Hukukun sonuçlarını kestirebilmek veya AKP'nin Nefs-i Müdafaası

22.03.2008 02:01

Yasin Aktay

Hukukun üstünlüğünün en önemli şartlarından birisi hukuk düzeninin “tutarlılığı, sürekliliği ve kestirilebilirliği”dir. Bu da hukuk metinlerinin son derece açık, şeffaf, hukukçulara bile çok az iş bırakacak kadar kestirilebilir olmasını gerektirir. Hukuk metinleri muğlâk olduğunda, hukukun üstünlüğü kavramından bahsetmenin hiçbir anlamı olmaz, çünkü bu durumda hukuk mekanizması, işin başında kim varsa onun, istediği sonucu çıkarabildiği, keyfi bir idareyi haklılaştırmanın aracı oluyor. Bu noktada hukuk keyfi bir otoriterliği meşrulaştıran bir mekanizmadan başka bir anlam ifade etmez.

Oysa bizdeki sorun basitçe hukuk metinlerini muğlak olmaması ve bundan dolayı hukukçulara gereğinden fazla takdir alanı bırakmasından kaynaklanmıyor, aksine, ne kadar açık olursa olsu hiçbir şekilde kestirilemeyen sonuçlar verebilmesidir. Muhakkak ki bu değerlendirmelerden Türkiye'de var olan ve sayıları yeterince fazla olan değerli hukukçuları tenzih etmek gerekiyor.

Ancak, çoğu durumda, özellikle yüksek yargı kurumları yasaların hiçbir yoruma yer bırakmayan açık hükümlerine rağmen sürpriz kararlara imza atabiliyorlar. Hal böyle olunca hukuk pratiği hukukun üstünlüğü ilkesini gerçekleştirmekten çok uzaklaşıyor, alternatif bir iktidar tesisi için siyasete paralel bir iktidar alanı gibi çalışmaya başlıyor.

CHP ve Deniz Baykal son zamanlarda Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'da hukukun bütün yazılı kurallarına rağmen istediği sonuçları elde edebileceği son derece geniş bir alan görüyor. Bu işte gerçekten bir yanlışlık var. Daha iktidar tarafı çıkarmayı düşündüğü herhangi bir yasayla ilgili niyetlerini tam açmamışken bile Baykal “Anayasa Mahkemesine götürürüz!” diyerek tehdidi savurabiliyor. Çıkarılacak olan yasanın daha içeriği, şekli, prosedürü, mahkemelik bir durumu olup olmayacağı da belli değilken Baykal'ın hemen peşin peşin AYM'sini elde bir koz gibi öne sürmesi yüksek yargıyı kendi iktidar alanı gibi, kendi arka bahçesi gibi gördüğünün en açık ifadesidir.

Yasa metinlerinin bütün açıklığıyla buna imkan vermediği bilindiği halde CHP'nin AYM'ni istediği sonucu elde edebildiği bir siyaset alanı olarak gördüğü çok açık. Hukuku bu şekilde kendi uhdesinde bir mülk gibi görenlere karşı hukukun saygınlığını yeniden tesis edecek yol yine AYM'sinin takınacağı tutumdan geçiyor.

Ne yazık ki, 367 garabetine yakın zamanda yol açmış olan Mahkeme, bu beklentileri de fazlasıyla haklı çıkarmıştır. Mahkemenin temsil ettiği hukuk burada belki tam da beklendiği gibi “kestirilebiliyor”, ama yasaların açık hükümlerinin herkes için geçerli olan anlamlarının bir gereği olarak değil, mahkeme üyelerinin keyfi davranmaya “alıştırmış” olmalarının bir sonucu olarak.

Bu sağlıklı bir alışkanlık değil. AYM veya yargıçlar hukuku belli marjinal bir siyasal görüşün arka bahçesi gibi uyguladıkları izlenimi vermişlerse, insanlar hukuk adına uygulanan keyfiliği kanıksayacak hale gelmişlerse, hukukun zedelenmesi için başka bir sorumlu aramak da bunun tamiri için başka birini aramak da beyhudedir.

AK Partiye açılan kapatma davası hukukun üstünlüğünden kaynaklanan gücün açık bir siyasi istismarıdır. Bu istismar sadece demokrasiye değil, her şeyden önce hukuka büyük bir darbe vuruyor ve bu süreç içinde akıl ve iz'an ölçülerinde eleştirilmeyi hak eden sadece bu darbeye yeltenenlerdir.

Kapatma davasının hukuki değil siyasi olduğu artık hiç kimsenin saklamadığı bir gerçek olduğu halde, AK Partiye hukuka saygı ile oturup sonuçlarını beklemeyi tavsiye etmek çocuk kandırma peşindeki tecavüzcülerin tavrını andırıyor.

Süren davanın seyrini etkileyecek yasal düzenlemelerin şık durup durmadığıyla ilgilenmek gibi bir lüksü yok ki partinin. Saldırıya maruz kalmış olan AK Partinin bu durumda yapacağı her şey “nefs-i müdafaa” kapsamsında değerlendirilmelidir.

Hele arada biraz da objektif takılmak adına AK Parti'nin ilgisiz kusurlarını tam da bu esnada dile getirenler, haksız saldırganları anlamaya çalışanlar, bu yolla saplandıkları münasebetsizlikleri bir yana, bu suça basitçe sadece ortak oluyorlar.

Allah aşkına Ak Partiye “laikliği ihlal” adına isnat edilen bütün suçun özeti başörtüsünü serbest bırakma doğrultusunda yürüttüğü yasama faaliyeti ve buna eşlik eden söylemlerden ibaret olan bir iddianame var ortada. Bu kadarlık bir hak talebini bile kendi daracık laiklik anlayışına sığdıramayanların gönlünü hoş tutmanın, endişelerini gidermenin bir yolu var mı sizce? Siyasal alanı istedikleri gibi parsellemelerine göz yummak mıdır endişelerini gidermenin yolu?

Bu tür durumlarda siyasi irade ile hukuk veya bürokrasinin dengelerini sürekli siyasi irade aleyhine yeniden hatırlatmak da iyice bıkkınlık veriyor artık. Hukukun bir güç derebeyliği gibi bu kadar açık istismarının siyasi iradeyi dengelemekle hiçbir alakası olmadığı yeterince açık değil midir?

Siyasi irade veya halkın iradesinin temsili tabii ki her şey değildir. Ama her şey olmamayı kabullenmiş bir halk iradesini neredeyse hiçbir şey kılmaya teşebbüs eden bir haksız iradenin karşısında bunu ikide bir hatırlatmak, çok, ama çok ayıp oluyor.

Yeni Şafak gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim