1. HABERLER

  2. İSLAM DÜŞÜNCESİ

  3. İfrat ve Tefrit Arasında ‘Neslin İfsadı’ Problemi
İfrat ve Tefrit Arasında ‘Neslin İfsadı’ Problemi

İfrat ve Tefrit Arasında ‘Neslin İfsadı’ Problemi

Her iki tutumun -ifrad ve tefridin- Müslümanlar arasındaki itidalin yerinde yeller esmesine, sünnetin oluşturduğu ortak kültür-medeniyet zemininin aşınmasına ve neticede nesillerin ifsadına götüren bir yolun taşlarını döşediği aşikârdır.

A+A-

Prof. Dr. Özcan Hıdır / STAR

“Şu anda birçok insan çıktı, türedi. Bu türedi tipler sünneti ciddî mânâda tartışır hale geldiler. Bu tartışmaların özellikle ülkemizde yapılması, bizler için ciddî mânâda üzüntü sebebidir. Şunu açık, net söylemek zorundayım. Hoca olmak, ahkâm kesmek yetkisini kimseye vermiyor ve dolayısıyla sevgili Peygamberimizin sünnetini tartışma yetkisini de onlara vermiyor. Bu tartışmaları açmak, aslında bir neslin ifsadı anlamınadır. Ve bu nesli ifsad etme hakkını da kimse onlara vermemiştir…”

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmadan alıntıladığımız bu sözler, esasen oldukça dikkat çekici mesajlar içeriyordu. Ancak ne hikmettir ki, -belki de yoğun siyasi gündem sebebiyle- gerek akademyada gerekse medyada üzerinde yeterince durulmadı, durulamadı.

Halbuki bu konuşmada yer alan özellikle iki nokta, genelde ilahiyat camiası-akademyası özelde de hadisçileri yakından ilgilendirmesi bakımından kanaatimizce çok önemliydi. Bu noktalardan biri, “Sünnetin son dönemlerdeki yoğun-uluorta tartışmaya açılması”, ikincisi ise bu tartışmaların neticesi olarak Türkiye’de “nesillerin ifsadı” idi. Esasen bu iki önemli nokta arasında Cumhurbaşkanımıza göre bir illiyet bağı/sebep-sonuç ilişkisi mevcuttu ve yine sünnetin,“türedi tipler” diye nitelediği, ehil olmayanlarca halkın gözü önünde alabildiğine tartışılması nesillerin ifsadına götürücü bir mahiyet arzediyordu.

Tartışılmadı dediysek de tamamen haksızlık etmeyelim. Zira bu konuşma yazılı-görsel ve sosyal medyada bir dizi tartışma ve soruyu beraberinde getirmedi değil. Din ile alakalı bu tür tartışmalara siyasilerin müdahalesinin ne derece doğru olduğu tartışmasının ötesinde, “türedi tipler” ile kimlerin kastedildiği ve “ifsad-neslin ifsadı” ile tam olarak ne kastedildiği bu tartışmalardan bazılarıdır ki, bu konularda net kanaat izhar edebilmek ekstra doneleri gerektirir. Ancak şu kadar var ki, bir devlet başkanı neslin ifsadına dair bir tehlikeden -ki bu aynı zamanda bir güvenlik endişesidir- söz ediyorsa, orada salt dini tartışmanın ötesine geçen bir durum vardır. Burada son dönemlerde özellikle üniversite gençleri arasında yaygınlığından söz edilen “din yorgunu olma”, “deizm, hatta agnostisizm” tartışmaları hatıra gelir. Zira sünnet ve hadislerinin ve dolayısıyla örnekliğinin uluorta liyakatsizce ifrat-tefrit tutumlarıyla tartışılması, bilhassa da sünnete şu veya bu şekilde rezervli yaklaşılması veya tamamen devre dışı bırakılmasına dair tutumların özellikle gençlerde din yorgunluğuna, dinden soğumaya, uzaklaşmaya, dini duyguların aşınmasına yol açtığı söylenebilir. Elimizde yeterli araştırma olmasa da, bu tür tutumların Peygambersiz bir İslam anlayışına yani bir anlamda “deizm”e kapı araladığı inkâr edilemez.

Türkiye’deki tartışmalarda müşahhas temsilcilerini yazılı-görsel medya ile sosyal medyada hemen her gün gördüğümüz sünnete-hadislere yönelik bu tutumları başlıca iki yönden ele alabilmek mümkündür.

Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle “neslimizi ifsad edici” tutumlar olarak da açılımını yapabileceğimiz bu tutumlardan ilki “ifrat” tavrı olup temel olarak otantiklik-sübut ve delâletine (bir manayı göstermesi) yönelik yeterli araştırma yapmaksızın her türlü rivayeti bir kanun metni gibi sunma, yöntemsiz-fıkıhsız, anakronik olarak-konteks/bağlamından kopuk, bütünlükten yoksun selektif/seçmeci bir tarzda yorumlama hali olarak karşımıza çıkar. Bu ifrat tutumunda“zahirî-literal” bir yorum tarzı hâkimdir ve “öteki”ne (grup-mezhep-anlayış) karşı da genelde “haricî-tekfirci” ve “dışlayıcı-reaksiyoner” bir tavır egemendir. Yine bu tutumda hadislerin ortaya koyduğu-koyacağı epistemolojide norm-değer ayırımı yapılmadığı gibi, normun değer gibi, değerin de norm gibi telakkî edildiği olur.

Sünnete yönelik bir diğer “ifsad edici” tutum ise, “revizyonist ve redüksiyonist-indirgemeci” olarak da nitelenebilecek olan “tefrit” tavrıdır. En uç noktasını İngilizler’in etkisiyle-projelendirmesiyle Hind Alt Kıtası’nda 18. Yüzyıl’da Kadıyanîlik-Ahmedîlik ile birlikte ortaya çık(arıl)an nevzuhur “Kur’an İslam’ı-Kur’an bize yeter” söyleminde bulan bu tutumun modern dönemde farklı-sofistike versiyonlarının olduğu izahtan varestedir. İslam’ı Kur’an’dan ibaret gören, Hz. Peygamber’i de bir “postacı” konumuna indirgeyen bu aşırı-müfrit tavrın ötesinde, farklı düzeylerde başka tefrit tavırlarından da söz edebiliriz. Buna göre hadis ile sünnetin ayrı ayrı olgular olarak sünnetin aslında “yaşayan bir gelenek” olduğunu, eskilerin “vakt-i merhûn” dedikleri “zeitgeist=zamanın ruhu” söylemiyle devrin değişimiyle sünnetin de değişimini öngören yaklaşım, sünneti ahlâkî bazı alanlara hapsetme yaklaşımı, sahâbenin aslında Kur’an’ı bize aktaran nesil olduğu görmezden gelinip gerek bir nesil olarak gerekse Ebû Hüreyre(r.a.) gibi çok hadis rivayet eden sahâbîlere yönelik, oryantalistik çağrışımları da alabildiğine var olan, indirgemeci tutumları bu meyanda zikredebiliriz. Batı’da Hıristiyanlığa yönelik bu tür revizyonist tutumların netice itibariyle, deizmin de ötesine geçecek tarzda, Hz. İsa’nın bir mitoloji kahramanı olduğunun kabul edilmesine yol açtığını bu meyanda ifade etmek icap eder.

Kurucu unsur

Doğrudur, sözünü ettiğimiz bütün bu konularda ilim geleneğimiz içinde tartışmalar-farklı değerlendirmeler olmuştur, olmaktadır. Ancak bu tartışmaların ucu açık değildir ve ilim geleneğimiz içerisinde yöntem ve sınırları vardır.

Şu halde İslam medeniyetinin en başat kavramı-düzlemi olarak Medine’de temelleri atılan ve bu açıdan İslam medeniyetinin ilk-öncül pratikleri olan sünnetin gerek bağlamından kopuk, zahiri-lafiz/literal ve anakronik olarak yorumlanması (ifrat) tavrı ile içi boşaltılarak indirgemeci bir tarzda değerlendirilmesine dair tutumların (tefrit) her biri, Kur’an’da “orta yol (vasatıyye)”diye nitelenen İslam ümmetinin tutumu olamaz, olmamalıdır. Zira bu her iki tutumun da, Müslümanlar arasındaki itidalin yerinde yeller esmesine, sünnetin oluşturduğu ortak kültür-medeniyet zemininin aşınmasına ve neticede nesillerin ifsadına götüren bir yolun taşlarını döşediği aşikârdır. Zira sünnet, “İslam kültür ve medeniyeti”nin en önemli kaynaklarından biri, belki de İslam kültür-medeniyetinin en temel kurucu unsurudur.

Hz. Peygamber’in Kur’an prensipleri ışığındaki söz, fiil ve onay şeklindeki yorum, dünya-ahiret değerlendirmesi, önderliği ve takip ettiği yolu ifade eden sünnet, İslâm kültürünün ana kaynaklarından biridir. Sünnet, İslâm kültür havzasında müslümanları bir medeniyet dairesinde tutan günlük hayatın sahih kültür ve geleneğini ifade eder. Kur’an, İslâm’ın ilkesel/teorik, sünnet ise Kur’an doğrultusunda İslâm’ın pratik hayattaki sunumudur. Sünnet, bu medeniyetin insanlarını birleştiren, ortak bir hissiyat, düşünce ve eylem alanına çeken günlük hayatın haritası, kılavuzu, müslüman toplumlarda dinî-sosyal hayatın ve kültürünün sosyolojisi olarak birtakım sosyolojik süreçlerle anlaşılabilir. Mesela dünyanın neresine gidilirse gidilsin müslümanlar birbirine tebessüm ederek selam verir, musâfaha eder, kucaklaşır. Böylece ”tebessüm”, ”selâm” ve ”musâfaha”gibi sünnetler onların ortak kültürü olur.

Esasen kültür ve medeniyete kaynaklık eden bütün dinler için bu olgu geçerlidir. Zira dinler, kültür ve medeniyete ait kodlarını peygamberlerinin ve kurucu şahsiyetlerinin ortaya koydukları yaşanılır-somut pratiklerle oluşturur. Bu açıdan bakılırsa peygamberlerin, toplumlarını temelde inanç, ibadet ve toplumsal hayat olmak üzere üç yönden değiştirme gayretlerini vurgulamak icap eder. Bu anlamda Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin peygamberlerin ortak meşgaleleri olarak “nefsin tezkiye-terbiyesi” ve “toplumun ıslahı” gibi, kültürün öznesi olan insanın bireysel gelişimi ile onun içerisinde yaşadığı toplumdaki gelişimini öne çıkarması dikkat çekicidir. Zira her ikisi de kültür-medeniyet söz konusu olduğunda başat unsurlardır. Bu meyanda İslâm kültür ve medeniyetinin oluşumunda ilkesel düzlemde Kur’an, Hz. Peygamber’in kişiliği (sîret) ve bu kişiliğin hayata yansıması olarak da sünnet, kurucu ve belirleyici öğeler olup Mevdûdî’nin tabiriyle “et-tırnak” gibidir. Hz. Peygamber, Kur’an’ın ilkesel rehberliğinde, hayatlarını olabildiğince Kur’an ve sünnete göre düzenlemeye özen gösteren İslâm kültürünün kurucu neslini (sahâbe) eğitip yetiştirmiş, kendisine vahyolunan bir beşer-kul, “üsve-i hasene” ve ”yaşayan Kur’an” olarak bu kurucu kültür ve neslin ilk önderi olmuştur. Tabiatıyla bu kurucu toplumda bir arada yaşama durumunda olan insanları birbirlerine karşı sorumlu olan bir gemideki yolculara benzeten Hz. Peygamber, fitne dönemleri hariç Müslümanları toplumsallaşmaya teşvik etmiş, kolektif akla önem vermiş, bu toplumsallaşmanın da coğrafî-siyasî sınırları aşan kültür-medeniyet ideali olduğunu işaret etmiş, toplumun kültürel birliğine yönelik ifsad edici tutumların İslâm’ın vaat ettiklerinden mahrum kalacağını belirtmiştir.

Böylece “medeniyet ve kültür birliğinin cari olduğu en büyük ictimaî varlık” diye ifade edilen İslâm millet-toplumunun Medine’de temellerini atmıştır. Kaldı ki onun insanlara örnek olma vasfı da, insan olarak bir ”tarz-gidişat-sîret” ortaya koymasıyla olmuştur ki, esasen bütün bunlar uygulama ve örnek alınabilme anlamında kültür-medeniyet ile birebir bağlantılıdır. Ayrıca “ilk kurucu nesil” olan sahâbenin Hz. Peygamber’i örnek alma konusundaki tutum ve motivasyonunun da bunda önemli katkısı olmuştur.

Ortak norm olarak sünnet

Bu durumu, kültürün “ortak olarak benimsenmiş değerler sistemi”ni içermesiyle irtibatlandırabiliriz. Bu açıdan bakılırsa, sünnet algıları bakımından farklılıkları bulunsa da, genel anlamda sahâbenin Kur’an merkezli olarak Hz. Peygamber’in oluşturduğu ortak norm ve değerlere sahip olduğu söylenmelidir. Bu itibarla sünnet, Hz. Peygamber ve ashâbının uygulamalarında vahyin bireysel ve toplumsal hayata yansıması olup buna ters düşen anlayış ve uygulamalar, kültür-gelenek-adet olarak değerlendirilse bile, sünnet olarak kabul edilmeyip bid’at olarak adlandırılır. Kültür ile söz-bilgi, düşüncenin yanı sıra özellikle davranış-fiil (pratik-praksis) arasındaki uyuma işaret eden bu olgu önemlidir. Zira bir kültür ancak uygulama/pratik ile somut hale dönüşebilir, görünür olur, hayatiyet kazanır ve medeniyete dönüşür.

Bu noktada Resûlüllah’ın ve sünnetinin rolü hayati önemdedir. Buna göre vahyin ilkesel rehberliğinde Resûlüllah, ontolojik düzlemde, gerek bireysel gerekse toplumsal planda fiilleriyle kültürel inşa/oluşturma, kültürel epistemoloji ortaya koyma işlevini icra eder. Bu kültürel epistemoloji vertikal-ufkî/dikey boyutu ile ontolojik düzlemde Kur’an’a aitken, bir kültür içerisinde ortaya konması yani horizontal-afakî/yatay anlamda da epistemolojik karakterlidir. Buradan hareketle sünnetin kültür ile irtibatı, aslında ontolojiden epistemolojiye doğru bir seyiri-usûlü ifade eder. Bu yönüyle sünnet, Kur’an vahyinin, Hz. Peygamber’in hayatında İslâm kültür ve medeniyetinin temellerini teşkil edecek şekilde hayata yansıma biçimidir. Hz. Peygamber Kur’an’ın 23 senelik nüzûlü esnasında “ed-Dîn”i “et-tedeyyün”e dönüştürmüştür. Bu ise “metin-bağlam/teks-konteks” ilişkisine tekabül eder. Dolayısıyla tedeyyünün oluşması için dinin metinlerinin ne ifade ettiğinin, nasıl yaşandığının iyi anlaşılmasını gerektirir ki, Max Weber’in de işaret ettiği üzere, derinlemesine bir dini, tarihi, teolojik, sosyolojik ve linguistik okumayı gerektirir.

Öte yandan sünnetin kültürle ilişkisinde normatif yönü göz ardı edilmeksizin daha ziyade değerlerle alakalı tarafının öne çıktığı belirtilmelidir. Ancak toplumların kültüründe değerlerin zaman zaman norm, normların da değer olarak birbirinin yerini alabildiği bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber’in hayatı sahâbîler tarafından detaylı olarak gözlemlenmiş, söz, davranış ve takrîrleri, nasıl giyindiği, nasıl yürüdüğü, oturma ve konuşma şekli gibi hayatına ait incelikler rivayet formunda sonraki nesillere aktarılmış; bunun neticesi olarak Hz. Peygamberi konu alan hadis, sîret, meğâzî, şemâil, hasâis, delâil gibi branşlar ortaya çıkmıştır. Ancak bu gözlem ve aktarımlarda değer olma yönü ve kültürel karakteri öne çıkan bazı hususlar, etkisi günümüze dek süren normatif bir şekle de bürünebilmiştir.

Öte yandan İslâm kültürünün Kur’an’dan sonraki önemli bir kaynağı olarak sünnet, dayandığı metinleri-özü itibariyle, Kur’an’ın yön verdiği “süreklilik” ve “bilinçlilik” ifade eden özgün sabit kültür değer ve kodlarına sahip olduğu gibi, yukarıda “değişkenlik-geçişkenlik” olarak ifade edildiği gibi, ilkesal sınırlar içerisinde yorum anlamında farklılık arzedebilen dinamik yönlere de sahiptir; yöresel-lokal, tarihsel ve kültürel formlara sahip olduğu gibi, diğer açıdan sabit nitelikli kültürel ilkeleri, kodları ve uygulamaları da içerir. Ayrıca diğer kültür havzalarından da istifade eder. Kur’an ile şekillenmiş sabit ayağı ile diğer kültür havzalarını dolaşır ve hikmetli kültür değerlerini elde eder, benimser-içselleştirir.

Bid’atlerin hadisleşmesi

Bu itibarla özü itibariyle homojen ve dışlayıcı değil, “orijinallik”, “süreklilik”, “bilinçlilik”, “olumluluk”, “örneklilik” ve “mutedillik” gibi temel unsurları-ilkeleri doğrultusunda heterojen, dinamik, sentezci, geliştirici ve kapsayıcıdır. Ancak burada esas olan, sünnetin yön verdiği İslâm kültürüne ait dinamizm, sentezcilik ve geliştiriciliğinin nasıl sağlanacağıdır. Zira bu, bir “nass-metin” olarak hadisler-sünnetin, “bağlam-konteks” olarak da kültürün neliği-niteliği, sünnet adına ortaya konan ilmî-kültürel mirasın doğru anlaşılmasındaki yaklaşım tarzı-yöntemin tespiti ile doğrudan alakalıdır. Aksi takdirde “kültürün normlaşması/kuralsallaşması”, “kültürün hadisleşmesi”, “hadislerin kültürleşmesi” ve “hadisleri anlama ve yorumlamada kültürel anakronizm” olguları ile karşılaşılabilir. Nitekim bu durum, yukarıda da vurgulandığı üzere, günümüzde sünnete-hadislere mesafeli-rezervli bakışın da en önemli sebepleri arasındadır.

Bu noktada bid’atlerin-kültürün hadisleşmesi olgusuna yönelik olarak alim-muhaddis tavrına vurgu yapan Abdurrahman el-Evzâî’nin (ö. 157/774) “Bid’atler ortaya çıktığında, âlimler onları yadırgamaz ve tepki göstermezlerse, bunlar (zamanla) sünnete (kültüre, değere, dinî geleneğe) dönüşür!” mealindeki, kültürün sünnetleşmesi olgusuna dikkat çeken sözü önemlidir. Muhammed Gazzalî’nin sünnet-hadislerin usulünce anlaşılamaması problemine işaret eden şu söz de calib-i dikkattir: “Müslümanlar hadislerin yanlış anlaşılıp yerinde kullanılmayışından çektikleri kadar uydurma hadislerden çekmemişlerdir.”

HABERE YORUM KAT