu yayılıyor arabanın içine. “Sevda Dedim”in tınıları yayılıyor bu esnada ortalığa.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ...

Yolda grup grup çocuk geçiyor yanımızdan. Nerden gelip nereye gideceklerini hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz, hallerinin künhüne asla varamayacağımız sayısız mikrodünya akıp gidiyor yanımızdan öylece.

Kampa ulaşıyoruz. İnsanın ilk aklına getirdiği bizdeki Suriyeli kardeşlerimiz için hazırlanan derli toplu yerleşim alanları gibi yerleşke ne yazık ki yok. Geniş bir düzlüğe, çölvari araziye yayılmış çadırlar, bezden, naylondan yahut çalıdan oluşuyor. Tuareg ve Arap asıllı mültecilerin yaşadığı kamptaki sefalet hemen fark ediliyor.

Üç yüz binden fazla Malili Müslüman, Nijer’e, Moritanya’ya ve Burkina Faso’ya göçmüş durumda. Bu çapta yaşanan göç hareketliliğine ev sahipliği yapan bu üç ülkenin tabiri caizse “kendine bile hayrı olmadığı” düşünülecek olursa yaşanan felaketin en azından sınırlarını çizmiş oluruz. Ne kadar kalacaklarını kimsenin kestiremediği yüz binlerce insanın akıbeti ne yazık ki meçhul. İHH olarak 20 büyükbaş kurban kesip dağıtımını yapıyoruz. Bir farklılık var. Başka bir şey var burada. Bir olgunluk havası. Tevekkül etmiş bir kitle. 1999 depremi sonrası yardım için gittiğimiz Sakarya aklıma geliyor. Her sabah kahvaltı dağıttığımız çadırlardan birinden kötü kokular yükseliyordu. Belki sonra bana vermezler diye tenekelerle peynir istifleyen adamdı ortalığı kokutan. Yardım izdihamları, sıralara yapılan kaynaklar ve tatminsizlik dün gibi aklımda. Burada öyle bir şey yok. Bu bize göre anormal bir durum? Mülteci kampında yanımıza bırakın anneleri, tek bir kız çocuğu bile tenezzül edip gelmedi, yalnızca babalar, gençler ve oğlanlar. Erkekler paylardan, ikramlardan faydalanırken akşam ezanı okundu. İşlerimizi bitirip gerekli notlarımızı aldıktan sonra hareket edecekken 15–20 kişilik bir grubun namaza durmuş olduğunu gördük. Yanımıza hiç gelmemişlerdi. Namaz vakti girmişti çünkü. Ne et, ne diğer hediyeler ne de yokluk umurlarındaydı. Anladığımdan daha ileride bir şeylerin anlatılmak istendiğine kani oluyorum. Burada, Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, yokluğun ortasında ümmetin çocuklarından ders almayı nasip ediyor yaradan. Arabanın camından onları seyrederken kocaman bir yumrunun boğazıma çöreklendiğini anımsıyorum. “Eşref-i mahlûkat nedir” diye soran şaire, yaşayanları Türk olmadığı halde buraları salık vermek gerektiğini düşünüyorum günler sonra.

Karanlıkta dönüş yolundayız. Başka bir yoldan gidiyoruz başkente. Geçtiğimiz köylerde elektrik yok ama hayat oldukça hareketli. Karanlıkta kümeler halinde toplanmış insanlar. Eski zaman hikâyeleri dinler gibi bir el fenerinin müsaade ettiği aydınlığa üşüşmüşler. Bayram ziyaretlerinden geldikleri belli olan kalabalıklar hareket halinde, hepsinin üzerinde bayramlıkları dikkat çekiyor. Lastiğimiz patlıyor, gün boyu her ihtiyacımızla ilgilenen Zekeriya Zabri, arabanın altına çoktan girip işe koyulmuş bile. Sıcağın en yoğun olduğu öğle saatlerinde, herhangi bir köyde iken susadığımız anda kâh bagajdan kâh belirsiz bir kanaldan “Lafi” isimli buz gibi suları nasıl ulaştırdığını hayranlıkla izledik hep. Başka vakitler yanımızda koruyucu kaslarını ve ciddiyetini görmek de ayrı bir güven hissi enjekte ediyordu içimize. İHH’nın yaptırdığı Zeyd Bir Sabit Medresesi’nde yetimlere kurban dağıtırken poşet ihtiyacı hâsıl olmuş, ben de bagajdan tedarik etmek için dışarı çıkmıştım. Okulun önü çok kalabalık, Zekeriya da yanımda gelip gitti, gölge gibi. O an kendimi, Son Samuray’da yaşlı bir samuray tarafından ölümüne korunan Albay Nathan Algren gibi hissetmiştim. Neyse, gecenin bir yarısı olmuş, lastik patlamış, açlık da peşimizden bir atlı gibi gelmeye başlamışken OSEH’ten Osman elinde bir poşet muzla beliriyor, Zekeriya arabanın altından kalkıyor; her şey yoluna giriyor, çok şükür. Cansuyu ekibinin cipinin lastiklerinin fırladığını öğrenince, bu zahmetli yolculuğu başarıyla atlattığımızın farkına varıyoruz.
 

İHH’NIN KIYMETİ

İHH aracılığıyla ülkede kesilen kurbanlar Ouagadouau’da, Latedin’de, Bousse’de, Niou’da ve Mali Mülteci Kampı’nda kesiliyor. Vakıf üyeleri daha önceden kurban eti dağıtımı yapılacak yerlerde tarama yapıp, pay alacak kişilere renkli kartlar vererek bir düzen oluşturmuşlar. Neyin ne zaman yapılacağına ilişkin ortalama bir plan söz konusu. Karışıklık ve karmaşadan uzak çalışma yapılabilmesi, Türkiye şartları ile kıyaslandığında oldukça başarılı görünüyor.

Dünyanın 120 ülkesinde sayısız insana pek çok farklı alanda hizmet sunan, yardım götüren, hayır köprüleri oluşturan İHH’nın ne kadar hayati bir fonksiyon icra ettiği, yerinde, sahada, alanlarda daha iyi anlaşılıyor. İHH’nın yaptırdığı Zeyt Bin Sabit Medresesi’ndeki bir sınıfın duvarına asılı notta öğrenciler Allah’tan kendilerine şehadet nasip etmesini isteyip altında da sınıf kuralı olarak hocalara ihtiram gösterilmesinin istenmesi yardımların bir semeresi değil de nedir?

Bu sene Kurban Bayramı tüm Afrika’da ve Arabistan Yarımadası’nda Türkiye’den bir gün sonra kutlandığı için programımızı yetiştirme telaşıyla çok yoğun günler geçirerek adeta koşturarak ayrılma anına ulaşıyoruz. Emanetlerin yerlerine ulaştığına inancımız tam, yapılacak daha çok şey olduğuna inancımız da. Kızıl toprak elimizi yüzümüzü sarmakla kalmamış çantalarımızı, defterlerimizi de esir almış. Her şey kızıl, Ahmet Ağabeyin sakalları bile.

Gece vakti Kazablanka’ya giden uçağa biniyoruz. Fas’tan ise Türkiye’ye doğru ikindi vakti çıkıyoruz. Kazablanka üzerinden geçip Akdeniz kıyısını takip ederek Cezayir, Tunus eksenini takip ediyoruz. Cam kenarındayım, hava berrak, tüm Akdeniz sahillerini ve kumsallarını dalgalarına varıncaya dek seyretmek mümkün. Akdeniz’in kuzeyine doğru yönelip Sicilya ve Malta’yı geçip Atina üzerinden İstanbul’a varıyoruz. Yurda döndükten günler sonra notlarımda ve çantamın iç kısımlarında kalan kumları fark ediyorum ve sıcak bir gülümsemeyi yüzüme iliştirerek kızıl bir Afrika izi olarak uzun bir süre daha orada kalmalarına müsaade ediyorum.

-SON-

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ...

 

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum