İfrat ve Tefrit Arasında Kalmak

14.01.2014 21:00

Muhsin Önal Mengüşoğlu

Bir tarihçi olarak benim merakımı en çok geçmişten bugüne uzanan iz ve ipuçları celbeder. Arabistan’da bu anlamda bulgu toplamak zordur. Öyle ya adına ne derseniz deyin (bazıları “vahabilik” diyor); Araplar inançları gereği maziye ait ne varsa ellerinin tersiyle itmekte meşhur olmuşlardır. Bu memlekette geçmişin tüm birikimi, kültürel malzemesi, nesnel anlamda gelenekle, adetle yani ibadet karşıtı olmakla eş değer görülür. İşin gerçeği bu, bir yönüyle mazur görülebilecek bir husustur. Nitekim Suudi Arabistan, bünyesinde Müslümanların kutsal kabul ettiği pek çok şey barındırmaktadır. Mekke ve Medine başta olmak üzere hemen her şehirde, her beldede, inananları kendine çekecek bir ‘değer’e rastlanmaktadır. Sürekli peygamberin izi sürülmektedir bu topraklarda. Onun attığı her adım kutsal kabul edilmekte, kainatta dokunduğu ne varsa baş tacı edilmektedir. Allah Resulune duyulan sevgi, onun adına layık olmak için verilen bu mücadele, gösterilen ihtimam ve hürmet ilk bakışta ruhları fazlasıyla okşamakta, gönülleri ferahlatmaktadır. Ancak derinlemesine bir tahlile girişildiğinde zihinde farklı düşünceler hasıl olmaktadır.

Peygamber Vahyin Örnekliğidir

Bu konuda rahatsız edici hususların ilki Peygambere salt sembolik bir değer atfedip onu kutsama uğraşısı vermektir. Evet o Allah’ın elçisidir. Dolayısıyla da bizler için çok değerlidir. Güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir: “Allah'a ve âhirete umut bağlayan, Allah'ı dilinden ve şuurundan düşürmeyenler için Resûlullah'ta, elbette güzel bir örneklik vardır” (Ahzâb, 21). Ama kendisi aynı zamanda bir beşerdir. Tıpkı diğer insanlar gibi yer, içer, konuşur, güler, eğlenir, acı çeker, korkar, sevinir, kimi şeylerden hoşlanır, kimi şeylerden hoşlanmaz. Evlenir, çocukları olur. Daha da önemlisi vahiy dışı hususlarda kendi kanaatlerine göre hareket eder ve zaman zaman yanılabilir. Peki, Allah’ın buyurduğu örneklik nerededir? Bu husus vahiy temelli meselelerle ilgilidir. O'nun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile ilgili değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile alakalıdır. Yani bir mümin Hz Muhammed’in beşeri olarak hoşlanmadığı bir şeyden hoşlansa onun yapmaya alışık olmadığı bir tavrı sergilese dinden çıkmaz. Tersi bir durumda da sevap hanesine milyonlarca bonus kazandıramaz. Sözgelimi hiç kimse Peygamber kabak seviyor diye kabak sevmek zorunda değildir. Yahut dişler için misvak kullanmak gibi bir zorunluluk yoktur. Birinci misalde önemli olan Allah’ın nimetlerini hakir görmemek, onları elimizin tersiyle itmemektir. İkincisinde ise örneklik alete bağlı değil, ağız bakımı ve diş temizliğindedir. Bunun hangi vasıtayla yapılacağı kişiye bağlıdır.

Peygamberin Ahlakı Kurandır

Yüce Allah, insanlığa hidayet rehberi olarak gönderdiği kitabında son Peygamberin tebliğ metodu hakkında bizlere pek çok misal vermektedir: “Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir” (İbrahim, 52). “De ki: Ben yalnızca vahye dayanarak sizi uyarıyorum! Ne var ki, (kalbi) sağır olan kimseler bu çağrıyı işitmeyecek(ler)dir, defalarca uyarılsalar da” (Enbiya, 45). “De ki: Hakikatin en güvenilir şahidi kimdir? De ki: Allah benim ile sizin aranızda şahittir; ve bu Kuran bana vahyedildi ki ona dayanarak sizi ve onun ulaşabileceği herkesi uyarabileyim. Siz, Allahtan başka ilahların olduğuna gerçekten şahitlik yapabilir misiniz? De ki: Ben (böyle) bir şahitlik yapmam! De ki: O, tek Allahtır; ve bakın, sizin yaptığınız gibi, Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!” (En’âm, 19). “(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin geçmiş olduğu bir ümmete gönderdik ki, onlar Rahmân’ı inkâr ederken sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın. De ki: O, benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim, dönüşüm de yalnız O’nadır.” (Ra’d, 30). “Rabbinizin katından size indirilene uyun; Ondan başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar az tutuyorsunuz aklınızda bunu.” (A’râf, 3). “Biz onların, (o yeniden dirilmeyi inkar edenlerin) ne söylediklerini iyi biliyoruz; ve sen onları hiçbir şekilde (inanmaya) zorlayamazsın. Ama sen yine de Benim uyarımdan korkabileceklere bu Kuran aracılığıyla hatırlatmada bulun.” (Kaf, 45).

Bu örneklerde de görüldüğü gibi Allah Resulünün insanlara vahyi tebliğ etmek gibi çok önemli bir vazifesi vardır. Bizlere düşen de peygamberin çizdiği bu rotayı takip etmektir. Onun sünnetine uymak öncelikle insanları vahiy yoluyla uyarmak, iyiliğe ve hayra davet etmektir. Zira Kuran sadece Hz Muhammed’e (sav) değil tüm Müslümanlara yol gösterici bir rehberdir: “(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik” (Nahl, 89). Bu bağlamda düşünüldüğünde sünnet, vahyin teorik dilini daha da kuşatıcı kılmaktadır. Zira hem Rabbin tebliğini hem de peygamberin izlediği metodolojiyi içerir.

Kutsal Kutsaldan Daha Değerlidir

Rahatsız edici ikinci husus da birincisiyle ilintilidir. Burada da benzer bir maraz vardır. Şöyle ki kişioğlu zihninde bambaşka bir peygamber portresi oluşturup adeta ‘kutsalı kutsamaktadır’. Ona insanüstü vasıflar yüklemekte ve Peygamberin örnekliğini imkânsız kılmaktadır. Allah Resulu sürekli gökte uçmakta, hastalara şifa dağıtmakta, tek bir hareketiyle olmazı oldurmaktadır. Hâlbuki Peygamberin ne böyle bir gücü vardır ne de Allah ondan bunu talep etmektedir. Zaten aksi bir durumda o bize nasıl kılavuzluk yapacaktır. Allah onda sizin için güzel örnekler var derken bizden eşyanın tabiatına aykırı mucizeler icat etmemizi mi istemektedir? Bakın yüce Allah ayetleriyle Peygamberin sahip olduklarını bize ne güzel izah etmektedir: “(İşte bunun gibi,) insanlara (bir peygamber eliyle) doğru yol bilgisi geldiği zaman onları (ona) inanmaktan alıkoyan, onların: Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi? diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir. De ki: Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik” (İsrâ, 94-95). “Ama onlar yine de şöyle diyorlar: Bu nasıl peygamber ki (diğer ölümlüler gibi) yiyip içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor? Onunla beraber bir uyarıcı olarak (görünür) bir melek gönderilseydi ya!”(Furkân, 7). “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın” (Kehf, 110). “Muhammed yalnızca bir elçidir; ondan önce de (başka) elçiler gelip geçtiler: Öyleyse, o ölür yahut öldürülürse, topuklarınız üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz? Ama, topukları üzerinde gerisin geri dönen kişi hiçbir şekilde Allah'a zarar veremez. Hâlbuki Allah, (Kendisine) şükreden herkesin karşılığını verecektir.” (Âli İmrân, 144). “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay hâline!” (Fussilet, 6). “De ki: Size zarar vermek yahut doğruyu eğriden ayırd etme bilinciyle sizi donatmak benim elimde değildir. De ki: Gerçekten beni Allah’a karşı hiç kimse asla koruyamaz ve yine asla O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam. Ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini açıklayabilirim. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” (Cinn, 21-23). “De ki: Ben (Allah'ın) elçilerin(in) ilki değilim; ve (onların tümü gibi) ben de, bana ve size ne olacağını bilemem, sadece bana vahyolunana uyuyorum çünkü ben sadece açık bir uyarıcıyım” (Ahkâf, 9).

İnanmak Mücadele Etmektir

Peygamberimizin tıpkı bizler gibi bir beşer olduğu gerçeği kesinlikle onun vasfını, konumunu küçültmemektedir. Aksine onu daha da değerli kılmakta; insanlığa Allah’ın yasasını açıklamak ve rehberlik etmek maksadıyla gönderildiği olgusunu manalı hale getirmektedir. Üstelik Allah’a elçilik vazifesini yürütmekten; O’nun sunduğu hidayet kaynağı yol haritasını tebliğ etmekten daha hayırlı, onurlu ve şerefli bir yükümlülük olabilir mi? Öte yandan ayetler Allah Resulunü kutsama hastalığının bugüne özgü bir tutum olmadığını da göstermektedir.

Bununla birlikte insanoğlu asli olanı gözardı edip, avuçlarındaki mucizenin farkına varamamanın acısını sürekli yaşamaktadır. Kuranla ve Peygamberin öncülüğüyle ilgilenmek yerine efsane, mit ve cenk hikâyeleriyle örülü bir ‘sırlar dünyası’na bağlanmak, gerçek olmayan gizli kahramanlardan medet ummak yegâne düstur haline gelmiştir. Bununla yetinilmiş; ruhlar tatmin olmuştur. Hâlbuki Allah en güçlü uyarısını şu şekilde yapmaktadır: “(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.”  (Bakara, 214).  Ayetten de anlaşıldığı üzere sessiz film oynayarak; herşeyi sineye çekip, zulme ve zalime rıza göstererek; sonrasında da Peygamberimiz başta olmak üzere gizli kahramanların bizlere şefaatçi olmasını beklemek abesle iştigaldir. Kurtuluş sahada mücadele etmekle gerçekleşecektir. Geçmişle övünüp ataların başarılarına sığınmak; simge ve sembollerden medet ummak, İslama ve Müslümanlara hiçbirşey kazandırmayacaktır. Çok değerli bir büyüğümün de her daim ifade ettiği gibi Peygamberin hayatında seferi namaz mukim olandan fazladır. O, ömrünü Allah’ın dinini hakim kılmaya adamıştır. Onun başat misyonu budur ve bize düşen de bu misyonu daha ileriye taşıma mücadelesi vermektir.

Bir başka değişle Sünnet insanları Kuran ile uyarmak; onunla öğüt vermektir. Din Allah’ın yasasını rehber edinerek Peygamberin çizdiği yolda yürümektir. İslamın öngördüğü kesinlikle Resulün bastığı toprakları, dokunduğu eşyaları yalayıp yutmak değildir. Bugün hayatta olsa kendisinin de isteği bu olacaktır. O, sakalını, saçını, hırkasını kilitli altun sandukalarda saklamak yerine Hakkı gözetip insanlığı kurtuluşa erdirecek prensipler bütününü hakim kılma mücadelesi verenleri; her koşul ve zeminde adaleti tesis etme uğraşında olanları kendisine ümmet bilecektir.

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim