1. YAZARLAR

  2. SERDAR BÜLENT YILMAZ

  3. İçimizdeki Devlet
SERDAR BÜLENT YILMAZ

SERDAR BÜLENT YILMAZ

Yazarın Tüm Yazıları >

İçimizdeki Devlet

A+A-

4-5 Aralık’ta Sivil Dayanışma Platformu tarafından İstanbul’da “Kürt Meselesinde Çözüme Bir Adım Çalıştayı” düzenlendi. Ağırlıklı olarak Kürt illerinden katılımcıların yer aldığı elliye yakın müzakerecinin katıldığı çalıştayda önemli konular tartışıldı. Benim de iştirak ettiğim çalıştayda tartışmaya değer bazı hususlar olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’deki muhafazakar kuruluşların Kürt sorunuyla ilgilenme süreci 2000’li yılların ikinci yarısından sonra başlıyor. TGTV’nin 2006’da Diyarbakır’a yaptığı ziyaret bir nevi bu çalışmaların başlangıcını oluşturmakta. O günden bugüne bu kesimlerce birçok ziyaret, toplantı, organizasyon gerçekleşti. İlk ziyarette ortaya çıkan tablonun giderek geliştiğini, gelinen noktada, yetersiz olmakla birlikte ilk noktaya nazaran olumlu bir noktaya ulaştığını söylemek mümkün.

Çalıştayda müzakereye sunulan başlıklar gayet iyi seçilmişti: “Kürt Sorunu ve Değişen Devlet-İktidar Yaklaşımı”, “Kürt Sorunu ve STK’lar Yaklaşımı”, “Kürt Sorunu ve Medya Sorumluluğu”, “Kürt Sorunu, Eylemsizlik Sonrası ve Yeni Anayasa Süreci.” Buna karşın müzakerelerde konuların etrafında dolaşılıp bir türlü zülfiyare dokunulamadı.

Çalıştaya hâkim olan iyimser hava gerçekçi bir hava değildi. Herkesin çok dikkatli bir dil ve üslup kullanarak tartışmasız ve dolayısıyla “temiz” bir toplantının gerçekleşmesi için gösterdiği çaba sadece sorunların üstünü örtmeye yaradı. Maalesef bu tür ortamlarda somut sorunlar karşısında iyimserliği beseleyen teorik söylemler sorunlara dönük ortak bir dil, çaba ve çözüm üretilmesini engellemekte. Bardağın dolu tarafını abartan iyimserlik hassasiyeti gerçekliği örten bir illüzyon yaratmakta. Çalıştayda, kral çıplak demeyi gerektiren çokça negatif bir durum olmasa da bardağın en az yarısının boş olduğu gerçeğinin ıskalandığını ifade etmek gerekiyor.

Gerçek şu ki, anadilde eğitim, resmi dil, özyönetim veya egemenliğin paylaşımı gibi bizi bekleyen temel somut sorunların tartışılması durumunda bu iyimser hava dağılacak ve gerçekle yüzleşilecektir. Gerçeklikle yüzleşmek yerine ondan kaçarak sanal bir iyimserlik kurmak kimseye bir şey kazandırmaz.

Dahası sorun çözülmüş ve sadece PKK sorunu kalmış gibi bir havaya girilmesi de aynı sanal iyimserliğin veya gerçekten kaçışın bir göstergesi. Daha egemenliğin paylaşılması, anadilde eğitim, yasalardaki ayrımcı dil sorunları duruyorken ve de özellikle Kürt illerinde yeni Ceylanlar katledilmeye devam ediyorken bu sanal havaya bölge halkının girmesi beklenemez. Dolayısıyla Kürt halkının psikolojisi ile iyimser yaklaşımlar arasında açık bir çatışma söz konusudur.

Çalıştayda göze batan temel sorun, bundan sonraki süreçte de Kürt sorununda hep karşımıza çıkacak olan ve sanal iyimserliğin gizleyemediği bir zaaf olarak muhafazakar zihinlere sızan devlet aklıdır.

Bu hususa girerken, çalıştayda Ferhat Kentel’in, kendine güvenmeyen hareketlerin toplumu değiştirmek için devleti ele geçirme, devletleşme eğilimi gösterdiği şeklindeki vurgusunun, çalıştayın en önemli birkaç tespitinden biri olduğunu söylemek gerekir. Sağcı, solcu, Kemalist yahut İslamcı olsun Türkiye’deki siyasi eğilimlerin bir çoğunda görülen bu durum neredeyse bütün topluma hakim durumda.

Devletin bu güne kadar yapageldikleri karşısında, mikro düzeydeki suskunluğun altında da bu güçsüzlük psikolojisi yatmakta. Buna göre devlete itiraz etmek, devlete karşı bir değiştirme hareketine girişebilmek için devlet kadar güçlü olmak gerekir. Bu durum, hem devlet gibi olma eğilimine, hem de devlet gibi düşünmeye başlanmasına yol açmakta.

Toplumsal bilinçaltındaki devletin ve onun sembollerinin kutsiyeti, devlet ebed müdded fikri, ya devlet başa ya kuzgun leşe anlayışı, devlet baba, devlet kapısı, devlet kuşu deyimlerinde hayat bulan derin psikoloji bir arada düşünüldüğünde tüm toplum kesimlerinin içine devletin ve/veya devlet aklının sızdığını görmek mümkün.

Kürt sorunuyla ilgili bu tür çalışmalarda sıkça karşılaştığımız ve maalesef bahse konu çalıştayda da öne çıkan devlet yaklaşımı devletle “empati” kurmaya kadar varıyor.

Bu empati Kürtlere, talepleri rasyonalize etme adına bir çok talebinden vazgeçmeyi ya da belirsiz bir tarihe ertelemeyi salık veriyor. Üstelik devletin yanında bir de milliyetçilikle malul Türk toplumuyla empati kuruluyor, böylece Kürtlerden sağcı-milliyetçi muhafazakar kesimlerin psikolojisini dikkate almaları, dolayısıyla hakların ve taleplerin minimize edilmesi isteniyor.

Açıkçası muhafazakar yapıların, Kürtler tarafından asla makul karşılanmayacak ve altında kötü niyet aranacak böylesi bir misyonu yüklenmeleri iki toplum arasındaki ayrılığın derinleşmesine ve kendi güvenirliklerinin iyice zayıflamasına neden olacaktır.

Maalesef sözkonusu muhafazakar yapılar başta olmak üzere her camianın ve her ideolojinin içinde adeta bir devlet var. Bu durum tüm topluma hakim neredeyse. “İçine devletin girdiği” veya “aklına devlet aklının sızdığı” kişi veya kişiler, karşılaştıkları her hadiseyi, insanın değerini öne alarak değil devletin bekasını öne alarak yorumlama eğilimindeler.

Anayasadan yasalara değin her şey içimizdeki devletin aklıyla yorumlanmakta ve böylece “devlet” bakış açısı toplumsallaşmakta ve tahkim edilmiş olmaktadır.

Çalıştayda sivil toplum örgütleri konuşulurken ifade ettiğimiz gibi, genellikle hükümet gibi düşünen; hükümetin yönlendirmesine açık; çerçevesi, sınırları, vizyonu, perspektifi hükümetçe belirlenen; özne değil nesne olan ve bağımlı kılınan; taleplerinin çerçevesi hükümetin kırmızıçizgileri tarafından belirlenen; vesayet altında; kısaca bir çeşit fenafiddevlet olmuş bir sivil toplum olgusu söz konusu.

Bu tablo maalesef üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken acı bir tablodur. Sivil toplum örgütlerinin, Kürt sorunu gibi birçok temel konuda hükümetin dahi gerisinde kalmış olmaları (ki ben bu geride kalmanın genellikle bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum) bu olguyla yakından ilgilidir.

Ve maalesef bu durum bu toplumun ezilmiş ve talepkar tüm kesimleri gibi Kürt halkı karşısında da güvenirliğimizi baltalamakta, toplumsal öncülük etme imkanını da ortadan kaldırmaktadır.

İçimizdeki devleti yıkmadan yeni bir toplum ve sistem kurmak mümkün değil. Bu durumda kuracağımız her sistem içimizdeki devletin bir kopyası olacaktır.

Selam ve dua ile..

Bu Makale Özgün Duruş Gazetesi 66.sayısında da yayınlanmıştır.

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum