Hukuk, yani, TSK’nın iradesi ve gücetaparlık ve, güç önünde eğilmeyi sağ

16.03.2010 03:12

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Önce, Türkiye’deki medyanın büyük çapta, kemalist/laik güç odaklarınca nasıl yönlendirilip militanlaştırıldığına dair bir röportaja değinelim:

Ancak, bu röportajda adı geçen ve bir dönem Türkiye’de B. Amerika’nın B. elçisi olarak bulunan Morton Abramowitz’le ilgili olarak, bir anekdot da aktarmak gerekiyor: Abramowitz’in Ankara’ya tâyin elçi edildiği günlerde, onun daha önce elçilik yaptığı Güneydoğu Asya ülkelerinden Tayland’daki entrikacılığını, o dönemin Tayland’ında etkili bir siyasetçinin dile getirdiği, ’Devletleri ve hükûmetleri idare etmeyi pek sever, bir çok darbe planlarının içinde o hep vardır..’  şeklindeki beyanları, o zamanlar yayın hayatında olan ’Selâm’ gazetesinde yayınlanan bir makalelerden birinde dile getirmiştim..

Ki, onun o elçiliği dolayısiyle yakından tanıdığı Türkiye’yi, emekliye ayrıldıktan sonra da nasıl yönlendirdiği, 28 Şubat döneminde, hangi güç odaklarını nasıl tahrik ettiği bu röportajla daha bir olarak ortaya konuldu..

Dahası, işbu Abramowitz, daha sonra Türkiye’den ayrılıp, yerine başka elçiler geldiyse de; onun, ’hükûmetler idare etmeyi çok sevdiği’ şeklindeki alışkanlığını veya ’hobi’sini, stratejik açıdan çok önemli bir ülke olan Türkiye üzerinde de sürdüreceği ’ye de  gibi bir ülke sözkonusu olunca daha bir arzulu olarak devam ettirmek isteyeceği tahmin edilebilirdi, ama, bu hususta net bir bilgi yoktu.. Ama, bu kişinin, AK Parti iktidara geldikten sonra, özellikle de  2003-2004 döneminde yoğunlaştığının belgeleri şimdilerde ortaya daha bir çıkan ‚darbe hazırlıkları’ sırasında yine boş durmadığı da sözkonusu röportajdan anlaşılıyor..

Evet, 28 Şubat 1997 Zorbalığı döneminde Sabah’ın Gen. Yy. Yönetmeni olan Ergun Babahan’ın Taraf’tan  N. Düzel'e verdiği ve 15 Mart 2010 günü yayınlanan röportajda dile getirdikleri üzerinde -özetle de olsa- durmak gerekiyor..

Babahan, özellikle medyada, kimlerin ’ajan gazetecilik’ yaptığını da söylüyor ve özetle şöyle diyordu:  İstihbarat kurumları, ajan gazetecilere şu adamı yıpratın  der ve onlar da suçlayıcı haberleri ve yazılarıyla yıpratırlar. Karakter suikasdi yaparlar. Biz Sabah'ta ajan olarak bir tek Ünal İnanç'ı bilirdik.

Hürriyet Grubu'nda ise Fatih Altaylı'nın ve Tuncay Özkan'ın Milli İstihbarat Teşkilatı ile ilişkileri biliniyordu. Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür onların ismini açıkladı.

Fatih Altaylı ile Tuncay Özkan, Mesut Yılmaz'ın önünde bir tartışma yapmışlar.

"MİT'te kim maaşlı, kim gönüllü çalıştı" diye atışmışlar. Güya biri paralı,biri gönüllüymüş.

Askerlerin mesajları bize Sabah'ın Ankara Temsilcisi Fatih Çekirge üzerinden geliyordu.

Hürriyet, devlet gazetesidir. Onların askerlerle ilişkisi çok farklıydı. Onlar askerle iç içe gibidir.

Doğan ve Sabah Grubu ayda bir buluşurdu. Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan, Mehmet Ali Yalçındağ, Dinç Bilgin, Kenan Sönmez, Beyti'nin üst katında bir araya gelirlerdi.

Erbakan Türkiye'nin Başbakanı olarak gittiği Libya'da, Kaddafi'den fırça yemişti. Sonra Abramowitz Sabah'a gelip 'Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar' gibi laflar etti.

28 Şubat'ın organizasyonunda Amerikan devleti adına en önemli ayak Morton Abramowitz'di.

Şeriat tehlikesi yaşandığına inanıyorduk.  Çiller'e Erbakan'la koalisyon kurdu diye çok öfkeliydik. Kendimizi ihanete uğramıştık.’

(…) Düşünün, 28 Şubat'ın generali Erol Özkasnak, Mehmet Altan için "Onu süngüye oturtup Güneydoğu'da dolaştırırım" demişti. Faşizmin ne olduğunu, o döneme baktığımda şimdi  daha iyi anlıyorum. İnsanın bayağı ruhunu ele geçiriyor faşizm. (…) Meşhur bir Hayri Birler olayı vardır. Hürriyet'in Ankara bürosunda ikinci adam olarak çalışırken, esas işi açığa çıkıyor ve Hürriyet'ten ayrılıyor ve gerçek işine dönüyor. MİT'in Diyarbakır bölge müdürü oluyor.. (…)

Türkiye’de medyanın günahı çoktur. Darbecilerle, muhtıracılarla, andıççılarla işbirliği yapmış, çok insanın da canını yakmıştır. Genellikle de kendi günahlarının üstünü örtüp gerçekleri saklamıştır. (…)’

*

Evet, E. Babahan’ın bu tesbitlerinde -ve daha doğrusu itiraflarında- Türkiye’nin nasıl bir rejim tarafından, nasıl bir ’laik çete’,  bir ’laik mafia’ tarafından yönetildiği ve bugün gelinen noktaya hangi zorluklarla gelindiği ve gelecekte ne gibi tehlikelerin yine de var olduğu da buradan çıkarılabilir..

Bu röportajdan birkaç soru ve cevabını biraz daha teferruatlı aktaralım:


’-Siz 28 Şubat döneminde Sabah Gazetesi’nin yönetim kadrosundaydınız. (…) O günlerde gazete yönetimleriyle generaller arasındaki ilişki nasıldı?
*Ben o dönemde yazı işleri müdürüydüm. Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu’dan sonra gazetede ben vardım. Askerlerin mesajları bize, Sabah’ın Ankara Temsilci Fatih Çekirge üzerinden geliyordu. Mesela Zafer Mutlu Alevidir ve Kürt’tür. Ankara bürodan sık sık, Zafer Mutlu’nun bu Alevi ve Kürt kimliğinin, onun aleyhine kullanılabileceği mesajları gelirdi. Bu da Zafer Mutlu’yu çok tedirgin ederdi.
-Kim gönderiyordu bu mesajları?
*
Herhalde asker gönderiyordu. Zaten Çiller Hükümeti düşürülürken ve DYP dağıtılırken, hükümetten istifa etmeleri için kimi bakanlara Alevi kökenlerinden dolayı çok baskı yapıldı.
(…) Fatih Çekirge, ‘şu paşayla konuştum’ diye bizi telefonla arardı. Fatih’in bizimle yaptığı konuşmalardan anlardık askerlerin ne isteyip ne istemediklerini. Askerler hoşlanmadıkları bir şey yayınlandığında Fatih’i telefonla arıyorlardı. O da bize, ‘çok rahatsız oldular, köpürdüler’ diye haber veriyordu.
-Diğer gazetelerde de aynı sistem mi işliyordu?
*Bildiğim kadarıyla Ertuğrul Özkök, askerlere yakın bir gazeteci. Zaten Hürriyet devlet gazetesidir. Dolayısıyla onların askerle ilişkisi bizimkinden çok farklıydı. Askerlerle iç içe gibidir onlar. Ama şu var. Biz o dönemde Tansu Çiller’e, Necmettin Erbakan’la koalisyon kurdu diye çok öfkelendik. (…) Dinç Bey, Çiller için, ‘Hata yaptı, bedelini öder’ dedi.
-Sabah Grubu’nun askerlerle yakın ilişkisi o günden sonra mı başladı?

*Türkiye’de gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi zaten hep vardı. Çünkü asker, politik hayatın bir gerçeğiydi. O sıralar, Genelkurmay’a davet edilmek, bir asker, general tanımak çok önemliydi. (…) Hürriyet hep askerciydi de…Sabah, 28 Şubat döneminde değişti. Bir de o zaman Amerika’nın eski Ankara büyükelçisi Abramovitz Sabah’a çok gelip gitti. (…) Erbakan, (…) Libya’da, Kaddafi’den çadırda fırça yemişti. Bu fırçadan sonra Abramovitz geldi mesela. ‘Türkiye gibi bir devlet nasıl böyle bir aşağılanmaya katlanabiliyor? Bu Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar, falan gibi…’  laflar etti. Zaten, 28 Şubat’ın organizasyonunda, Amerikan devleti adına en önemli ayak oydu.
-28 Şubat’ı ABD mi organize etti sizce?
*
Tabii… (…) Abramovitz o sırada emekli büyük elçiydi. Türkiye’yi çok iyi bilen ve herkesi tanıyan biri olarak Türkiye’ye gelip gidiyordu. O zamanlar, Zafer Mutlu’yla yaptığı görüşmelerde, ikisi arasındaki tercümeleri ben yapıyordum. Abramovitz, Dinç Bey’le de bir, iki kez görüştü.
-Abramovitz ne istiyordu medyadan?
*28 Şubat
’ın alt yapısını hazırlıyordu herhalde. RefahYol hükümetinin Türkiye’ye zarar verdiğini düşünüyordu. Sanıyorum Erbakan’ın bölge politikasından İsrail çok rahatsız olmuştu. (…)

Bakın şimdi Ergenekon Soruşturması’yla, 2002 -2003 darbe planları ortaya çıkıyor. Demek ki AK Parti hükümetine karşı bir darbe için altyapı hazırlıkları yapılmış. Belki Genelkurmay karargâhının bu planlarla doğrudan bir ilgisi vardı..
-(…) Abramowitz, bu ay başında gene ortaya çıktı ve Türkiye’nin İran’la ve Rusya’yla artan ilişkileriyle ilgili yeni uyarılarda bulundu. İsrail’le gerginliğin ABD’deki muhafazakar kesimleri  kızdırdığını, Başbakan Erdoğan’ın Gazze’de yaşananlara ‘soykırım’ demesinin Türkiye’nin Batı’daki duruşuna zarar verdiğini, (…) Türkiye’deki kutuplaşmanın daha derinleşeceğini,  koalisyon hükümeti olasılığını bile dile getirdi. (…)

*
Obama, Ermenistan sınırının açılmamasına çok bozuldu. Abramovitz, Amerikan yönetiminin AK Parti hükümetinden rahatsızlığını ortaya koyuyor. Amerika’yla ilişkilerde sıkıntılı bir dönem başlıyor. (…) Abramovitz, Türkiye konusunda söyledikleri kabul gören biridir. Ben olsam, onun sözlerini ciddiye alırım
-Gazeteci-asker ilişkilerine dönersek… Generallerden gazetelere talimatlar gelir miydi?
*
Ankara büroya gelirdi. Sincan olayını çok önemserlerdi. ‘Dört yıldızlı uyarı’, ‘Komutanlar rahatsız’ gibi manşetler atılmasını isterlerdi. (…) Ama şu var. Bu, bizim de işimize geliyordu. Dediğim gibi o sırada hem Çiller’e büyük bir öfke vardı. Hem de Erbakan’a, ‘Türkiye’yi Suudi Arabistan yapacak’ diye bir güvensizlik vardı. Bizim de o sırada, solculuktan gelen ateist damarımızla, dinle ilgili her şeye şüpheyle bakan laikçi damarımız birleşmişti. RefahYol koalisyonunun, hayat tarzımızı değiştireceğini düşünüyorduk ve askeri doğal müttefikimiz görüyorduk.
-Psikolojik harbin ürünü olduğu apaçık olan o Fadime manşetlerine gerçekten inanıyor muydunuz?

*Şeriat tehlikesi yaşandığına yüzde yüz inanıyorduk. Bizler aktif laiklerdik. (…) Biz o dönemde, askerle müttefik olmaktan rahatsız değildik. Türkiye’yi belaya sürükleyen bir hükümete karşı düzen kavgası veriyorduk. 28 Şubat’ı darbe olarak görmemiştik.
-Bugün baktığınızda ne görüyorsunuz peki?
*
Korkunç tabii.
-Askerler, nelerin yazılmasına kızarlardı?

*
Askerler, kendilerini eleştiren, hükümeti öven yazıların yayınlanmasını istemiyorlardı. Ben 28 Şubat sürecinin sonuna doğru depresyona girdim zaten. Benim o dönemde gazetede en önemli işim, oturup bütün köşe yazılarını okumak ve yazarları tek tek sansürlemekti. 28 Şubat’taki baskılar, bizlerde öyle tuhaf bir duygu ve ruh hali yaratmıştı ki… En ufak bir cümle bile hükümet yanlısı, asker karşıtı gelebiliyordu bize. Ben o bölümleri yazılardan siliyordum. (…)
-O dönemde diğer gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi nasıldı?
*
Hepsinin askerle ilişkisi iyiydi. (…)  Bazıları generallerle tenis de oynuyordu. Öyle ilişkiler vardı yani..(…)’

*

Evet, E. Babahan’ın bu söylediklerinden sonra, bugün nereden nereye gelindiğini ve bugün de aynı durumun olup olmadığını hatırlamak ve düşünmekte fayda vardır.  Ve de, Gen.Kur. Başk. Org. Başbuğ’un –em. ve muvazzaf subayların mâzide yaptıklarını ve bugün de yapmakta olduklarını- ’silah arkadaşlığı’ adına sahiblenmekteki çarpık meslekî dayanışma anlayışını değerlendirmek gereği de, hâkezâ, aynı şekilde..

*

’Ordu, kendisini değil; milleti ve ülkeyi savunmak için olduğunu bilirse, millet de ordusunu korur!’

Evet, Başbuğ’un 15 Mart günü yaptığı açıklamalar üzerinde durması gerekiyor.. Ancak, ondan önce, KKK. Org. Işık Koşaner’in Erzincan Başsavcısı’nın tutuklanmasıyla sonuçlanan ve 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk’i de içine alan Erzincan İddianâmesiyle ilgili olarak yaptığı açıklamalara da bakmak gerekiyor..

Org. Koşaner, Erzincan İddianamesi’nin sadece gizli tanık ifadelerine dayandığını ileri sürüyor.. Halbuki, önemli olan, tanığın gizli veya aşikar olup olmadığı değil.. Ortaya atılan iddiaların doğrulayacak başka belge veya delil  var mı, yok mu? Sisteminizin yargısı, yani bu kadar mı ilkel?.

Çünkü, sadece görgü tanıklarına dayanarak yapılan yargılama, sadece cürm-ü meşhud/  (suçüstü) durumlarında sözkonusudur.. Onun dışında da ilkel toplumlarda.. Kaldı ki, sözkonusu Başsavcı ve Jand. Albayı’nın tutukluluk hallerinin kaldırılması için yapılan  3 itiraz da diğer mahkemelerce oybirliğiyle reddedildi.. Bunlar sadece gizli tanık marifeti mi?.

Org. Koşaner, 15 Mart günü Hürriyet’te yer alan açıklamasında, ’Soruşturma safhasında askerî makamlardan hiçbir bilgi istenmeden yapılan bazı suçlamaların, kamuoyuna gerçek verilere dayandırılmış gibi yansıtıldığı ve kamuoyunda yanlış algılamaların yerleşmesine neden olunduğu’ndan yakınıyordu; sözkonusu İddianâme’deki bazı suçlamaların cevabını vermek sanki KKK.’na mı düşmüş gibi..

Koşaner, sözkonusu iddianâmede 29 Mart 2009 mahallî yerel seçimleri öncesinde 3. Ordu bünyesinde Seminer adı altında toplantılar düzenlendiğinin, seçimler sonrasında darbe yapılmasının planlandığı yer almasına değinerek, ’3. Ordu Komutanlığı’nda 13-14 Ocak 2009 tarihlerinde iç güvenlik semineri icra edildi. Seminerle ilgili emir ve sonuç raporları elimin altındadır. Seminere daha önce belirlenen katılımcılar dışında kimse katılmadı. Soruşturmayı yürüten savcı, seminer konusunda askerî makamlardan hiçbir bilgi ve belge talebinde bulunmadı.’ dedikten sonra,  kendisiyle çelişkiye düşerek, ’Sadece, Erzincan Orduevi’nde 2009 yılında kalanların tam dökümünü istedi. Kendisine güvenlik gerekçesiyle böyle bir listenin verilemeyeceği hatırlatıldı..’ diyor..

Yahu, birileri geçmişte Orduevi’nde kalmışlarsa zâten geçip gitmişler, daha ne güvenliği sözkonusu? Savcılık, isim sorarsa cevabı verilebilirmiş..

Bir isim sorulsa bile, bu durumda, o listede olup olmadığına dair cevabın doğruluğuna nasıl inanılacak, o da ayrı bir konu..

Org. Koşaner,  Erzincan İl Jandarma Alayı eski komutanı Alb. Receb Gençoğlu’nun Eskişehir’de gözaltına alınıp Erzurum’a getirildiği 28 Ocak 2010 günü, Erzincan’daki 3. Ordu K.lığı’nın, askerî bir  konvoyu şehirde yürütmesinin, ’gözdağı verme girişimi’ olarak iddianameye konulmasına da savunma geliştirme gereği duymuş ve bunun, Kars’ta Mart başında yapılan Kış Tatbikatı’na prova mahiyetinde olduğunu söylüyor..

Koskoca bir Orgeneral’in,  bir savcının iddianâmesine, emrindeki kocaman generallerin, albayların cevab veremiyeceğini sanıp, kendisi savunma yapmak gereğini duyması, ilginç değil mi? 28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde de, Sincan’da tanklar yürütüldüğünde, önce, rutin ve proğramlı bir eğitim denilmişti, C. Başkanı Demirel’in sorusuna cevaben.. Ama, hangi generallerin, emekli olduktan sonra, ’O tankları Sincan’da ben yürüttüm! Hayır, sen değil ben yürüttüm.. Sende nerde öyle yürek..’ diye birbirlerine nasıl düştüklerini, Org. Koşaner bilmiyor mu?

Org. Koşaner,İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ isimli belgeyi imzaladığı, ıslak (orijinal) imzanın sahibi olduğu iddia edilen Kur. Alb. Dursun Çiçek’in, askerî helikopterle Nisan veya Mayıs 2009’da Erzincan’a geldiği ve Orduevi’nde bazı subaylarla kahvaltı ederken görüldüğü iddialarına da cevab verirken, yine çelişkiye düşüyor..  Koşaner, ’Erzincan’a gelen her helikopterin manifestosu hava meydanı sorumlusu personel tarafından kayıt altına alınır, saklanır. Manifesto ve orduevi kayıtları dikkatle incelendi, bilgi sahibi olması muhtemel personelin bilgisine başvuruldu. Anılan kurmay albayın Erzincan’a askerî helikopterle gelip, orduevinde kalmış olması kesinlikle söz konusu değildir.’  diyebiliyor da, Orduevi’nde geçen bir yıl içinde kimlerin kaldığını , yani geçmiş zamana aid bilgilerin Savcı’ya verilmeyişinin, güvenlik gerekçesine dayandırılmasını nasıl mantıklı buluyor?

5 ay sonra, Başbuğ’un yerine Genelkurmay Başkanı olması beklenen KKK. Org. Koşaner’in bu çelişkili izahlarından sonra; Org. Başbuğ’un 15 Mart günü açıklamalarına da dönebiliriz..

Org. Başbuğ’un Hürriyet’in yeni Özkök’ü Enis Berberoğlu’na söyledikleri ilginç.. Bu ikilinin birlikte çekilmiş resimlerine bakanlar, Berberoğlu’nu Özkök sanmışlardır, herhalde..

*Generaller, kendilerini hukukun üstünde sanıyorlar..

Org. Başbuğ, ’3.Ordu Komutanı, “Ergenekon Terör Örgütü’nün Erzincan yapılanmasının yöneticisi olarak suçlanmaktadır. Bu çok ağır ve ciddî bir suçlamadır. Çok özel bir durum yaratmaktadır. Suçlanan Ordu Komutanı, Genelkurmay Başkanı olarak bana ve Kara Kuvvetleri Komutanı’na karşı sorumlu ve bağlı olan en üst seviyedeki bir komutandır.’ diyor ve o da, tıpkı Org. Koşaner gibi, iddianâmenin ’gizli tanık iddialarına dayandırıldığını’ söylüyor, iddiayı geçersiz kılmak için, ’Ordu Komutanı ile yaptığımız görüşmelerde de, konuya ilişkin olarak kendisinin de görüşleri sorulmuştur. Ordu Komutanı çeşitli defalar bizlere iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir. Bu durumda Genelkurmay Başkanı ve KKK. olarak bizim, 3. Ordu Kom. Org. Saldıray Berk’e karşı olan özel sorumluluklarımız var. Astlarımızın karşı karşıya kaldığı sorunlarla yakınen ilgilenmek mecburiyetindeyiz. TSK İç Hizmet yasasında var bu görev; gerekirse aile sorunlarıyla bile ilgileniriz.’ diyor..
Org. Saldıray Berk’i mahkemeye, ifade vermeye gitmekten alakoyanın, bizzat Org. Başbuğ olduğu anlaşılmaktadır.. Nitekim, Yeri gelmişken şunu da ifade edeyim. Önyargıya dayanmayan ve doğru bilgilere dayanarak yazan ve konuşan herkese saygı duyarım. Bugüne kadar, önyargılı ve doğru bilgiye dayanmadan yazan ve konuşan hiçbir kimseyi kişisel olarak muhatap almadım, bundan sonra da muhatap olarak o kişileri de onurlandırmak istemem..’ diye ekliyor..

Şu güç gösterisine ve tekebbüre bakar mısınız..

Kendisinin hoşuna gitmeyen bir durum olursa, hemen, onları önyargılı diye suçlayacak kadar ’önyargılı’!.

Org. Başbuğ, ayrıca, geçen hafta, Muğla’dan Ankara’ya, elbombaları ve diğer mühimmatı taşıyan bir kamyonun bir ihbar üzerine Emniyet güçlerince durdurulup, savcılıkça koğuşturma konusu yapılmasına tepki gösteriyor.. ’Derhal Merkez Komutanlığı’na bilgi verilmeli, bizimle temasa geçilmeliydi..’  diyor..

Org. Başbuğ, gerçi, ’bizim de eksiğimiz var, mülki âmirler bilgilendirilmeliydi’ de diyor, ama, bunu çok önemli görmediği, ifade tarzından anlaşılıyor..

Ya, o ihbar, bir terör örgütüne yapılsaydı ve bir terör örgütü yolu kesseydi, o kadar bomba ve mühimmat, terör örgütünün eline geçseydi, ne olurdu?

Başbuğ’un aklı- fikri, milletin ve ülkenin savunulması için görevlendirilmiş bir ordunun sorumlusu olduğunu unutup, çarpık bir meslekî dayanışma anlayışı için sergilemekte..

’Açılan soruşturmalardan, yürütülen yargılamalardan rahatsız olduklarını’  açıkça ortaya koyuyor, bu gibi soruşturma ve yargılamaların, TSK üzerinde olumsuz bir durum oluşturduğundan’ söz ediyor;  ’herhalde bu duruma çok mutlu durum diyecek hal yok. Fevkalade olumsuz bir durum…’ diyor.. Ve, ’Silah arkadaşlığı’nı vurguluyor devamlı...

*

Kendisini hakikatin ölçüsünü sanan güç sahiblerinin traji-komikliği..

Evet, Org. Başbuğ’un, asker sözcüsü sayılan F.Bilâ’ya verdiği ve 14 Mart 2010 günü Milliyet’te yayınlanan röportajındaki sözleri son derece düşündürücü ve acı verici..

Bu röportajın bazı ilginç ve can alıcı noktalarına gözatalım: 

-Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu öne sürülen ’İrtica İle Mücadele Eylem Planı’  ilk gündeme geldiğinde “kâğıt parçası” olarak nitelemeniz çok eleştirildi. İmzanın Dursun Çiçek’e ait olabileceğine ilişkin yeni deliller bulunduğu gerekçesiyle soruşturma yeniden açıldı. (…) Bu belge için bugün ne düşünüyorsunuz?
*Başbuğ: (…)söylediklerimin arkasındayım. (…) Ancak tabii ki bu davranışımız, gerektiği zaman ve yerde TSK’nın ve TSK personelinin hak ve hukukunu korumak için bizlerin gerekeni yapmamızı engelleyemez.  Biraz evvel ifade ettim. Emekli generaller var. Beraber görev yaptığımız, yakın arkadaşımız var. İki, şu anda emrimde olan personel var. Onların sorumluluğu da bana ait. Bugüne kadar meslek hayatım boyunca yaptığım ve söylediğim her şeyin her zaman arkasındayım. Bunu her halde bir savunma olarak kabul etmiyorsunuz, bu savunma değil, kendime ve Silahlı Kuvvetlerime duyduğum güvenin bir derecesidir..

(…) Olayı kronolojik olarak anlatma ihtiyacı duyuyorum. Ancak şunu da unutmayalım, hâlâ bir soruşturma safhası da devam ediyor. (…) İddia edilen belge, 12 Haziran 2009 tarihinde bir gazetede yayımlandı. Aynı gün Genelkurmay Askeri Savcılığı’nda soruşturma başlatıldı. (…) Savcılık 24 Haziran 2009’da soruşturmasını tamamladı. Genelkurmay Askeri Savcılığı yaptığı soruşturma neticesinde kovuşturmaya yer olmadığı kararına vardı. Ve bu kararı aynı gün 24 Haziran’da bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyurdu. Askeri savcının açıklamasından sonra, Genelkurmay Başkanı olarak ben bir basın toplantısı yapma ihtiyacı duydum 26 Haziran’da.
Ne dedim? O günkü bilgiler, iddia edilenin bir belge olmadığını bize göstermektedir. Belge değil, dedim. (…) 26 Haziran’da söylediklerimin bugün de aynen arkasındayım.

-O basın toplantısında “kâğıt parçası” ifadesini kullandınız ve bu sonradan çok eleştirildi?

*Başbuğ: Olabilir. Fotokopiye belge mi deseydik? Fotokopi gayet tabii ki belge değil. Peki ne diyeceğiz ona? Bilmiyorum yani. Bulun uygun bir tabir. Ne diyeceğiz, belge değil. (…)

-Aslı İstanbul Başsavcılığı’na verildi ve Adli Tıp, sonra da Jandarma Kriminal Laboratuvarı “İmza benziyor” dedi. Askeri savcılık yeniden soruşturmayı açtı. Bugün belgenin aslı elinizde mi?
*Başbuğ: Ha bugün var mı, yine bilmiyoruz. Yine ayrı bir konu. Yargı ortaya koyacak onu. İddia edilen belgenin fotokopisine dayanıyor bu süreçteki soruşturma.
-İlave delilden neyi kastediyorsunuz? Yaptığınız açıklamada öyle demiştiniz.
*Başbuğ: Şimdi Askeri Savcılığın ve benim, yani fotokopiye belge dememiz mi bekleniyordu? Bunu mu diyecektik yani? (…) Yani jandarma kriminal askeri savcılığa diyor ki “belge üzerindeki parmak izlerini araştırırım ama bunu yaptığım zaman belge üzerinde bazı hasarlar olabilir.” Çünkü kimyasal şey kullanıyorlar.
*(Gen.Kur. Hukuk Müşaviri) Gen. Çubuklu: Askerî Savcılık da bunu İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na soruyor. (…) Şimdi bu cevaplar bekleniyor. (…)

*Başbuğ: Yarın öbür gün belgede bir hasar olursa o zaman askeri savcılık itham altında kalır. (…)Geldiğimiz nokta bu. Sonuç olarak konuyu toparlamamız gerekirse iddia edilen belge ile ilgili olarak Genelkurmay Askerî Savcılığı tarafından soruşturma devam ediyor. Bu soruşturma çok kapsamlı ve çok boyutlu. (…) Yargı sürecinin sonunu sabırla beklemektir. (…)

-Eğer belge gerçekse, sadece albay rütbesinde birinin böyle bir belge hazırlayamayacağı, üstlerinden emir almış olabileceği de kuşkular arasında. Soruşturma albayla sınırlı mı kalacak ?
*
Başbuğ: Ne dedim, çok kapsamlı ve boyutlu. Elbette çok kapsamlı ve boyutlu olarak bakılıyor.
- Albay Çiçek’le ilgili olarak yürütülen askeri soruşturmanın görevi suistimal ve üstlerinde güveni sarsıcı hareketlerde bulunmaya dayandırıldığı yansıdı kamuoyuna. Bu bilgi doğru mudur ? Albay Çiçek’in Deniz Kuvvetleri’ndeki görevi sürüyor mu?

*Başbuğ: Kanunun 65. maddesi var. 65. madde “askeri personelin açığa alınması için usul kamu davasının açılması lazım” diyor. (…)
- Sayın Baykal’ın eleştirileri oldu. Buna ilişkin yorumlarınızı..
*Başbuğ: Bu konuya da açıklık getirmeye çalışayım. Böyle bir soru geleceğini tahmin edebiliyorum. Bir kere şunu izah edeyim, ben Sayın Baykal’ın değerlendirmelerine saygı duyuyorum. Ancak Sayın Baykal’ın doğal olarak bu değerlendirmeleri kendisinde bulunan bilgi ve verilere dayanarak yaptığını düşünüyorum. (…) İkincisi, bakın 1. Ordu plan semineri kapsamındaki gelişmeler. Neyi kastettiğimi biliyorsunuz. (Balyoz iddialarını kastediyor...)
*Başbuğ: ’1. Ordu plan semineri’ kapsamındaki gelişmelerle özellikle iddia edilen belge konusuna ilişkin gelişmelerin arka arkaya gelmesi, zamanlama olarak tamamen tesadüftür. Yani bu, iki olay arasında özellikle ikili ilişki kurulması doğru değildir. 1. Ordu plan semineri kapsamındaki gelişmeler ne zaman oldu? 22 Şubat 2010 Pazartesi günü. (…)  Tabii ki olay ciddidir. Niçin? Bir; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne uzun süre üstün, değerli hizmet vermiş arkadaşlarımız, komutanlarımız var. Emekli olmuş. Ama bu kişiler gerçekten TSK’ya uzun süre üstün hizmetler vermiş, yakinen tanıdığım, beraber omuz omuza mücadele ettiğimiz arkadaşlar, emekli olanlar. Yani şimdi bunları ben, ismen hangi birini sayayım?  Baktığınız zaman benden devre olarak, yaşça büyük. Bir Orgeneral Çetin...
Büyük benden. Ama diğerleri benim yaşıtım, arkadaşlarım. Emrimde çalışan, görev yapanlar. Emekli olanlar. İki; muhatap sensin. General, amiral, subay var aralarında. Bir suçlama ile karşı karşıyalar. Sonra ne oldu?

Bakın bu toplantıda 1. Ordu Plan Semineri dışında başka konulara ilişkin bir şey konuşulmamıştır. Bakın bizim emeklilerimiz olsun, muvazzaf personelimiz olsun tüm mensuplarımız görev ve rütbe ayrımına tabi tutulmadan hepsi aynı değerdedir, aynı önemdedir. TSK’nın zaten diğer mesleklerden farkı bu. Bazı meslekler de var tabi, ondan mutlu olurum. Yargıtay’da falan diyorlar ya..

(Başbuğ, ne güzel anlatıyor oligarşik diktanın yapısını.. Ne müthiş bir itiraf.. Yani, adâlet -madalet..Bunlar işin laf tarafı.. Asıl olan, meslekî dayanışma..)

Yine kopmuyorlar güzel bir şey ama, Silahlı Kuvvetler’de bu elbiseyi giydiğiniz anda bu mesleğe ve yaşam tarzına adım atıyorsunuz. Ne zamana kadar? Cenazeniz gömülene kadar. Cenazenizi de yine bu ordu gömüyor. Bizim böyle bir yapımız var.
Bizde silah arkadaşlığı kavramı vardır. Silah arkadaşlığı demek er’den orgenerale kadar bir bütündür. Silah arkadaşlığında derecelere göre farklılık yok. Dolayısıyla bizim emeklilerimiz olsun, muvazzaf personelimiz olsun bunların arasında görev ve rütbe farklılıklarına muvazzaf ya da emekli olmasına göre farklılık yapılmaz, mümkün değil. (…) Ve ayrıca da ben bunun bir sorumluluk yüklediğinin de bilinci altındayım burada (…). (Yanıltmanın  böylesine ne demeli.. Er’den orgenerale kadar.. TSK’da askerlik yapmış milyonlarca insan, bir kişinin adına kurulmuş olan bir resmî ideolojinin bekçiliğini mi benimsemektedir? (…)’

*Başbakana yapılan saldırıyı, sadece, ’ Yanlıştır!’ diye geçiştiren bir Gen.Kur. Başkanı!

- Sayın Başbakan’ın adı geçirilerek bir parola gündeme geldi. Üçlü zirvede Sayın Başbakan bunu gündeme getirdi mi?
*Başbuğ: Olabilir. Çünkü sonra da pazar günü bir toplantı daha yaptık. Zirvede olmasa bile ikili görüşmede olabilir. Ama çok da önemli bir konu değil zâten.. Parola olayı olduğu zaman da ifade ettik; ‘yanlıştır’. TSK olarak kabul edebileceğimiz bir olay değildir. Bırakın kabul etmeyi, olay olduğu an zaten ilgili komutanlık soruşturma açmıştır, soruşturma devam ediyor. O soruşturma da sadece astsubayla sınırlı değildir. Bu konuyla ilgili olarak başkalarının da hataları varsa gereken yapılacaktır.

(Yani, birisi;  Âdî- Genelkurmay Başkanı..) diye bir parola sirkülasyonu tanzim etse, ’TSK, yine, sadece, (Bu, yanlıştır diye geçiştirir mi?) der misiniz?’ )

*

Başbuğ cenabları bir de ölünceye kadar asker olduğunu söylediği eski subayların neler söylediğini de biliyor mu ve biliyorsa onların sözlerini nereye koyacak?

Em. Gen. Pamukoğlu ve daha nice emekli askerlerin lafları.. Ve, geçmişte nice  asker kişilerce işlenen cinayetlere de silah arkadaşlığı adına, sahib çıkacak mısınız Gen. Başbuğ? 

Alınız size, em. albaylardan birisinin, bir ’Silah arkadaşınız’ın sözleri..

Em. Alb. E. Sarızeybek, 14 Mart günü Eskişehir'de, Sosyal Demokrasi Derneği tarafından düzenlenen 'Açılımlar ve Terör' adlı konferansta, bir ’erken seçim’in mutlaka yapılarak (Abramowitz’in geçenlerde dile getirdiği üzere) CHP ve MHP koalisyonun iktidara getirilmesi gerektiğini de vurguladığı konuşmasında şöyle diyordu:  ’(….)Bunu durdurmanın tek yolu erken seçimdir. (…) 'Ey hükümet, seni ben seçtim, artık istemiyorum kardeşim, in aşağıya.' Artık siyasi görüşlerimizi bir kenara bırakacağız. Yüzde 10'un üzerinde 3 parti var. AK Parti'yi çıkar, kenara koy. Bizim onlarla işimiz olmaz. İşte bu esnada Türkiye için düşünüp, siyaseti bırakıp bu iki partiyi seçeceğiz, iktidara taşıyacağız. Ülkenin kurtuluşu budur, geleceğimizin kurtuluşu budur."

Evet,  Org. Başbuğ, bu da sizin meslekdaşınız, silah arkadaşınız..

*

General Başbuğ.. Emekli olmanıza 5 ay kadar bir zaman kalmışken, bataklıktan kurtulmaya çalışan kişinin, çırpındıkça daha bir batması misali, her hareketinizle daha bir batıyorsunuz..

İyi bir isim bırakmıyacaksınız geride..

Ve hele tutarsızlık açısından da, hukuksuzluk veya  hukuktanımazlık veya hukuku, onmilyonlarca vatandaşa uygulanırken, hukuk devletinden söz edip, sıra kendilerine gelince, hukuk labirentlerinde oyun içinde oyun kurmaya kalkışan bir anlayış..

Ordu, bugün, milletin verdiği parayla beslenen ve millete karşı oyunlar hazırlayan bir güç odağı konumundadır maalesef, ve bu durumdan kurtulmaya mahkûmdur, sadece mecbur değil..

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim