1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. "İddialı bir Türkiye"den rahatsız olmak
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

"İddialı bir Türkiye"den rahatsız olmak

A+A-

 

Türkiye'nin gerek içte gerçekleştirdiği reformlarla, ekonomik ve sosyal atılımlarıyla ve dış politikada son zamanlarda bir hayli iddialı olduğu ortada. İçerde gerçekleşen başarıların dışarıya yansıması bütün dünyada "yükselen bir Türkiye" olarak algılanıyor ve bu durum birilerini heyecanlandırırken birilerini de doğal olarak rahatsız etmektedir.

Türkiye'nin yükselişinden rahatsız olanları bir kenara bırakalım, dünya mazlumlarının, dünya Müslümanlarının bu yükselişten heyecanlandığı çok açıktır. Son yıllarda İslam ülkelerinde veya dünyanın her yerinde yaptığımız gezilerde bilhassa uğradığımız sokaklarda aynel yakin şahit olduğumuz bir durumdur bu.

Türkiye'nin bu yükselişinde emperyal hevesler arayanlar veya bulduklarını iddia edenler genellikle İslam dünyasının yeniden canlanışına da bir tehdit olarak yaklaşanlar. Avrupa'da veya Amerika'da İslam'a veya Müslümanlara hiç de iyi bakmayan kesimler Türkiye'nin bu yükselişinin İslam dünyasında da bir silkinme, bir heyecan yaratıyor olduğunu çok iyi görüyor ve bundan büyük rahatsızlık duyuyorlar. Bu rahatsızlığı da ya kaba islamafobik söylemlerle veya daha ince "eksen kayması" veya "neo-Osmanlı hevesleri" gibi ifadelerle dile getiriyorlar.

Türkiye'nin yükselişinden neo-Osmanlı hevesler çıkarımında bulunanlar arasında bazı Arap milliyetçilerinin olması da doğal. Arap milliyetçiliğinin Türkiye'nin yükselişiyle ortaya çıkan yeni duruma hayırhah bakmasını beklememek gerekiyor. Bu milliyetçi tutumların Türkiye'nin Arap dünyasına olan ilgisini bu şekilde yorumlamakla kalmayıp kendi kamuoylarını Türkiye'ye karşı kışkırtmaları da beklenmeyecek bir şey değil. Ama Arap-İslam dünyasının yükselen kamuoyunun sömürge-sonrası dönemin bu Arap-Kemalisti seçkincilerine karşı zaten bir tepkisi var. Arap uyanışı veya baharı zaten bu kesimlerin yaşatmış olduğu uzun kışa karşı bir uyanış, bir bahar.

Esad'ın son zamanlarda Türkiye'yi ve Başbakan Erdoğan'ı Osmanlıcılığı diriltmekle suçlamaya sığınması da bu durumu yeterince iyi açıklıyor. Esasen Esad'ın ve bu Arap milliyetçisi seçkincilerinin Türkiye'nin yükselişinin aynı zamanda kendi halklarının da uyanışına, dolayısıyla bütün İslam dünyasının da yükselişine denk geldiğini görmemeleri mümkün değil.

Türkiye'ninse şimdiye kadar defalarca ifade edildiği gibi neo-Osmanlı gibi bir hevesi yok, kimseye hükmetmek, kimsenin milli iradesini yönetmek gibi bir hedefi yok. Aksine Türkiye'nin odaklandığı hedef bölgeyi kendi içinde barışını tesis etmiş ve bütünleşmiş bir barış havzasına çevirmektir. Bu barış havzası, araya konulmuş ve ülkeleri birbirinden koparan, ilişkilerini kesen kalın duvarları esnetmek, ticari ve kültürel alış-verişlerini artırmak ve böylece biryerde ulaşılan refah seviyesini de paylaşmaktır. Bunun iddialı bir hedef olduğu çok açıktır ve buna ancak her ülkenin kendi ulusalcı-seçkinci refleksleri adına itiraz edilebilir. Esad'ın veya Türk ve Arap ulusalcılarının bu hedefe itiraz etmeleri gayet normaldir çünkü bütünleşmiş bir bölgenin yeni düzeninde kendilerine bir yer olmadığını hissediyor, görüyorlar.

Burada normal olmayan, dolayısıyla anlam veremediğim şey Türkiye'de İslamcı düşünce ve geleneğin tartışmasız en önemli isimlerinden biri olan Ali Bulaç'ın bu istikamette seyreden Türk dış politikasına itirazı. Bulaç'ın Türk dış politikasına Arap milliyetçilerinin argümanları ve yakıştırmalarıyla karşı çıkması gerçekten anlaşılabilir değil.

Bir İslamcı olarak bölgesel bütünleşme hedefine kilitlenmiş iddialı bir siyasete Fransa ile veya Rusya ile veya herhangi bir Avrupa ülkesiyle çatışıyor diye nasıl itiraz edilebilir? Davutoğlu'nun Afrika ülkelerinde Fransa'nın gittiği her yerde Türkiye'yi karşısında bulması gerektiğini ifade eden yaklaşımı hangi İslamcı argümanla eleştirilebilir? Yoksa artık Afrika'nın bir çok bölgesini iliklerine kadar sömüren emperyalist ülkelerden birinin Fransa olduğuna inanmıyor muyuz?

Bulaç, Davutoğlu'nun bu konuşmasının Fransa, ABD ve İngiltere tarafından not edildiğini ve Libya'da bu yüzden Türkiye'nin cezalandırıldığını söylüyor. Bu, tam tamına "neresinden tutup düzeltsek" denilebilecek türden, skandal bir değerlendirme. Belli ki, Libya'da olup bitenleri yeterince iyi izleyememiş. Bir defa kimsenin Türkiye'yi Libya'da cezalandırdığı veya cezalandırabildiği yok, aksine Libya'yı kara operasyonuyla işgal hevesini Fransa ve İngiltere'nin kursağında bırakan Türkiye oldu. Türkiye olmasaydı Libya bugün Irak'takine benzer bir işgalin hedefi olacaktı. Aslında, sadece Erdoğan'ın Libya gezisine bir telaşla yanına Cameron'u alıp koşan ve kendini komik durumlara düşüren Sarkozy'yi hatırlasın yeter. Esasen Libya dolayısıyla bir cezalandırmadan bahsedecekse Fransa'nın Ermeni tasarısını apar topar gündeme getirmesini zikredebilir. O da Fransa'nın bu konuda ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor sadece.

İkincisi, Fransa'nın Libya'daki durumu tam bir can havliyle batan geminin mallarını kurtarma telaşıydı, oysa Türkiye Libya'daki bahar sürecinin sonucunda eskisinden çok daha iyi ilişkiler tesis etti, etmeye de devam edecek. Gerisi, Fransa'nın düşünmesi gereken bir şey.

Üçüncüsü, kargadan korkan darı ekmez, küffarın gücünü gözünde bu kadar çok büyüten de İslamcılık yapamaz. Gerek modernizm konusunda gerek İslamcı idealler adına yıllarca şaşılacak ölçüde iddialı olmanın zirvelerinde gezinen Bulaç'ın bugün yüzyılın başında bir iddiada bulunmuş ve bütün İslam dünyasında heyecan yaratmış bir Türkiye'ye ayağını denk almasını tavsiye etmesi biraz tuhaf oluyor.

Ayrıca Bulaç'ın Türkiye'nin Suriye politikasına yönelttiği eleştirilerin sonuçta anlayabildiğim tek dayanağı, Esad'ın zannedildiğinden fazla ayakta kalmış olması. Esad'ın bu diretişinin arkasında bıraktığı 40 bine yaklaşan ölüm, milyona doğru ilerleyen mülteci ve harap olmuş bir Suriye'nin birincil sorumlusu olarak Esad yerine Türkiye'yi suçluyor olması da başka bir tuhaflık. Oysa Türkiye'nin şu anki tek hedefi savaşı sürdürmek değil, bitirmek. Suriye'nin ayaklanmış halkına karşı savaşan Türkiye değil, Esad. Ama Esad'ın katlederek direnişini onun bir başarısı, ona karşı çıkmayı da hem "başarısızlık" hem de "basiretsizlik" olarak aldığında da hatırlatmak lazım, ucunda mutlak başarı olan, hiçbir risk taşımayan hangi politika vardır? Biraz daha öteye giderek sorayım: Bütün dava arkadaşlarının şehadetiyle sonlanan kıyamında Hz. Hüseyin yanlış hesap mı yapmıştı? Uhud'a hiç değinmeyelim bile...

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT