Hürriyetin İlk Günü

09.07.2010 10:06

İbrahim Sediyani

     Mavi Marmara gemisiyle 27 Mayıs’ı 28 Mayıs’a bağlayan gece saat 00:30’da Antalya limanından “Vira Bismillâh” deyip “mavi yolculuğa” başladığımız andan 31 Mayıs sabahı Akdeniz açıklarında saat 04:00’te, sabah namazındayken siyonist İsrail korsanlarının saldırısına uğradığımız ana dek, o bir buçuk saatlik “kırılma noktasından” 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece saat 02:00’de Tel Aviv’den havalanıp bir saat kırkbeş dakikalık bir uçak yolculuğu sonunda saat 03:45’te İstanbul’a indiğimiz ana dek, o tarihe geçen bir hafta, başta Türkiye olmak üzere tüm dünyanın gözü bizim üzerimizdeydi.

 

     Esaretten kurtulup özgürlüğe uçtuktan, dünyanın en güzel toprakları olan ülkemize geri döndükten sonra karşılaştığımız manzara, aralarındaki tüm etnik, sosyal, mezhebî, siyasî ve düşünsel farklılıkları bir kenara bırakıp “Gazze duyarlılığında” yüreklerini ve gönüllerini birleştiren halkımızın, erdem ve fazilet sahibi insanlarımızın havaalanındaki o muhteşem coşkusu, o muazzam karşılaması, Mavi Marmara yolculuğunun ve 31 Mayıs sabahı verilen şanlı direnişin kendisi kadar anlamlı ve onurlu bir hadiseydi.

 

     Günlerce hayatımızdan endişe edip bizler için kaygılanan, bizlerden sevinçli bir haber alabilmek için televizyonların, gazetelerin, bilgisayarların ve telefonların başından ayrılmayan dostlarımızla, yarenlerimizle o duygu yüklü kucaklaşmamız, o kavuşma anlarımız, bize sürekli bahsini ettiğimiz “kardeşlik” sözcüğünün ne anlama geldiğini pratik olarak öğretti.

 

     Akdeniz açıklarında ve İsrail hapishanelerinde yaşadıklarımız nasıl ki Türkiye’de kalan ve bizi dûâlarıyla, kalpleriyle destekleyen insanlara önemli dersler verdiyse, aynı şekilde, ülkemize döndükten sonra sizlerden gördüğümüz yakınlık ve sıcaklık da biz Mavi Marmara yolcularına önemli dersler verdi.

 

     Havaalanının önü ve bizleri tedavi etmek için kurulan Kızılay çadırlarının olduğu yer, mahşer gibiydi. Ben İsrail’in elinden sadece beş şeyimi, pasaportum, nüfûs cüzdanım, basın kartım, üzerimdeki kot pantolonum ve ayağımdaki yırtık ayakkabılarımı kurtarabilmiştim. Üzerimde, bana hapishanedeyken giydirilen beyaz esir tişörtü vardı; ayağımdaki çoraplar bile onların verdiği çoraplardı. Bunların dışındaki her şeyimi aldılar benden; fotoğraf makinâmı, cep telefonumu, elbiselerimi, kitaplarımı ve yolculukta biriktirdiğim “mavi düşlerimi”.

 

     Üzerimdeki beyaz esir tişörtünden, uçakla dönen Mavi Marmara yolcularından biri olduğum anlaşılıyordu. Dolayısıyla tanıyan da sarılıyordu, tanımayan da.

 

     O mahşerî kalabalığın olduğu yerde, bahçe gibi yeşil alanların üzerinde grup grup insanlar kümelenmişti. Sanki insanlar gruplar halinde pikniğe çıkmışlardı. O gün oradaki manzara hakikaten çok güzeldi ve görülmeye değerdi.

 

     Haksöz ve Özgür – Der çevresi de oradaydı. Bu camiâda tanıdığımız ve tanıdığınız güzel kardeşlerimizin, değerli büyüklerimizin hemen hemen birçoğu ordaydı. Kimi yanımda durup benimle ilgileniyor, kimi Rıdvan Kaya abinin yanında durup onunla ilgileniyor, kimi Musa Üzer abinin yanında durup onunla ilgileniyor, kimi de Mustafa Afşar (İspanyolca adı, Mustafa Afshar) kardeşin yanında durup onunla ilgileniyordu.

 

     Dediğim gibi, sanki insanlar gruplar halinde pikniğe çıkmışlardı. Haksöz ve Özgür – Der çevresinin bulunduğu yere gittiğimde, çok hoş bir manzarayla karşılaşmıştım. Sanki Özgür – Der’in orda pikniği vardı; oturup ızgara yapacaktık. Kardeşlerimiz iki büyük masa etrafında kümelenmişlerdi; bir masada erkekler, bir masada da hanımlar oturuyordu.

 

     Oraya gittiğimde, herkesin yüzünde gülümseme ve mutluluk olduğunu gördüm. Sırayla kucaklaştık ve karşılıklı hal hatır sorduk. Sonra sitede haber yapmak için fotoğraf çekileceği söylendi. Kızkardeşlerimizden biri resimlerimizi çekti. Tam toplu olarak fotoğraf çektirdiğimiz esnada, kardeşlerimizden biri, “Karada havada denizde, her yerde İntifada” sloganından mizansen yaparak “Karada havada denizde, her yerde Sediyani” diye slogan attı. Bunun üzerine herkes güldü; ben de katıldım bu gülmelere.

 

     Sonra hep birlikte “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” Fatih semtine gittik; aynı binada bulunan Özgür – Der ve Haksöz dergisine.

 

     Her türlü iletişim ve haberleşme imkânından mahrum olarak geçirdiğimiz üç günlük esaretin sonunda, İstanbul’daki o ilk gün, bir yandan da bir an önce internetin başına oturmak istiyorduk tabiî ki. Dergiye varınca, arkadaşlara, “Bana bilgisayarın başında oturmaya müsaade edin ve uzun bir süre internette oyalanmamı anlayışla karşılayın. Kaç gündür dünyadan habersiz yaşıyoruz. Dört gün öncesinden başlayarak gezegene geri dönmem lazım” dedim. Onlar da bu isteğimi anlayışla karşıladılar. Ayrıca dergideki kardeşlerim masama sürekli çay getiriyorlar, “Aç mısın? Canın ne çekiyor söyle, getirtelim” diye soruyorlardı. (Gazi olmuşum ya, bir dediğim iki edilmiyor. Baktım, ne istesem kabul ediyorlar! İstanbul’da geçireceğim zamanı çok iyi değerlendirmeliydim. Şiir ve gezilerimin kitaplaştırılmasından tutun da önemli memleket mes’elelerinde benimle ropörtaj yapmalarına varıncaya kadar, dergiye yazdıkları yazılarda benim sitedeki yazılarımdan da alıntı yapıp “kaynak” olarak vermelerinden tutun da kafama eser de bir gün kendime “Facebook” adresi açarsam oradaki “Hayranlarım” köşesine isimlerini yazdırmalarına varıncaya kadar, verdiğim tüm konferansların ve çıktığım tüm televizyon programlarının haberleştirilmesinden tutun da bana yazılan yorumlardaki övgü ifadelerinin silinip yerine “üç nokta” konulması uygulamasından vazgeçilmesine varıncaya kadar bütün talep, istek ve kaprislerimi camiâya kabul ettirebilirdim. Fırsat bu fırsattı!)

 

     Bilgisayar başına heyecanla oturdum. Eminim, Mavi Marmara’nın tüm yolcuları o gün aynı hislerle oturmuştur internetin başına. Düşünün, son üç dört günün tüm haber ve yorumlarına, tüm köşe yazılarına ilk kez bakacaksınız. Kaldı ki, bunların hepsi sizin de içinde olduğunuz, yaşadığınız bir olaydan bahsediyor. Sadece bunlarla kalsa iyi! Bir de şahsî mail adresleriniz var. Eşten dosttan size ne tür mesajlar gelmiş, bunların hepsine günler sonra ilk kez bakacaksınız.

 

     Her çağdaş Anadolu evlâdı gibi benim de iki tane mail adresim var; “kişisel” amaçlı kullandığım “hotmail” ve “biji’sel” amaçlı kullandığım “gmail” adreslerinin ikisini de aynı anda açtım. Sonra haberlere, yorumlara, köşe yazılarına baktım. “Google”dan taramalar yaptım. Günlük gazetelerin son dört günlük yazdıklarını inceledim.

 

     Özellikle İslamî sitelerde yazılanlar, bilhassa yazılanların altına yazılanlar, beni hakikaten duygulandırdı.

 

     İnsanlar normal zamanlarda biribirlerinin kıymetini bilmiyorlar, biribirlerinin kalplerini rahatlıkla kırabiliyorlar. Oysa ne çok sevenimiz varmış, bizler için kaygılanan ve günlerce mutlu bir haber almayı bekleyen ne çok insan varmış; gerek aile ve akraba çevremizde, gerekse arkadaş çevremizde ve içinde bulunduğumuz camiâda sağ salim dönmemiz için dûâ eden ne çok kişi varmış...

 

     Özellikle bizim Haksöz sitesindeki haberlerin altına yazılan yorumları okuduğumda, şunları düşündüm:

 

     Biz Türkiyeli Müslümanlar, kendilerini “tewhidî” olarak adlandıran insanlar, aslında sayıca ne kadar az olursak olalım, elimizdeki siyasî ve ekonomik güç ne kadar zayıf olursa olsun, Allâh bizi öyle kalabalık bir melekler ordusuyla desteklemiş ve bize öyle büyük bir güç vermiş ki, bu, yeryüzündeki bütün siyasî ve ekonomik güçlere galebe çalacak kuvvettedir.

 

     Bu kardeşliktir, İslamî bir kaygı etrafında kenetlenmiş bir avuç insanın aralarındaki gönül birlikteliğidir.

 

     Öyleyse şu kısacık dünya hayatında biribirimizin kalbini kırmaya, biribirimizi üzmeye ne gerek var? Neyi paylaşamıyoruz? Emin olun; ölüm veya herhangi bir felâketle karşılaştığınızda, en çok, normal zamanlarda kavga ettiğiniz veya anlaşamadığınızı düşündüğünüz insanlar endişe ediyorlar, kaygı duyuyorlar. Ve emin olun; öyle bir durumla onlar karşılaşsalar sizin de tavrınız bundan farklı olmayacaktır.

 

     Müslümanlar biribirlerine karşı kırıcı davranışlar içinde olmayı, biribirlerine karşı incitici sözler kullanmayı terk etmelidirler. O kardeşimizi bir gün kaybettiğimiz veya kaybetme durumuyla karşılaştığımız zaman, vaktiyle kullandığımız kırıcı ve incitici sözlerimizin altında eziliriz. O duygunun iç dünyamızda verdiği rahatsızlık bizi bitirir, mahveder! Bizim herhangi bir Müslüman kardeşimiz, kendisiyle yüzyüze hiç tanışmamış olsak bile, başımıza bir felâket geldiğinde öz aile ve akrabalarımızdan, öz kardeşlerimizden daha fazla endişeleniyor bizler için. Bunu anlayalım artık!

 

     Siyasî veya sosyal, kültürel herhangi bir konuda aramızda fikir ayrılığı oluştu diye Müslüman kardeşimizin kalbini mi kırmalıyız? İtikadî olmayan hangi konu, bir Müslüman’ın kalbini kırmayı, onu incitmeyi gerekli kılacak kadar önemli olabilir ki?

 

     “Hürriyetin ilk günü” öğrendiğim ve anladığım ilk ders bu oldu.

 

     Bizler İsrail’in elinde esirken hakkımızda yazılan haberleri ve altına yazılan yorumları okurken, öğrendiğim ve anladığım ikinci bir ders daha vardı.

 

     O ders de şuydu:

 

     Bizler Mavi Marmara gemisinde 600’e yakın yolcuyduk. Elbette geminin tüm yolcuları, bizim gibi siyasî ve ekonomik olarak güçsüz camiâlara mensup insanlar değillerdi. Bazıları siyasî ve ekonomik olarak çok güçlü, hatırı sayılır bir ağırlığı olan camiâ veya kesimlerden gelen insanlardı. Mensubu oldukları çevrelerin nüfûsu bizler gibi binlerle değil, yüzbinlerle, hatta milyonlarla ifade edilirdi.

 

     Fakat şu vardı: O kardeşlerimiz için günlerce dûâ eden, geceleri gözyaşı döken sadece aileleri, dostları ve çalıştıkları kurumdaki mesai arkadaşları idi.

 

     Ancak bizim durumumuz öyle değildi, kesinlikle öyle değildi. Bizler için günlerce dûâ eden, geceleri gözyaşı döken yalnızca ailemiz, dostlarımız ve çalıştığımız kurumdaki mesai arkadaşlarımız değildi.

 

     Bizlerle hiçbir akrabalığı, dostluğu veya mesai arkadaşlığı olmayan, hatta bizi hiç görmemiş, bizi yalnızca yazılarımızdan tanıyan, sadece gıyaben bilen insanlar, anne babamızdan ve öz kardeşlerimizden bile daha fazla bizler için kaygılanmış, daha fazla bizler için dûâ etmiş, hatta günlerce ağlamıştı.

 

     “Hürriyetin ilk günü” sitedeki haberlerin altına yazılan yorumlara baktığımda, gördüm ki, bizler denizin ortasında korsan saldırıya uğradığımızda ve İsrail hapishanelerinde esirken, hiç tanımadığımız insanlar bizler için gözyaşı dökmüş, adımızı ve soyadımızı zikrederek bizler için günlerce Allâh’a dûâ etmiş.

 

     Evet... Allâh Tebareke ve Teâlâ bazılarına zenginlik vermiş, bazılarına siyasî güç, ekonomik güç vermiş, bazılarına milyonlarla ifade edilen kalabalıklar vermiş, para vermiş, mevki vermiş, statü vermiş.

 

     Bize de böyle bir nimet vermiş işte.

 

     “Sevgi” isimli bir nimet vermiş.

 

     Dünyanın parasını da verseniz satın alamayacağınız, hiçbir güç ve statüyle elde edemeyeceğiniz bir nimet.

sediyani@gmail.com

 

 

 

 

 

                               

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim