Hrant Dink davasında müdahil avukat olmak!

13.10.2009 18:14

Alper Görmüş

Dün, Beşiktaş Adliyesi’nde Hrant Dink cinayeti davasının 11. celsesi görüldü. Davaya müdahil olan Dink ailesi adına hareket eden avukatlar, bu celsede, davanın ikinci yılının tamamlanması vesilesiyle bir önceki celsede sundukları bir dilekçeye cevap almayı umuyorlardı. Umduklarıyla buldukları arasındaki farkı, ben de sizin gibi bugünkü gazetelerden izleyeceğim.

Bir örneği bana da gönderilen dilekçeyi okumayı bitirdiğimde şöyle düşündüm: Bu dava “fair-play” kurallarına uygun biçimde yürümemektedir. Taraflardan biri (aile ve avukatlar), “oyun”da kullanabileceği en önemli âleti, yani mahkemeden talepte bulunma hakkını gerçekte kullanamamakta, sanki kullanabiliyorlarmış görüntüsü ile yetinmek zorunda kalmaktadır. Benim dilekçeden anladığım kadarıyla, bu sonuç şu silsile-i merâtible kuvveden fiile geçiriliyor:

1. Avukatların, “cinayetin büyük resmi”ni resmetmeye yönelik olan, dolayısıyla “tehlike” içeren taleplerini reddet!

2. Bu “ret”lerin birikmesiyle ortaya çıkacak görüntüyü, avukatların nispeten daha az “tehlikeli” taleplerini kabul ederek dengele!

3. Kabul edilen bu taleplerin akıbetini gönülsüzce izle... Gerekirse, gûya bir talebi karşılamak üzere başlatılıp sonuçlandırılan, fakat gerçekte o talebe hiçbir cevap vermeyen çalışmalara “tamamdır” mührü bas ve talebin karşılanmış olduğunu ilan et!

Bu üç nokta, dilekçede örnekler verilerek uzun uzun anlatılıyor. Gelin bunlara sırasıyla bakalım ve böylece Türkiye’nin en önemli davalarından biri olan Hrant Dink cinayeti davasının ilk iki yılını avukatların nasıl yaşadığını (bir başka deyişle davanın neden mehter adımlarıyla ilerlediğini) anlamaya çalışalım.


“Büyük resim”


“Büyük resim”le başlayalım... Avukatlar, “Gelinen aşamada, gerçeğin, çok güçlü ve çok derin bir irade tarafından karartıldığını ve bu iradenin yargılamanın sınırlarını da belirlediğini söylemek hiç de yanlış bir ifade olmayacak” tespitini yaptıktan sonra, bu yöndeki taleplerinin akıbeti hakkında bakın nasıl bir tablo çiziyorlar:

“Kuşkusuz böylesi bir durumda gerçeğe ulaşmak için yapılacak olan sınırları zorlamak ve o sınırların ötesine geçmektir. Ve biz bu amaca yönelik olarak yargılama sürecinde ortaya çıkan ve olayı temsil ettiğini düşündüğümüz tüm bulguların araştırılması için Mahkemenizden taleplerde bulunduk. Ancak, cinayetin hukuki süreçler dışında bir yerlerde ve çok güçlü bir irade tarafından çizilen çerçevesini ve sınırlarını zorlayacağını, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması yolunda önemli fırsatlar sunacağını ve yargılamanın gidişatını bu yönde etkileyeceğini düşündüğümüz taleplerimiz Mahkemenizce her seferinde ve sistemli bir biçimde reddedilmekte...”

Sistemli bir biçimde reddedilen taleplerin başında, cinayetle ilgili dava ve soruşturmaların birleştirilmesi geliyor... Düşünün, cinayetle ilgili olarak son derece ciddi iddialar temelinde başlatılan kimi soruşturmalar hatta davalar ana mahkemeden bağımsız olarak, başka başka otoriteler tarafından yürütülüyor.

Meselenin daha iyi anlaşılması için muhayyel bir örnek üzerinden gidelim: Diyelim bir maç sırasında yedek kulübesinde oturan bir futbolcu, maçtan hemen sonra rakip takımdan bir futbolcuyu formasının içine gizlediği bir bıçağı kullanarak öldürsün. Zanlı oracıkta yakalansın, sorgusunun ardından da tutuklansın. Gerek davanın başlamasından önce, gerekse davanın ilerleyen aşamalarında meselenin bu kadar basit olmadığı anlaşılsın... Diyelim, zanlıya bıçağı takımın masörünün temin ettiği ortaya çıksın... Sonra da gerek masörün gerek katil zanlısı futbolcunun banka hesaplarında olağanüstü değişiklikler saptansın... Bu arada şüpheli listesi çığ gibi büyüsün: Karısının ölen futbolcuyla ilişkisi ortaya çıkan teknik direktör... maçtan bir gün önce teknik direktörle 12 telefon görüşmesi yapan ve ona “merak etme, yarın takımın bir, sen iki maç kazanacaksın” gibi şifreli sözler söyleyen polis şefi...

Listeyi uzatabiliriz (ki, “muhayyel”i bırakıp “hakiki”ye bakarsak, buradakinden çok daha uzun bir listeyle karşılaşırız) fakat bu kadarı bize yeter. Soru şu: “Futbolcu cinayeti” davası iki sanıklı olarak açılsa (katil zanlısı futbolcu ve masör)... bu arada ölen futbolcunun sevgilisinin şikâyetçi olmasıyla kocası teknik direktör ayrı bir davada yargılansa... Bu davanın ana davayla birleştirilmesi talebi reddedilse... Ana davaya ölen futbolcunun ailesini temsilen katılan müdahil avukatların talebi üzerine ifadesi alınan polis şefinin, “Ben o sözlerimle, takımın galibiyetiyle birlikte teknik direktörün süresinin uzatılmasının neredeyse garanti olacağına işaret ettim, ikinci galibiyetle kast ettiğim şey budur” şeklindeki ifadesi inandırıcı bulunsa ve şüpheli sıfatıyla davaya dahil edilmesi talebi reddedilse...

Hukuk bilgisi sıfır mertebesinde olan biri bütün bu olan biteni “mantıksız” bulsa, ona “saçmalama” diyebilir misiniz?


Ne hukuk ne mantık...


Hrant Dink cinayeti davasının avukatları ise kendi çok daha karmaşık davalarındaki “birleştirme” taleplerinin reddinde haklı olarak ne “hukuk” buluyorlar, ne de “mantık”... Şöyle diyorlar:

“Bu cinayetin perde arkasındaki örgütlü yapı ancak bu parçaların biraraya getirilmesi ile ortaya çıkacaktır. (...) İşte bu nedenlerle soruşturma safhasından başlayarak yargılamanın pek çok aşamasında bu cinayete ilişkin tüm dava ve soruşturmaların tek elden yürütülmesi gerektiğini, parçalara ayrılarak bütünlüğünden koparılan dava ve soruşturmalarla maddi gerçeğe ulaşmanın imkânsızlığını dile getirdik.”

Avukatlar, kabul edilen taleplerinin akıbetleriyle ilgili olarak da şöyle diyorlar:

“Kabul edilen taleplerimize ilişkin ara kararlar ise muhatap kurumlarca karşılanmamakta, mahkemece yazılan yazı içeriklerine tatmin edici cevaplar verilmemekte hatta kimi görevliler kendilerini adeta Mahkemenin üstünde görerek yargılama konusu hakkında görüş bildirmeye kalkışmakta kimi kez de gayrı ciddi cevaplar vererek Mahkemeye, muhakemeye saygısızlık ettikleri gibi görevlerini suiistimal etmektedirler.”

Avukatların, mahkemenin kendi kabul ettiği talepleri nasıl bir gönülsüzlükle izlediği hususunda verdikleri bir örnek ise dudak uçuklatan cinsten...

Biliyorsunuz, Hrant Dink Agos’ta çıkan Sabiha Gökçen ile ilgili yazıdan sonra Valiliğe çağrılmış, girdiği odada, “tesadüfen” orada bulunan iki “sivil”den biri tarafından tehdit edilmişti. Dink, bu olayı ölümünden bir hafta önce, 12 Ocak 2007’de Agos’taki bir yazısında (“Neden hedef seçildim?”) anlatmıştı.

Davanın bir aşamasında avukatlar, o iki kişinin kim olduğunun İstanbul Valiliği’ne sorulmasını talep ettiler. Mahkeme talebi kabul etti. Gelen cevapta her şey vardı ama isimler yoktu: Gelen yazıya göre, Dink’e ülkedeki “nazik ortam” hatırlatılmış, kendisinden daha dikkatli olması rica edilmişti. Hepsi buydu.

Cevabın mahkemede okunmasından sonra olanları, avukatlar şöyle anlatıyor:

“Soru son derece net olduğu halde İstanbul Valiliği (...) Mahkemenizin sorduğu hiçbir soruya cevap vermemiştir. Bu nedenle, yukarıda anılan kararın yenilenerek, Hrant Dink ile yapılan görüşmede hazır bulunan emniyet görevlilerinin kimlikleri ile görev ve sıfatlarının İstanbul Valiliği’ne tekrar sorulması için yazı yazılmasını talep etmiş olmamıza rağmen Sayın Mahkeme, talebin karşılanmış olduğu gerekçesiyle bu talebimizi reddetti.”

Reddedilen talebe lütfen bir daha bakın: Hrant Dink, ölümünden bir hafta önce, “hedefte” olduğuna ikna oluyor ve bununla bağlantılı olduğunu düşündüğü bir “tehdit” olayını fâş etmeye karar veriyor. Yazısında, etrafındaki tekinsiz atmosferin başlangıcını açıkça Valilik’teki o görüşmeye bağlıyor ve bir hafta sonra da öldürülüyor.

Ve açılan davada, avukatlar o kişilerin kim olduğunun sorulmasını talep ediyorlar. Böyle bir talebin reddi çok zor, dolayısıyla kabul ediliyor, fakat gördüğünüz gibi “zorluk” başka bir yöntemle aşılıyor.

Bu davanın müdahil avukatları, her türlü silahla donanmış saray gladyatörlerinin karşısına çıkarılan esir gladyatörlere benzemiyor mu?

NOT.
9 ekim tarihli yazımda, artık zihnim beni nasıl şaşırttıysa, Ceylan Önkol’un adını Aysel Akyol diye yazmışım. Ben, irade dışında ortaya çıkmış insan hatalarını çok kolay bağışlayabilen biriyim. Fakat bu defa hiç kolay olmuyor, kendimi bir türlü bağışlayamıyorum. Çok üzgünüm. Özür dilerim. ve bu bölüm de Ceylan’ın şarkısıyla bitse...

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim