1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Gülerce

  3. İçimizdeki ajanları tanıyalım...
Hüseyin Gülerce

Hüseyin Gülerce

Yazarın Tüm Yazıları >

İçimizdeki ajanları tanıyalım...

A+A-

Bugün, 12 Mart 1971 askerî müdahalesinin yıldönümü. Askerî vesayet rejiminin kilometre taşlarından biriydi, 12 Mart. İçinde bulunduğumuz günler ise, bu rejimin sancılı sona erme süreci.

Vesayet rejiminin üç payandası var. Devletçi partiler, yargı ve medya. Ama asıl payanda, baştan beri, önceki adıyla basın, şimdiki adıyla medya. Bakınız en baştan söyleyeyim, eğer bugün bir Taraf Gazetesi, alternatif bir medya olmasaydı, mesela 28 Şubat sürecinin Hürriyet, Sabah, Milliyet, ATV, Star gibi bir beşlisi hâlâ var olsaydı, dokunulamazlara asla dokunulamazdı. Bir Ergenekon davası asla olmazdı. Bugün, demokrasi için gerçekten umutlanıyorsak; bunu sindirilmiş, ürkütülmüş, vesayete boyun eğmiş medya yerine, cesur ve özgür medyaya borçluyuz. Kozmik adamlar yerine, cesur adamların gelmesine borçluyuz. Siyasette, yargıda, emniyette, sivil toplumdaki ortak cesaret, bugün bize yeni bir Türkiye vaat ediyor.

Medya, mesleğimiz adına en kötü sınavı 28 Şubat 1997 sürecinde verdi. Darbe yapamayan askerler, siyasetin de, medyanın da, demokrasinin de, insan haklarının da varlığı ve onuru ile oynadılar, alay ettiler. İşte o kötü günlerin canlı şahitlerinden biri de Dinç Bilgin'dir.

Dinç Bilgin, dededen, babadan bir gazete patronu. 28 Şubat sürecinde Sabah Gazetesi'nin ve ATV Televizyonu'nun da içinde bulunduğu medya grubunun sahibi. İki büyük dağıtım şirketinden biri de onun. Kendi ifadesiyle 28 Şubat sürecindeki "ganimet paylaşımı"ndan pay almaya kalkıp banka sahibi olunca, medya dünyasından kopmak zorunda kaldı.

Dinç Bilgin'in, Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e söyledikleri, Türkiye'de medya gerçeği açısından önemli bir belge niteliği taşıyor. Söylediklerini şöyle özetleyebilirim:

"Askeri eleştiremiyorduk ama siyasilerle kavga ediyorduk. Basın öyle güçlendi ki, hükümet pazarlıkları yaptı. Bakan atadı. O dönemde basın, askerle ittifak kurmuştu. ATV'ye bantlar geliyordu. Ve Ali Kırca ekrana çıkıyor, birdenbire ses tonunu değiştiriyordu. Hükümetler çok zayıftı. Medya o dönemde askerle ve yargıyla ittifak yaptı. Bu ittifak, hükümetler karşısında basına sahip olmaması gereken bir gücü verdi. Medya 28 Şubat'ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane bela gelebilirdi. Tehditler vardı. Siyasi cinayetleri biliyorsunuz. (Ben hatırlatayım, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu cinayetleri... HG)

Türkiye 28 Şubat sürecinde çok sevimsiz günler geçirdi. Çevik Bir'le yardımcısı Erol Özkasnak'ın, Genelkurmay davetleri başladı. Genelkurmay'dan bize "şu tarihte gel" diye davetler oldu. Böyle dört beş defa, bazen genel yayın müdürüyle, bazen oğlumla, bazen de tek başıma Genelkurmay'a gittim. 28 Şubat'ta gazeteler ortak başlıklarla çıkıyordu. Çünkü aynı yerden besleniyorlardı, haberler aynı kaynaklardan geliyordu. Söz gelimi, Aczmendilerle ilgili haberi, bize, Hürriyet'e, Milliyet'e, ATV 'ye, Star Televizyonu'na aynı yerden servis yaparlardı.

O tür medya ilişkileri sürseydi, bugün Türkiye'de ne Ergenekon ne de Balyoz soruşturmaları yapılabilirdi. (Patronlar, gazeteci kılığındaki istihbaratçıları) Tahmin ederler. O zamanlar böyle şeyleri görmezlikten gelmek işimize gelirdi. Çünkü ileride o kurumlarla ilişkide, o gazeteci işine yarar diye düşünür patron."

Dinç Bilgin'in sözleri burada bitiyor. İşte Türkiye'de medya ile ilgili gerçekler bunlar. Medyada pek çok kimse, askerî istihbarattan tutun, MİT'e ve Emniyet istihbaratına kadar ajanlık yapıyor. Ben, bir adım daha gideyim. Bu tür gazetecilerin daha yukarısında, bir de kozmik gazeteciler, yazarlar ve yayın yönetmenleri var. Vesayet rejiminin, korunmuş, yükseltilmiş mutemet ve saygınlaştırılmış adamları... Asıl onlar önemli. Şimdi siz, "kimdir onlar?" diye merak etmez misiniz? Son Balyoz belgeleri arasında "kullanılmaya müsait gazeteciler" listesinde onlardan kaç tane vardır, diye düşünmez misiniz?

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT