1. YAZARLAR

  2. M. ALİ YILDIZ

  3. “Hür Adam” ve Takipçileri
M. ALİ YILDIZ

M. ALİ YILDIZ

Yazarın Tüm Yazıları >

“Hür Adam” ve Takipçileri

A+A-

 

Said-i Nursi -ki aslı Said-i Kürdi’dir-, son yüzyılda Türkiye siyasasına etki etmiş İslami şahsiyetlerin en etkililerinden biri şüphesiz. Yirminci yüzyıl ortalarında Türkiye’yi sarmaya başlayan pozitivist felsefeye karşı, İslam’ın inanç esasları üzerine yoğunlaşması ve bu çabasında da felsefi yöntemler kullanması onu ayrıcalıklı kılan hususlardan. Fakat, namının kısa sürede geniş coğrafyalara yayılmasında ve fikirlerinin bu kadar geniş bir kitleye ulaşmasında yıllarca politik bir tavır sergilemesinin yanısıra dik duruşunun, cesaretinin ve bazı meselelerde gösterdiği kararlılığın daha etkili olduğu söylenebilir.

Klasik Sünni İslami yorumu radikal bir şekilde savunmayı şiar edinmiş olan Nursi’nin, bu duruşunun da etkisiyle, ne derece kapsayıcı ve kuşatıcı bir İslam yorumu geliştirebildiği tartışmaya açık, tartışılması gereken bir konudur. Şahsen, ümmeti kuşatıcı bir yorum geliştiremediği ve yaşadığı dönemde Müslümanların birçok sorununa gerektiği şekilde yaklaşamadığı kanısındayım. Tarihi süreçte siyasi müdahale ve baskılarla şekillenmiş olduğu bilinen bazı hususlarda ısrarla taraf olması, en zayıf rivayetleri bile “mütevatir” nitelemesiyle tartışmasız kabul edilmesi gereken hakikatler olarak sunması, ashabı ve genel anlamda İslam tarihini okumada otoritelerce dayatılıp benimsetilen kıstasları kullanmaya önem vermesi, cifir-ebced hesabı gibi gereksiz ayrıntılar üzerinde yoğunlaşması, bu hesap işlemlerinden de hareketle gaybî yorum ve tespitlerde bulunmaya çalışması, yoğun ecdad vurgusu, Şeyh Said olayındaki tutumu vb. birçok hususta eleştiriye tabi tutulması gerektiği kanaatindeyim. Bunun için de, “Bediüzzaman’ı anlamak” gayesiyle düzenlendiği ifade edilen, tahlil ve tenkide kapalı oturumlardan ziyade, “Hakk”ı teslim etme amacı taşıyan ilmi değerlendirmelerle yoğrulmuş farklı formatta çalışmalara, etkinliklere ihtiyaç vardır. Fakat mevcut “nurcu” tipolojisinden hareketle, Said-i Nursi’yi tahlil etmek bir tarafa, “Said-i Nursiciler”i bile eleştirel bir süzgeçten geçirme çabaları, rahatlıkla karalama, sapkınlık gibi ağır saldırılara maruz kalabilmektedir.

Şahısları, görüşleri ya da eserleri kutsama hastalığının sadece nurcuları değil, benzeri birçok grubu nasıl da dar kalıplara hapsettiği aşikardır. Müslümanlar olarak bizlerin, bir öz eleştiri yapma niyetiyle de olsa, bu içler acısı duruma yoğunlaşmamızın, bu problemli duruşun izale edilmesi için daha fazla gayret sarfetmemizin ve bu şekilde söz konusu kesimleri insaf ve iz’ana davet etmemizin acil bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte bu yazı, Said-i Nursi’den ziyade Said-i Nursicileri, bir şekilde onu gündemine alanlarla birlikte “Hür Adam” adlı filmi konu edindiğinden, bu hususta bu kadarıyla yetinilecektir. Son olarak, Said-i Nursi’nin yaşadığı dönemi, içinde bulunduğu toplumu ve siyasi hareketliliği birçok açıdan ciddi tahlile tabi tuttuğu, çevresine bigane kalmayıp fikri atmosfere rengini verdiği gerçeğinin de teslim edilmesi gerekmektedir.

Said-i Nursi hayattayken, zor şartlarda kaleme aldığı risaleleriyle ve büyük oranda da dik duruşunun uyandırdığı etkiyle hayat bulan bir hareket olarak ‘Nur Hareketi’, bir gönüllüler ve bir yönüyle de yeni yönetime bir tepki hareketi olarak Anadolu’nun en ücra kasabalarına kadar ulaşmış, memleketin farklı yörelerinde yankı bulmuştur. Said-i Nursi’nin vefatını müteakip bu hareket, genişlemesini süratle sürdürmüşse de başlayan parçalanmalarla kısa sürede onlarca şubeye ayrılmış ve “Nurcular” olarak isimlendirilen büyük bir kitle vücut bulmuştur. Nurcuların bölünme katsayılarının her geçen gün artmasında, bizzat Said-i Nursi’nin, kendi eserlerini okuyanları, Müslüman çoğunluktan ayrı ve ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmesinin büyük etkisi olduğunu da kaydetmek gerekir. Bölünmelerin artması, doğal olarak ayrılan her kesimin ikinci bir sıfatla anılmaya başlamasını da beraberinde getirmiş; bir kısmı en büyük ağabeyin ad ya da soyadıyla, bir kısmı Said-i Nursi’den alınan vurgularla, diğer bir kısmı da yeni kurulan yayınevlerinin isimleriyle anılır olmuşlardır. Ulaşılan noktada, kendilerini nurcu olarak niteleyen grupların isimlerini, hareket metodlarını ve en önemlisi de kendilerini diğer nurculardan ayrı kılan taraflarını tespit edebilmek ciddi bir uğraşı (bazen de basit bir yaklaşım) gerektirmektedir.

Bu grupların, yani -mensuplarının sayıları ve maddi olanaklarının genişliğiyle dikkat çekenlerden hareketle- “Nurculuk” hareketinin, Said-i Nursi misyonunu ne oranda devam ettirebildiği hususu haklı olarak eleştirilere konu olmaktadır. Nurculuk hareketinin, Said-i Nursi misyonunun devamı olarak değerlendirilemeyecek kadar farklılaştığı, “üstad” addedilen liderin görüş ve duruşundan büyük oranda sapma gösterdiği eleştirileri -bizce geç kalınmış olsa da- fazlaca dillendirilir olmuştur. Aynı yolun yolcusu olduğunu iddia eden grupların sudan bahaneler ve zaman zaman iç hesaplaşmalar dolayısıyla halihazırda sergiliyor oldukları paramparça tablo, tek düze bir insan yetiştirme yolunda sarf ettikleri gayret, bazılarınca cehaletin fazilet olarak yorumlanmasına varacak tarzda ilme mesafeli ve soğuk duruş, birçoğunun dillerinden düşürmedikleri siyaset karşıtı söylemlerle birlikte siyaseti merkeze almış olması vs. gibi ilk elden bazı göstergeler okunduğunda, Nurculuk hareketinin Said-i Nursi’den fazlasıyla bağımsızlaştığı ve bu durumun doğal bir neticesi olarak da dünyevi birçok gayenin kimi kesimlerce -popülaritesine dayanılarak- risalelere yedirildiği gözlemlenebilmektedir ki, bu durum karşısında en ciddi tepkinin Said-i Nursi’yi anlayabilmiş gönül bağlılarınca veya insaf sahibi ilim ehlince ortaya konması gerekmektedir.

Bu karmaşa içerisinde ve özellikle de temsilcisi olduğunu iddia edenlerden hareketle, okunması hiç de kolay olmayan bir Said-i Nursi portresi belirmektedir. Kürtçü-Türkçü, vatansever-hain, mehdi-müşrik gibi uç noktalarda dolaştırılan bu alimle ilgili sağlıklı bir bakış açısı edinebilmenin önünde irili ufaklı birçok engel bulunduğunu tespitle birlikte, özellikle vurgulanmalıdır ki, en büyük engel, bizzat yolunun yolcusu olduklarını iddia eden “Nurcular”dırlar. Öyle kendilerine has, öyle hikmetlerinden sual olunmaz(!) gruplardır ki bir çoğu, birini yekdiğeriyle örtüştürmeniz, ikisini aynı karede tasavvur etmeniz neredeyse imkansızdır. Peki vatandaş, bu önemli zatı nasıl, hangi yöntem ve usulle tanıyabilecektir?

Denilebilir ki, en sağlıklı yöntem, eserlerini bizzat tetkik ederek tanımaya çalışmaktır Said-i Nursi’yi. Ama böyle bir gaye ile yola çıkanların da ilk etapta karşılaşacakları bazı zorluklar hemencecik belirmektedir: Evvelen, eserlerin Osmanlı Türkçesiyle yazılmasından kaynaklanan anlama sorunları; saniyen, Risale-i Nur külliyatının fazlaca hacimli olması ve dolayısıyla uzun süreli bir emek gerektirmesi; salisen, tahrifat ve tahrifatın boyutlarıyla ilgili iddialar -ki tahrifatın boyutlarının küçümsenmeyecek düzeyde olduğu iddia ediliyor-. Bunlar hesaba katıldığında sağlıklı bir Said-i Nursi okuması yapmanın zorluğu rahatlıkla görülmektedir. Bu zorlaştırıcı unsurlara -son dönemde medyada tartışılmaya başlanan- özelde Said-i Nursi’nin Atatürk’le ilişkisinin, genelde ise devletle ilişkisinin getirdiği sistem dayatmalarını, yani resmî sansür boyutunu da ekleyebiliriz. Bu zorluklar, ferdi ve samimi çabayla aşılabilinecek engeller gibi duruyorlar ama -paradoksal bir şekilde- bunları aşabilmek için halihazırdaki Said-i Nursi portresinin, belirli kesimlerce oluşturulup inatla dayatıldığını da bir ön bilgi olarak kavramak gerekmektedir. 

Said-i Nursi’nin mevcut portresinin mimarları olan, her kafadan bir sesin çıktığı, sayıları onlarla ifade edilen Nurcu cemaatlerin, Said-i Nursi’nin ve eserlerinin doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engeller olduklarını tespit etmek gerekmektedir. Bunu öne sürmek ilk etapta ilginç karşılanabilir, marjinal olarak nitelenebilir. Fakat hem titiz ve ilmî bir araştırma hem de misyonunun dönüştürülmesinin getireceği doğal yozlaşı durumu hesaba katıldığında, bu tespitin normal bir tespit olduğu fark edilecektir.

Şimdi; Said-i Nursi’nin takipçisi bir güruh düşünün ki, onu on yıllarca esarete mahkum etmiş iktidar erkini memnun etmeyi temel vazifelerinden, dini vecibelerinden addediyor olsun. Bir güruh düşünün ki, ümmetin birlikteliği ve kardeşliğini tesis uğrunda canını vermeye hazır olan Said-i Nursi’nin aksine, Türk-İslam ülküsünü temel hareket noktası olarak belirlemiş olsun. Bir güruh düşünün ki, sırf bir Kürt olduğu için onu üstad kabul etmiş ve onu bir Kürt hareket önderi olarak tanıtmaya çalışmış olsun.. Bir güruh düşünün ki, Said-i Nursi’yi takip etmeyi, kırmızı kitaplar dışındaki her türlü kitabın okunmasını yasaklamak olarak hayata geçirmiş olsun. Bir güruh düşünün ki, onu anlamaya çalışacağı yerde onun yazdıklarını tekrar tekrar yazmayı temel vazife kabul etmiş olsun. Bir güruh düşünün ki, cesaretiyle zalimlerin korkulu rüyası olan Said-i Nursi’nin takipçisi olarak, -sırf cemaatin maslahatı gereği- dünyanın en büyük terör örgütünü (İsrail’i) destekleyecek nitelikte beyanlar verecek kadar ürkek ve çıkarcı olsun. Onlarca güruh düşünün ki, Uhuvvet Risalesi’ni yüzlerce, binlerce defa okumaları, uhuvvetlerini (İslam kardeşliğini) değil taassuplarını arttırmış olsun… Bunlardan bazılarının “euzu billahi mineş şeytani vessiyase” naralarıyla DSP’yi iktidara taşıma mücadelesi verdiklerini, bazılarının 1980 askeri darbesini alenen desteklediklerini ve bundan dolayı da “Konseyciler” olarak isimlendirildiklerini, bazılarının Said-i Nursi’nin Kürt oluşunu hâlâ içlerine sindiremediklerini de ekleyelim. Aynı grubun liderinin, Said-i Nursi hayattayken aynı gerekçeyle kendisiyle görüşmekten son anda vazgeçtiğini de.

Bunlarla birlikte burada sıralayamayacağımız diğer yüzlerce kareyi birleştirdiğimizde şu sonuca varıyoruz otomatikman: Said-i Nursi’yi tanımak ve ne yapmaya çalıştığını, neleri niçin savunduğunu anlayabilmek için öncelikli ve hayati ilk şart, nurcu olmamaktır. Göstergelerden varılan en net sonuç bu. Değerli bir büyüğüm, ben çocuk yaşlarda bir nurcu iken bana, “İnsan şu nurculardan yola çıkarak (bununla özellikle mahallemizde etkin olan bir grubu kast ediyordu) Bediüzzaman’ı değerlendirmeye kalksa, onu yanlış anlamaktan kurtulamaz, ona kin beslemekten kendini alamaz.” demişti de yadırgamıştım çocuksu bir tepkiyle. Tespitindeki hakikati kavramam o çağımda mümkün olmamıştı.

Said-i Nursi ile, onun eserlerine nispetle “Nurcu” olarak anılan gruplar arasındaki tezatlar yüzlerce maddede anca özetlenebilir kanısındayım. Demek istediğim şu ki, bu keşmekeş içerisinde Said-i Nursi’yi tanımak/tanıyabilmek, hakkında sağlıklı bir hükme varabilmek zor görünüyor. Böyle olunca da, ağzı olan konuşuyor deyimini doğrularcasına, herkes yeni bir Said-i Nursi resmi çiziyor kendi zevkine göre. Nurculardan ayrı olarak; bu meşhur şahsı hangi ideoloji, düşünce ya da çıkarı için kullanabileceğine karar veren ard niyetli uyanıklar da boş durmuyor, başlıyorlar fırça darbelerini indirmeye.

Herkesçe tanınan ve milyonlarca bağımlısı bulunan böyle bir şahsiyetin zaman zaman siyasi polemiklere alet edilmesi ya da ideolojik hesaplaşmalarda dayanak olarak kullanılması belki de kaçınılmaz bir durumdur. Adına mevlidler okutulan, sempozyumlar-konferanslar düzenlenen, kitaplar-makaleler yazılan bir şahıs günümüz şartları gereği çok çeşitli sektörlerin de ilgi odağı haline gelebilecektir. Dolayısıyla, bizzat savunucularının önemli bir kısmı tarafından misyonu paramparça edilen merhumun, farklı çevreler ya da sektörler tarafından da zaman zaman malzeme olarak kullanılmasını belki de normal karşılamak gerekir. Temelinde kapitalist kaygılar bulunan “Hür Adam” adlı film, ideolojik ve siyasi göndermeleriyle de bahsimiz için iyi bir örnek teşkil etmektedir.

“Hür Adam” filmi, Said-i Nursi’yi bir anda gündemin başköşelerine çekmeyi başardı. Televizyon kanalları halkın filme olan ilgisini, televizyon ekranına çekmekte zorlanmadılar. Sinema salonları meraklılarıyla dolup taşarken, ekranları da magazin tadında ve basitliğinde Said-i Nursi tartışmaları kaplamaya başlamıştı. Ortadoğu’da son zamanlarda yaşanan siyasi gelişmeler olmasaydı, televizyon kanallarında her akşam Bediüzzaman-Atatürk ilişkisini konu alan sözüm ona tartışma programlarını, magazin haberleri tarzında izlemeye devam edecektik milletçe.

Bir grup dostla -doğrusu biraz merak ve heyacanla- gittik filmi izlemeye. Giriş ve çıkış resimlerimiz alınsaydı, filmin sonunda nasıl da gerildiğimiz ve nasıl da “öfff”lerle dışarı fırladığımız rahatlıkla fark edilebilirdi. Filmin sonunu getirmek için geçirdiğim dakikalar işkenceye dönüştü resmen. Filmle ilgili bir değerlendirme yapma amacı taşımıyor olsam, filmin ilk dakikalarında salonu terk etmem, çok yerinde bir tavır olacaktı. Ki zaten Said-i Nursi’nin bacak bacak üstüne atarak oturmasını kutsallarına hakaret sayan “ulusalcı” kesim salonu terk etmekle tepkisini göstermiş. Bizim adalet, insaf, vicdan, merhamet gibi değerlerimiz, salonu terk etmemizi gerektirecek kadar önemli değil miydi?

Hakan Albayrak filmi “devrim” olarak nitelese de, ben film için “devrilim” nitelemesinin daha uygun düşeceği kanaatindeyim. Belki, “Tüm hatalarına eksiklerine rağmen Said-i Nursi’yle ilgili bir sinema filmi çekilmiş olması bile önemlidir” diyenlere, bu yönüyle hak verilebilinir. Ben bir sinema eleştirmeni olmadığım için filmi teknik açıdan değerlendiremem elbette ama bir izleyici olarak -birkaç sahnesi hariç- filmi beğenmediğimi ifade etmeliyim. Çekim kalitesi, sahne maliyetleri değil, ne vermeye çalıştığı önemli benim için. Her şeyden önce filmin senaryosu, kurgusu baştan sona problemli. Daha net ifadelerle söylersek film Said-i Nursi’yi bir Türk milliyetçisi gibi resmetme çabasına soyunduğundan, kalitesiz, tutarsız ve komik sahneler eşliğinde Said-i Nursi’yi harcamayı başarmış. Mesela kendisiyle Kürtçe konuşulan neredeyse tüm durumlarda Said-i Nursi ısrarla İstanbul Türkçesi kullanıyor (bu kareler tam bir felaket). Senaristlerin hayal gücü biraz daha gelişmiş olsa, belki Said-i Nursi’yi İngilizce konuşturup altyazı vermeyi de denerlerdi.

Filmin, daldan dala atlayan kesik karelerini birleştirip de anlamlı bir bütün haline getirmek için filmi birkaç defa dikkatlice incelemek bile yeterli olmayacaktır sanırım; çok kaliteli ve yorumlanması zor bir film olduğu için değil tabi, konu seçimleri mantıksız ve film kareleri tutarsız olduğu için. Film ekibinin Said-i Nursi’yi ne kadar da yakından tanıdıklarını(!) keşfetmek için filmin herhangi bir kesitine birkaç dakika bakmak yeterli olacaktır belki de. En basitinden bazı oyuncuların “Risale-i Nur”u telaffuz edebilme güçlüğünü atlatamamış olmaları bile, film ekibinin konuya ne kadar ciddi(!) yaklaştığını göstermektedir.

Filme bir de içinden geçmekte olduğumuz sancılı süreç açısından bakmakta fayda var sanırım. Malum, Kürt sorunu uzunca bir zamandır en önemli gündem maddesi ve güncelliğini yitirmeden tartışılıp-konuşulmaya devam ediyor. “Hür Adam” filmiyle ortaya konmaya çalışılan Said-i Nursi portresi, gündemin sıcak başlıklarıyla birlikte ele alındığında daha bir önem taşıyor. Said-i Nursi’nin Türkleri, Türk milletini öven ifadeleri kendi eserlerinde mevcut zaten ama filmin özellikle bu yön üzerinde yoğunlaşması, ısrarla ve yeniden benzeri ifadeleri tekrar ettirmesi bence filmin amacıyla ilgili önemli hususları imlemekte. Özerklik ve iki dilli hayat tartışmalarının hararetle sürdürüldüğü şu günlerde, sinema aracılığıyla Said-i Nursi’ye, “bu toprakların yöneticilerinin Türkler olduğunu ve daima öyle kalacağını” ya da “kendisine işkence edenlerin hiçbirisinin Türk olmadığını ve olamayacağını” söylettirmek sadece bir raslantı mıdır? Ben öyle olmadığını düşünüyorum. Güzel demiş Bülent Akyürek: “Neredeyse her şeye ‘Tamam’ diyen bir adam izlettiler bize. Filmden çıkınca, ‘Ortam ne olursa olsun, Müslüman çalışıp işine bakmalı, zenginleşmeli’ fikri oturuyor beyninize… Yazık olmuş görkemli ve yiğit bir adamın mübarek duruşuna.”

Filmde koyu bir Türk milliyetçisi olarak görüyoruz Said-i Nursi’yi. Nursi, basit ideolojik çıkar ya da savunuların malzemesi haline getirilmiş. ‘Hür adam’, milli saplantıya hapsedilmiş. Bu yönüyle filmin Said-i Nursi’nin tanınmasından çok tanınmamasına, onun değerinin vurgulanmasından çok daha da değersizleştirilmesine katkı sağlayacağı kanaatindeyim. Ama unutulmamalı ki Said-i Nursi, ciddiyetsiz bir yaklaşımla ilk defa harcanmıyor. Bizzat taraftarlarının büyük çoğunlu tarafından on yıllardır iç hesaplaşmalara alet edilen, kendisiyle uzlaştırılması mümkün olmayan düşüncelerin onun gölgesine sığınılarak savunulmasıyla yozlaştırılan, savunduğu değerler ve sergilediği dik duruş taraftarlarınca çoktan alt üst edilmiş olan bir Said-i Nursi’den bahsetmek pekala mümkün. Filmdeki basit yedirmeler ve ideolojik kaygılarla oluşturulan milliyetçi, pasif portrenin, Said-i Nursi’nın on yıllardır büyük bir kesim tarafından hürmetle(!) nasıl harcandığına doğru bir kapı aralamasını, bir yolculuğa çıkarmasını ümit ediyorum sevenlerini. Çıkılacak bu yolculuk, Said-i Nursi’yi abartı ve kutsamadan soyutlanmış bir bakışla, onun İslami hareketin sosyolojik tabanına yaptığı etkiler, usuli konularda serdettiği hatalar, siyasayı takip ve okuma konusundaki yeterlilik/yetersizlikleriyle birlikte yeniden tanımaya; yani hareket, usul, akaid ve siyasi görüşleri ve pratiği itibariyle ümmet nezdinde adilane bir tarzda hakettiği yere ulaştırmaya da kapı aralayacaktır.

YAZIYA YORUM KAT

18 Yorum