Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Hukuk

A+A-

Varlığın düzeni adalet üzeredir. Çünkü "Allah gökleri ve yeri hak olarak yaratmıştır." Alt-üst oluşlar, varoluşlar ve yokoluşlar (kevn-ü fesat), eşyanın kendisinde, başka bir ifadeyle halk edilmiş varlık olarak tabiatında bir kaosun cereyan ettiği; şu veya bu etki altında kozmosa varacağı, yani akli olarak anlaşılabilir ve yeniden şekillendirilebilir bir düzene gireceği anlamına gelmez.

Bize kaos, çatışma, karışıklık, karmaşa gibi gelen her bir şeyin tabiatında tekvin vardır. Bize kaos ve kargaşa gibi görünen şey, aslında aklımızın varlığı ve mahiyeti kavramaya çalışırken içine düştüğü acziyettir; bizim aklımızın kaosu ve karmaşası varlıkta bir kaos ve karmaşa olarak yansır. Eğer Hak ve Hakikat nazarından adalet mefhumunu idrak edebilseydik, varlık âleminde hiçbir şey bize karışık ve karmaşık gelmeyecekti. "Kün (Ol)!" emriyle tekvini başlatan ve kâinatı yaratan Yüce Allah, nasıl olur da varlığı bir kaosun içine terk eder! Bu muhal bir faraziyedir; bu faraziyeye (varsayım) sadece Tevhid fikrine varamamış zayıf (ve müstaz'af) zihinler kapılabilir ancak.

Tekvinin bize bakan yüzünde adalet, yani her şeyin yerli yerinde durması, kendisine öngörülen takdir ve miktara göre cereyan etmesi söz konusudur. Bu manada varlığın düzeni (halk ve fıtrat), esas alınması gereken beşeri düzenden farklı olmamalıdır. Bütün varlık Tevhid'in işaret ve alametler mecmuasıdır; adalet de onun asli ve fıtri düzenidir.

Liberal filozoflar, çeşitli haksız müdahalelere, devletten ya da kraldan neş'et eden otoriter tasallutlara karşı "tabii düzen" fikrini öne sürüp "tabii hukuk" nazariyesini geliştirmeye çalıştıklarında, hakikatte bu temel bilgiden hareket etmişlerdi. Fikrin arka planına bakıp, mecrasını dikkatlice takip ettiğimizde bunun köklerinin İslam âlem tasavvuruna dayandığını tespit edebiliyoruz. İslam bakış açısından fıkıh/hukuk, mantık ve dilin kuralları arasında birlik söz konusudur. Dilin kurallarını iyi bilen fıkıh usulünde geçerli birçok kuralı tekrar etmiş olur. Mantık da, Aristo'dan çok önceleri Babil irfan havzası içinde formüle edilmiş, kuralları tedvin edilmişti ki, bu yüzden mantık Aristo'ya değil, Hz. İbrahim'e nispet edilmelidir. İbn Teymiye Yunan metafiziğiyle iç içe geçmiş bulunan Aristo mantığına itirazlar yönelttiği zaman, bu temel gerçeği göz önünde bulunduruyordu.

Hukuk, mantık ve dil arasındaki birliğin -tabir caizse- ontolojik temeli, varlığın aşkın/müteal birliğine dayanır. Çünkü varlıkta olan her bir şey, bir İsmin tecellisi veya varlık alanına çıkması ise, beşeri hayatın tanziminde temel alınacak her yüksek ahlaki değer ve erdemin de köken olarak bir İsme raci olması gerekir. Varlığın yaratılış düzeni (halk) ve ahlak; ahlakın temeli olan normların her birinin yerli yerinde olması ile Cenab-ı Hakk'ın her bir varlığı Hak ve Hakikat'in bir tezahürü olarak varlık alanına çıkarması arasında aksi düşünülemez bir ilgi ve irtibat vardır. Tabii hukuk, tabii düzenden neş'et eder ve bu tabii hukukun beşer hayatında beklenen etkisini gösterebilmesi için, varlık âlemi nasıl bir Emr-i İlahi'nin eseri ise, Hukuk'un Emr-i İlahi'nin eseri ve ürünü olması gerekir. Liberal filozoflar, tabii düzen ve tabii hukuk fikrini temel aldılar, ama beşeri hukukun da aynı mahiyetten olması gerektiği fikrini reddedip hukuku akli kabullerine göre yapabileceklerini iddia edip büyük bir yanılgıya düştüler.

Bu çerçevede düşündüğümüzde, eğer hukukun nihai ve asli hedefi adaleti tesis etmek ve insanlar arasında ilişkilerde adaletin tecellisi her hak sahibine hakkını vermek ise, bu durumda hukukun her türlü siyasi, ideolojik, sınıfsal veya zümresel müdahale ve etkilerden uzak tutulması lazım.

En yüksek değer ve hedef olan adaleti zedeleyen birden fazla faktör vardır. İnsan teki varlıklar hak ve hukuk ihlallerinde bulunarak adaleti zedeler, toplumsal gruplar aynı suçu işler, kurumlar ve kuruluşlar, yani tüzel kişilikler ve nihayet en etkili ölçeklerde devletler adaletsizliklere sebebiyet verebilir.

YAZIYA YORUM KAT