‘Hukuk devleti’ değil, ‘darbe devleti’ ve ‘güleryüzlü Frankoculuk..’

30.01.2010 00:02

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

27 Ocak 2010 Çarşamba akşamı, bir tv. kanalında, ilginç bir tartışma vardı..

‘Karşıt Görüş’  isimli proğramda, tartışmanın iki tarafının, kelimenin tam mânâsıyla, tam karşıt kişiler olduğu, proğram sonunda daha bir ortaya çıktı..

Bir tarafta, 2007’de, AK Parti’nin C. Başkanı’nı seçmesinin önünü kesmek için yığınla askerî baskılar tezgahlanırken, o tezgahlara paralel olarak, Meclis aritmetiğinde, hukuk adına da meşhur 367 rakamının mucidi olan Yargıtay (eski) Başsavcısı -emekliye ayrılırken eski meslekdaşlarının  kendisine sundukları ve kendisinin de sığınmaktan meded umduğu avuntu sıfatla, (ve ne demekse Onursal Başsavcı)-  74-75’ine merdiven dayamış Sabih Kanadoğlu..

Karşısında ise, Anayasa Mahkemesi raportörlerinden ve de ‘Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı’  genç bir hukukçu, Doç. Dr. Osman Can..

*

Önce bir noktayı belirtmek gerekiyor: Mevcud siyasî düzenin içindeki diğer tartışma ve tavırlara olduğu gibi; hukukî tartışmalaraa da, kendi ideallerimiz açısından değil, mevcud yapı açısından hangisinin daha mantıklı ve tutarlı olmak gibi bir anlayışla yaklaşmak; yâni, o tartışmalardan, kendi ideal ve temel değerlerimiz açısından ‘hakikat’in ifade edildiği gibi bir beklenti içinde olmamak gerekir..

*

Tartışmanın konusu, anayasa değişikli üzerine idi.. Ve amma, daha çok da, Sabih Kanadoğlu’nun, AK Parti’nin düşündüğü Anayasa değişiklikleri konusunda, medyaya yansıyan sözleri üzerine idi.. O, ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu’ Anayasa Mahkemesi’nde görülen kapatma davasında da kesinleşmiş bulunan bir AK Parti’nin, anayasa değişiklikleri yapamıyacağını’  söylüyordu..

Proğramın girişinde, O. Can, Kanadoğlu’na, Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’nin kapatılması konusundaki ‘gerekçeli kararını okuyup okumadığını’ sorunca, tartışmanın sert geçeceğinin ilk işareti ortaya çıktı ve Kanadoğlu, haklı bir durumda gözüktü.. Çünkü, o, bir konuyu tartışmaya gelen bir kimseye böyle bir soru sormak abes olduğunu söylüyordu..

Ama, kısa süre sonra, Kanadoğlu’nun o -yüzlerce sahifeden oluşan- gerekçeli kararı okumadığı veya -okumuş idiyse bile- dikkatinden kaçan ince noktalar olduğu, ya da sırf husûmet duygularıyla çarpıtarak yansıttığı anlaşılıyordu.

Kanadoğlu  değerlendirmelerini yaparken, Osman Can bir ara söze karışmak isteyince,  Kanadoğlu’ndan, ‘Beni dinleyiniz, sözümü kesmeyiniz..’ ihtarını alıyor ve haklı duruma geliyordu.. Nitekim, Can da bu isteğe uygun hareket etti..

Ama, söz sırası Can’a geldiğinde, yaptığı açıklamalar Kanadoğlu’nu depreştirmeye yetti ve arada bir, itiraz cümlelerini dile getiriyordu.. Bunun üzerine Can, ‘sözünü kesmemesi’  yolundaki kendi sözünü hatırlattı. Ancak, Kanadoğlu buna riayet edemedi, sürekli itiraz cümlelerini tekrarlayıp durdu..

Ama, işin doğrusu, Can’ın can alıcı sözleri karşısında Kanadoğlu’nun tepki vermemesi imkansız gibiydi.. Çünkü, Can, sadece -5 generalin hazırlatıp halka dayattığı- 1982 Anayasası’nın değil,  27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası’nın da ‘kara bir leke’ olduğunu söylüyordu. Kanadoğlu’nun bu ağır suçlamaya tahammül etmesi mümkün değildi. Nitekim, 1961 Anayasası’na söylenen o olumsuz sözler üzerine, homurdandı, durdu ve asıl ‘kara leke’nin,  27 Mayıs öncesindeki uygulamalar olduğunu; CHP’nin faaliyetlerini araştırmak için Adnan Menderes’in, Meclis’te geniş yetkili bir Tahkikat Komisyonu kurduğunu, birçok yargıçın meslekten uzaklaştırıldığını, matbuata sınırlamalar getirildiğini vs., söylüyordu..  

Can bu iddialara karşılık, ’Siyasî hata olabilir. Ama o sırada 1924 Anayasası yürürlükteydi. Bu tür uygulamalar aynı anayasaya göre tek parti devrinde de yapılmıştı.’ diyordu..

Can’ın yaklaşımı doğruydu.. Çünkü 1924 Anayasası(Teşkilat-ı Esasiye Kanunu)’na göre, Meclis, milletin iradesini temsil eden tek kuruluş idi ve onun iradesi, anayasaya aykırı olamazdı.. Esasen, o zaman bir Anayasa Mahkemesi de yoktu..

*

Dahası, o anayasa da, 1924’den 1950’ye kadar hemen hiç uygulanmamıştı.. Çünkü, ülke, 27 yıl boyunca, kesintisiz olarak’Şef’ler  (I. ve II. şefler, M. Kemal ve İsmet İnönü) tarafında (ve CHP kadrolarınca) n idare edilmişti ve o Anayasa, ancak ve kısmen 1950-60 arası uygulama imkanı bulmuş ve amma o da, 27 Mayıs İhtilali/ Askerî Darbesi ile kaldırılmıştı..

Ve, Demokrat Parti yönetimi ve (10 yıl Başbakanlık yapan) Adnan Menderes, anayasayı ihlal suçlamasıyla darbeyle indirilmiş ve darbe yapanlar ise, o anayasayı tamamen ortadan kaldırmışlardı..

İronik bir durumdu..

Çünkü, ’Siz anayasayı ihlal ettiniz..’ suçlamasıyla darbe yapanlar, o anayasayı tamamiyle kaldırıyor ve ülkeyi yayınladıkları ihtilal bildirilerine göre idare ve de ’Yüksek Adalet Divanı’ ismiyle Yassıada’da kurulan bir düzmece- uyduruk mahkeme kararıyla, 10 yıllık Başbakan Adnan Menderes ile, Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı, anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle idâm ediyorlar; DP’nin diğer kadrolarını da ağır hapis cezalarına çarptırıyorlardı..

Ve sonra da, o ağır baskı ortamında, yeni bir anayasa, hemen tamamı CHP’lilerden oluşan bir Kurucu Meclis ve de darbeci subayların oluşturduğu Millî Birlik Komitesi’nce yeni bir anayasa hazırlanıyor ve o metnin, nice tehdidlerle Temmuz-1961’de yapılan bir referandum sonunda, halk tarafından kabul edildiği açıklanıyordu. (22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’de giriştiği iki askerî darbe teşebbüsünde de başarılı olamayan Harbokulu Kom. Alb. Tal’at Aydemir, idâmıyla sonuçlanan Mamak Yargılamaları esnasında, ’Ne kadar ilgi çekicidir ki, 1961’de, Giresun’a vatandaşların göğsünde sigara söndürterek, zorla kabul ettirdiğim anayasayı ihlal suçlamasıyla yargılanıyorum..’ diyecekti..)

Kanadoğlu’nun ve kendisiyle aynı ideolojik çizgiyi paylaşan kemalist/ laik/ ulusalcıların yücelttikleri 61 Anayasası, evet, buydu ve şimdi Osman Can, bir anayasa hukukçusu olarak, belki de ilk kez, ’61 Anayasası’ üzerine, klişeleşmiş lafları tersyüz eden bir suçlamayla ’kara bir leke’  nitelemesi yapıyor ve Kanadoğlu’nun 27 Mayıs öncesindeki uygulamalara işaret etmesi üzerine, o dönemin de, sadece Demokrat Parti dönemi boyunca değil, daha da öncesindeki Tek Parti Dönemi itibariyle de bir hukuksuzluk dönemi olduğunu, ’Türkiye’de bir ’hukuk devleti’nden değil, belki bir ’darbe devleti’nden sözedilebileceğini’ ve 1961 Anayasası’nın getirdiği hukuk düzeninin, ’güleryüzlü bir Frankoculuk’tan öteye bir mânâ taşımadığını, lafzî olarak bir takım özgürlüklerin, bir takım yaldızlı sözlerle dile getirildiğini, ama, iktidarı ele geçiren darbecilerin istediği şekilde tanzim olunan yargı kurumları aracılığıyla, gerçekte, hukukun ve özgürlüklerin yolunun kesildiğini’ söylüyordu..

Kanadoğlu için artık tahammül edilemez bir noktaya varılmış olmalıydı ki, ’Tek Parti diyerek kimi kasdettiğinizi açık söyleyin, Atatürk’ü mü eleştiriyorsunuz? diyordu..

Bu sorunun mantıkî cevabı, aslında, ’Evet, onu da..’ şeklinde olmalıydı..

Ama, ’kutsal’ı yok etmek için, halkın kutsalına karşı savaş açan laik TC’de, tartışılamıyacak bir ’ikon’ durumuna getirilen ’laik kutsal’lar vardı..

Koskocaman ’Onursal Başsavcı’ girdiği tartışmayı mantıkî bir zeminde sürdüremiyeceğini anlayınca öcülerle, umacılarla, gulyabanîlerle netice almayı denemeye kalkışıyor, icad ettikleri, ’kutsal laiklik ikonu’na sığınıyordu..

Böyle bir tuzağın ve ’kırmızı çizgi’nin karşısına çıkarılabileceğini hesab etmiş olmalı ki, Osman Can, Kanadoğlu’nun sorusuna hemen ’niyet okuması yapmayınız.. Receb Peker’leri, Mahmud Esad Bozkurt’ları kastediyorum’ diye cevap veriyordu..

Bu isimler ise, M. Kemal döneminin ünlü hukuk teorisyenleri idi..

Mahmud Esad (Bozkurt), M. Kemal’in Adliye Vekili idi ve onun İslam hakkındaki hakaretleri, Medenî Kanun’un ’Esbab-ı Mûcibe Layihası’nda en saldırgan ve alçakça saldırılarıyla hâlen de orada duruyor.. Receb (Peker) ise, CHF (CHP)’nin Kâtib-i Umûmîsi (Genel Sekreteri) idi, M. Kemal döneminde.. 

*

Tartışma proğramının ilerleyen saatlerinde, Kanadoğlu, AK Parti’nin, Meclis ekseriyetine dayanarak bir anayasa değişikliği yapmaya kalkışmasının, (I. Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında Almanya’da kurulan) ’Weimar Cumhuriyeti’ döneminin zaaflarını ortaya çıkaracağını ve sonunda da (Adolf Hitler’in) ’nasyonal sosyalist rejimi gibi bir noktaya varılacağını’ anlatıyordu ki..

Osman Can söz aldı ve Kanadoğlu’na, ’Siz Weimar hakkında, Weimar’ın rol ve kurumları ve Nasyonal Sosyalizm’in iktidara gelişinde hiç bir bilgiye sahib değilsiniz. Siz 1960’dan beri geçerli olan siyasî klişelerle konuşuyorsunuz.. Bunu lûtfen bir saygısızlık olarak algılamayınız.’ diyordu..

Kanadoğlu, bir-iki dakika kadar, takib edeceği stratejiyi belirlemek istercesine, sustu ve sonra, ’Siz bir anayasa hukukçususunuz, ben de bir anayasa uygulayıcısıyım.. Bazı teorik konuları sizin gibi bilmemiş olabilirim.. Ama, hem yaşınız ve hem de konumunuz itibariyle, benimle bu şekilde konuşmaktan, beni bilgisizlikle eleştirmek hakkınız yok, sizi böyle konuşmaktan men ederim. Haddinizi biliniz..” diyordu, hışımla.. Osman Can ise,  Siz benim haddimi bildirecek durumda değilsiniz’  diyordu, sükûnetle.. Ve Can, Weimar’ın tam da 61 ve 82 Anayasaları’yla ortaya çıkan durumu hatırlattığını, parlamentonun, ’bağımsız yargı’ iddiasıyla etkisiz hâle getirildiğini söylüyordu..

*

Daha sonra, konu hukuk tekniği açısından bazı ilginç görüş açıklamalarıyla devam etti.. Kanadoğlu, ’laikliğin belli bir tek tarifinin olmadığını, her ülkenin kendi özel şartlarına göre farklı laiklik tarif ve uygulamalarının olabileceğini, yargının demokratikleşmesinin yargının siyasallaşması sonucu vereceğini’  ileri sürerken; Osman Can, ’Yargının demokratikleşmesinin, Avrupa demokrasilerinin totalitarizme karşı geliştirdiği en temel silah olduğunu ve eğer mevcud siyasî iktidar yargıda demokratikleşme yapmak istiyorsa, bunu bir de takdirle karşılamak gerektiğini’ ve ’Yüksek Yargı organlarının oluşumunda Parlamento’nun seçim yetkisinin kabullenilmesi, yargıyı siyasallaştırır..’ demenin, mevcud durumda olduğu gibi, bu kurumların, kapalı kapılar ardında, belli bir ideolojik kadronun kendi aralarında el değiştirdiği bir jurokrasi (yargıçlar yönetimi) örneği ortaya çıkaracağını ve örnek alınan Avrupa hukuk sistemlerinde ve hele Almanya’da, bizdeki YHSK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) gibi kurumların asla olmadığını’  anlatıyordu..

Bu sözler karşısında, Kanadoğlu, tek parti yönetimlerini diktaya varacağı endişesini dile getiriyor ve bu ihtimali bertaraf etmek için ’mücadeleci demokrasi’ anlayışının geliştirilmesi gerektiğinden sözediyordu.. Ancak, onun bu ’mücadeleci demokrasi’ lafı, gerçekte; artık toplum önünde söyleyecek bir sözü kalmadığından olmalı, kenara çekilen bir diğer ’Onursal Başsavcı’ olan selefi, Vural Savaş’ın, ’militan demokrasi’ lafından ve bu isimde yazdığı bir kitabından üstü kapalı bir aktarma gibiydi..

1923’lerden beri hep var olduğuyla gurur duyulan ve aklı omuzundaki rütbelere göre şekillenen 28 Şubat zorbalarınca, ’bin yıl devam edeceği’ ileri sürülen laikliğin karşımıza hukukçu adıyla çıkardığı ceberrut tiplerin en ilginçlerinden birisi olan Kanadoğlu’nun karşısına bugüne kadar pek kimse çıkmak istemiyor gibiydi.. O da, yaşına- başına bakmadan, bu milletin tepesine bir ceberrutluğu daha muhkem bir şekilde yerleştirmeye çalışıyordu..

Ama, bir Osman Can’ın karşısında, hukuk adına zorbalık ve tahakkümden, ve umacılarla korkutmalardan,  laik kutsallarına sığınmaktan öteye, doğru dürüst, mantıklı bir kaç cümle bile ortaya koyamadı.. Kendi yandaşlarının, takibçilerinin, kendi cenahının yanındaki karizması, sanıyorum ki, epeyce çizilmiştir ve herhalde, Osman Can gibi, konusuna hâkim ve modern hukuk teorilerine vâkıf kimselerle bir daha karşılaşmamak için olanca dikkatini kullanacaktır..

Yandaşları, tarafdarları Kanadoğlu’nu, ’geçmiş olsun..’ diye teselli etmeliler..

Darısı, benzerlerinin başına..

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim