Holocaust’un tazminatını böbreğiyle ödeyen Filistinliler

04.01.2010 19:30

Nazife Şişman

Geçen Temmuz ayında L. İzak Rosenbaum adlı Yahudi organ (böbrek) taciri FBI tarafından yakalanana kadar İsrail’in organ ticareti ile ilişkisi bir siyasi karalama ya da bir şehir efsanesi olarak kabul ediliyordu. Ama İsveçli gazeteci Donald Bostrom’un İsveç’in en büyük gazetesi Aftonbladet’te İsraillilerin Filistinli gençleri tutuklayıp onlara ülkenin organ rezervi muamelesi yaptığına dair bir haber yayınlamasıyla birlikte İsrail’in organ hırsızlığının boyutları dünya gündemine taşındı. Tabii ki İsrail her zamanki gibi bu iddiaları anti-semitizm suçlamasıyla savuşturma yoluna gitti. Bir de Ortaçağ’da yaygın olan Yahudilerin Hıristiyan çocukları öldürüp kanlarını içtikleri şeklindeki söylentiye (blood libel) gönderme yaparak, suçlamaların gücünü azaltmayı denedi. Yani Yahudilerle ilgili bu söylentileri eskiden beri siz yayıyorsunuz diyerek “Yahudi düşmanı” yaftası yeme fobisini devreye soktu.

Böylece bu tartışma dünya basınında bir depreme falan neden olmadı. İsveç ile İsrail arasında kınama, özür dileme talep ve redleri konuşuldu daha ziyade. İddialar arka planda kaldı. Aralık sonuna gelindiğindeyse İsrail’in organ hırsızlığını itiraf ettiği haberlerini okuduk. 1988-2004 yılları arasında Ebu Kebir Adli Tıp kurum başkanlığı yapan Dr. Yehuda Hiss, Filistinliler başta olmak üzere ölülerin organlarını ailelerinin izni olmaksızın alıp organ nakli ameliyatlarında kullandıklarını itiraf etti. Daha doğrusu Berkeley Üniversitesi’nden antropolog Nancy Scheper-Hughes, 2000 yılında kendisiyle yapmış olduğu ve bu itirafların yer aldığı röportajı yayınladı. Scheper-Hughes, uluslararası organ ticareti üzerine çalışmaları olan bir akademisyen. 

Peki bunun üzerine Scheper-Hughes’in röportajı ya da konuyla ilgili çalışmaları mı yer almaya başladı gazetelerde çarşaf çarşaf? Hayır. Türkiye’nin yoğun siyasi gündemine bağlasak bu haber atlamayı, uluslararası basındaki sessizliği neyle açıklayacağız? The Guardian 21 Aralık 2009 tarihinde haberin başlığında “İsrail Filistinlilerin organlarını izinsiz aldığını kabul etti” şeklinde yer alan ifadeyi, internet sayfasında haberin içeriğini yansıtmadığı gerekçesiyle değiştirdi. Yeni başlık: “Doktor, İsrailli patologların izinsiz organ aldığın itiraf etti.” Anti-semitizm suçlamasıyla yapılan bir tashih söz konusu burada da.

Scheper-Hughes, Forum 13 raporunda İsrailli organ tacirlerinin şu iki motivasyonla hareket ettiklerini bildiriyor: Birincisi açgözlülük ikincisi ise daha dikkat çekici “İntikam, Holocaust’ın karşılığının alınması, yani tazmin edilmesi”. Bazı simsarlar açıkça “bu bir tür göze göz dişe diş uygulaması. Alabildiğimiz her böbreğin, her karaciğerin ve her kalbin peşinde olacağız. Dünya bunu bize borçlu.” diyorlar.  Scheper-Hughes buna benzer ifadeleri doktorlardan bile duyduğunu belirtiyor.

Azınlık da olsa önemli bir İsrailli grup, organ nakli ile ilgili üstünlüğe dayalı aşırı görüşlere sahipler. 1996’da Rabbi Yitzhak Ginsburgh (Lubavitch mezhebinin lideri ve Batı Şeria yerleşkesindeki bir Yahudi okulunun dekanı) The Jewish Week adlı gazeteye şöyle bir beyanat verir: “Eğer bir Yahudinin karaciğere ihtiyacı varsa, onu kurtarmak için oradan geçmekte olan her hangi bir masumun (Yahudi değil) karaciğerini alabilir miyiz? Evet, Tevrat buna izin verir.” Ginzburgh daha ayrıntılı bir izahat da yapar: “Yahudi hayatının sonsuz bir değeri vardır. Yahudi hayatında onu Yahudi olmayan hayattan daha kutsal ve eşsiz yapan bir şey mevcuttur.” (26 Nisan 1996, s. 12 ve 31).

Tabii ki bu ortodoks görüşe sahip Yahudiler sayı olarak çoğunluğu teşkil etmiyor. Ama “seçilmişlik” fikri, dini anlamda değilse de İsrail devletinin temelindeki siyonist ideolojide siyasi-stratejik anlamda varolmaya devam etmektedir. Bilindiği gibi seçilmişlik hem din olarak Yahudiliğin hem de Yahudi toplumunun varlığının raison detre’idir. Fakat dinin kökeninde varolan ve modern öncesi dönemde “ebedi-dini bir hakikat” olarak kabul edilen bu seçilmişlik fikri, Salime L. Gürkan’a göre, erken modern dönemde Avrupalı ve Amerikalı Reform Yahudilerin eliyle İsrail devletinin kuruluşuna zemin hazırlayan  “evrensel-mesihi bir ideoloji”ye evrilmiştir. Daha sonraki dönemlerdeyse seçilmişlik, Yahudi Soykırımı (Holocaust) bilincini şekillendirerek, hem Amerika’da hem de İsrail’de bir “hayatta kalma siyaseti” çerçevesinde işlev görmüştür. Yani artık Yahudiler için seçilmişlik dini bir hakikatten ziyade Holocaust sonrası hayatta kalma stratejisini besleyen, İsrail devletinin sürekliliğine zemin teşkil eden toplumsal-siyasal bir ideoloji haline gelmiştir. (Yahudilik, İSAM yayınları, 2008).

“Dünya bize 8 milyon kalp ve 16 milyon böbrek borçlu.” Genç bir köylünün böbreğini satın alıp nakil yaptıran yaşlı bir İsraillinin bu ifadesi, Holocoust’un tazminatını sadece Alman merkez bankasının ödeyemeyeceğini, İsraillilerin bunu başta Filistinliler olmak üzere bütün dünyanın ciğerini, kalbini, böbreğini sökerek tazmin edeceklerini gösteriyor.

“TIBBİ TURİZM”

Yeni küresel ekonominin neoliberal uyum politikaları sonucunda organ nakli ameliyatı için ‘tıbbi turizm’ diyebileceğimiz bir gelişme ile karşı karşıyayız. Satılan organlar, dokular ve bedenin diğer parçaları, dünyanın kuzeyi ile güneyi, sahip olanlar ve olmayanlar, organ bağışçıları ve alıcıları arasında çok keskin bir ayrımın oluşmasına yol açtı. Scheper-Hughes “Ends of the Body” adlı makalesinde dünyanın organ vericiler ve alıcılar şeklinde iki kesime ayrıldığına işaret ediyor. Apartheid rejimi döneminde Afrika’da da zenci nüfus, İsrail’deki Filistinlilerin kaderini paylaşıyordu. Çin’de mahkumlar, Irak’ta göçmenler, Hindistan’da fakir köylülerle birlikte.

Pek çok ülkeden ve etnik kökenden insan bu ticaretin içinde olmasına rağmen Alison Weir’in raporuna göre İsrail’in bu faaliyette farklı ve özgün bir yeri var:  I-BBC’nin bir haberine göre İsraillilerin kişi başına satın aldıkları böbrek sayısı başka ülkelere ve toplumlara göre çok yüksek. II-Yahudilikte ölümden sonra bedene müdahale hürmetsizlik kabul edildiğinden organ bağışı düşük oranda. III-İsrail hükümeti organ satın alma konusunda vatandaşlarına hem finansal hem hukuki destek veriyor. Yurt dışına gidip organ nakli yaptıranların her tür masrafı karşılandığı gibi bu seyahatlerde Dış İşleri Bakanlığı bizzat işin içinde yer alıyor. (Washington Report on Middle East Affairs, November 2009, p.15-17).

Nitekim Antropolog Scheper-Hughes da 2001 yılında Amerikan Uluslararası ilişkiler ve İnsan Hakları komisyonuna sunduğu yayınlanmış raporunda İsrailli yetkililerin hukuk dışı “organ nakli turizmi”ne çok toleranslı davrandıklarını belirtiyordu.

YAHUDİNİN KUTSAL BEDENİ

İsrail, kendisini sürekli tehdit altında olduğu iddiasıyla var kılan bir devlet olduğu için hem ülke sınırları hem de beden sınırları önemli bir meselesi oldu. Ve İsrail toplumu kolektif kimliğini kurarken beden düzenleyici teknolojileri “yeni bir kişi” inşa etmek üzere merkezde tuttu. Bu düzenlemede siyonizmin teorik eşitlik iddiasına rağmen Aşkenazi Yahudileri (Avrupalı Yahudiler) her zaman üstün bir konuma sahip oldular. 1950’li yıllarda ortadan kaybolan “Yemenli çocuklar” meselesi uzunca süre İsrail’de devletin başını ağrıtan bir sorun oldu. Yemen kökenli Yahudiler’in yerleşim programı esnasında yaşadıkları kamplarda salgın hastalık gerekçesiyle çocuklar ailelerinden ayrılmıştı. Tıbbi bakım için ellerinden alınan çocuklar, ailelere “öldü” haberi verilerek ulusun nüfusunun garantisi için evlatlık verildi ya da tıbbi deneylerde kullanıldı.  (Meira Weiss, “The Immigrating Body and the Body Politic: The ‘Yemeni Children Affair’ and Body Commodification in Israel”, Body and Society. London: SAGE, Vol.7(2-3))

Her şey İsrailli “yeni Yahudi”nin üretilmesi içindi. Kendi dininden ama daha alt konumda görülen Yemenli çocukları ulusun malı olarak kullanan İsrail ordusunun Filistinli hastaları ve ölüleri İsrail halkının ihtiyaçları için ‘kullanması’ şaşırtıcı değil. Organ hırsızlığının yapıldığı dönemde adli tıp kurumunun başkanı olan Dr. Yehuda Hiss yaptıklarını “bir ulusun ihtiyacı olan doku ve organları sağlamak” şeklinde tanımlıyordu.

Bilindiği gibi ulus devletin mantığında nüfusu saymak ve nüfusa ‘bakmak’ merkezi bir yer tutar. M. Foucault, ulus devletle birlikte ortaya çıkan yeni rasyonalitenin, hapishane ve klinik gibi kurumların; bu hesapların altını çizen bilgiyi üreten biyoloji, demografi, psikoloji ve ekonomi gibi disiplinlerin ortaya çıkışına paralel bir seyir izlediğini anlatır bütün çalışmalarında. İşte bu biopolitik, İsrail ulus devletinin kuruluşunda da yeni bir nüfus yaratmak üzere devreye girer. Vadedilen topraklar ve Soykırım gerekçesi, Filistin ‘insansız toprak’mış gibi muamele edilmesini meşrulaştırırken, sağlıklı yeni vatandaşın yaratılması ve seçilmiş ırkın yaşamını devam ettirmesi gibi gerekeler de başta Filistinliler olmak üzere bütün zayıfların, kıyıda kalmışların bedenlerinin organ deposu gibi görülmesini meşrulaştırmaktadır onların gözünde.

Bir antropolog sorunun başladığı noktayı şöyle tespit eder diyor Hughes: Bir insan başka bir insanın içinde kendi hayatını devam ettirecek ya da yaşam süresini uzatacak bir şeyler görmeye başladığı zaman sorun başlar. Böylece arzu şekillenir: “Onu istiyorum, ona senden daha çok ihtiyacım var”

Aslında insan organlarının ve dokularının satılması, izinsiz bir şekilde talan edilmesi, insanların kişiliklerinden arındırılıp, sadece organ “temin ediciler” ya da “organ arzı” şeklinde bir indirgemeye tabi tutulmasını gerektirir. Bu öyle bir senaryodur ki bedenler aidiyetlerinden arındırılır, nakledilir, işlemden geçirilir ve toplumsal olarak daha avantajlı bir organ ve doku müşteri grubunun çıkarına hizmet edecek şekilde kullanıma sunulur.

“GAYRI İNSANİ” ÖTEKİ

1990’lardan bu yana feminist kuramın önde gelen isimlerinden biri olan Judith Butler, 11 Eylül sonrası ABD’deki yas ve şiddetin kamusal alandaki kısıtlayıcı etkilerini ele aldığı Kırılgan Hayat adlı kitabında Yahudilerin daima ve tek olası mağdur olarak kabul edilmesine karşı çıkar. Çünkü “mağdur” çabucak yer değiştirebilir. Butler’e göre bazı insanların yasının bile tutulmaya değmeyecek şekilde “gayrı insani” tanımına sıkıştırıldığı bir ideolojik hakimiyet var uluslar arası arenada. Filistinli çocukların, Iraklı çocukların çocuk sayılmadığı, yaslarının tutulmadığı bir “gayrı insani öteki” anlayışı bu. Organ nakli için sıra bekleyen beyaz/Yahudi/kuzeyli hasta “mağdur” olarak kalplere hitap ederken, İntifada’nın ciğeri, kalbi, böbreği sökülen genç şehitleri doğal organ deposu olarak arkalarından ağlanmayı bile hak etmiyor bu kamusal dil içinde.

Tam bir yıl önce İsrail ordusu Hanuka bayramında İsrail halkına bir “hediye” sundu. Çocukların çevirdikleri fırdöndülerden mülhem “dökme kurşun operasyonu” adı verilen Gazze katliamını ailecek tepelerden seyretti İsrailliler. Bin Filistinli, Pogrom gecesinde sürülüp götürülen bir tek Yahudi’nin diyetini ödeyemezdi onlara göre. Çünkü insanilik açısından eşitlik yok onların gözünde.

Ama bu “gayrı insani”liği kırmak isteyen, İsrail’in katilliğini, Filistinli ölülerin ağlanacak gerçek insan ölüleri olduğunu dünyaya haykırmak isteyen küresel adalet talipleri de var. Bu yıl İngiltere’den sosyalist George Gallaway’in önderliğindeki yardım konvoyu tam 27 Aralık’ta Gazze’ye girmeyi planlamıştı. Yol boyunca katılımlarla büyüyen konvoy, Mısır’ın engeli ile karşılaşsa da insani olanı, adil olanı dile getiren bir insan topluluğunun varlığına dair yüreğimize su serpiyor. İsrail anti-semitizm suçlamasıyla herkesi susturmaya çalışsa da artık mızrak çuvala sığmıyor.

STAR GAZETESİ

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim