1. YAZARLAR

  2. İsmail Kılıçarslan

  3. Hocam biraz sosyoloji çalışsan
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Hocam biraz sosyoloji çalışsan

A+A-

Sokağı bilmeyenin, mahalleyi gözlemeyenin, memlekette ne olup bittiğini takip etmeyenin ‘sosyolojiyi değiştirmek’ gibi bir şansı yoktur. Hatta belki de en büyük yanılgı buradadır: Sosyolojinin verilen birkaç vaazla, birkaç konferansla, tertip edilen birkaç programla değişeceğini, değişebileceğini umut etmek. Hatta belki de en büyük yanılgı, sosyolojiyi değiştirme işinin hocalar eliyle yapılabileceğini düşünmektir.

Bir tali yol deneyelim.

İhvan, Cemaat-i İslami, Nahda, Milli Görüş gibi ‘merkezi İslamcılık ideolojisi’ni temsil eden ve ilerleten yapılar entelektüel birikim konusunda birer birer zayıflayınca (ya da zayıflatılınca) ‘merkezi doldurma’ işini üstlenecek yeni aktörlere ihtiyaç hâsıl oldu. 1940’lardan beri olanca siyasi ve entelektüel gücüyle yaşayan İslami hareketlerin zayıfladığı ve/veya dönüştürüldüğü ve/veya çölleştirildiği bu boşluk anında muhterem hocalarımız ‘iş başa düştü’ diyerek misyon üstlendiler. Bu hayırlı niyete diyecek sözümüz yoktur elbette. Lakin bu niyetten kaynaklanan kimi sorunların varlığı da inkar edilemez boyutlara ulaştı.

Sorunu tanımlamaya şu ‘misyon üstlenme’ işinden başlayabiliriz. ‘İlim yapmalarını’ beklediğimiz hocalarımızın ‘savunma hattı kurma’ çabasına giriştiği bir tuhaf dönemden geçiyoruz. Ehlisünnet müdafaası, hadis müdafaası, tasavvuf müdafaası, Kur’an İslam'ı müdafaası derken kendi mevzusuna gömülü âlim prototipi yerine ‘kendi mevzisine gömülü komutan’ tiplemesine ilerledi hocalarımız.

Mevzu tek kişilik olabilir. Fakat mevzi için yanına yörene asker gerekir. Hal böyle olunca kendilerinden ‘ilmi performans’ beklediğimiz muhterem hocalarımızın talebeleri değil, taraftarları oluşmaya başladı. Kimi hocalarımızın ehlisünnet müdafaasına asker yazılan serdengeçtileri, kimi hocalarımızın Kur'an İslam’ına muvazzaf kaydolan yeniçerileri hem gerçek hayatta hem de sosyal medyada görünür hale gelmeye başladılar. Bu askerler bir ilmi meseleyi bile neredeyse meydan muhaberesine çevirme iştiyakındalar. 

Tam burada yapılan bir yanlıştan da söz etmek gerekir. ‘Muhafazakâr demokratlar’, kendi öz kaynaklarına güvenerek güçlü bir gençlik yapılanması oluşturmak yerine güvendikleri hocalara ‘hocam gençlere şey yapmak lazım’ diyerek sorumluluğu üzerlerinden attılar. Oysa bu noktada yapılması gereken hocalara değil, ‘siyasi alan dışında’ çalışmayı/çalıştırmayı reddettikleri entelektüellere müracaat etmek olmalıydı.

Sözgelimi bu hocalara açılan kulvar Yusuf Kaplan’a ya da Akif Emre’ye, Süheyb Öğüt’e ya da Tarık Tufan’a açılsaydı... Biliyorum, ham hayal bu. Hiçbir siyasal yapı, gerektiğinde her düzeyde kendisini de çatır çatır eleştirecek bir gençlik yetiştirmeyi göze alamaz. Çünkü yukarıda saydığımız isimlerin yetiştirdiği gençler taraftar olacaklarsa bile ‘hakikate taraftar’ olurlar.

Şimdi Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü inkâr etmeye hevesli birileri ‘kardeşim, bahsettiğin bu entelektüeller bu dediklerini siyasetten bağımsız olarak yapsalardı ya’ diyeceklerdir. ‘O dediğiniz o kadar kolay değil’ deyip geçiyorum bu bahsi.

Tekrar ana yola dönelim.

Miladi 1325 yılında yazılmış bir fıkıh kitabını neredeyse ezbere bilen bir dünya hoca bulabilirim. Ancak mesela başörtülü kızların sözgelimi Çengelköy’deki o lüks kafede ne işleri olduğuna dair sosyolojik çözümlemeye sahip bir tane bile hoca bulmakta zorlanacağım aşikâr. En iyi ihtimalle ‘vaazlarımıza gelseler o kafelere gitmezler’ ya da ‘maneviyat boşluğu’ falan diyecek kadar anlarlar sosyoloji zagonundan. ‘Vaktin insana getirdikleri’ meselesine kafa yormaktansa insanı ‘vakitsiz bir yaratık’ olarak düşünme eğilimindedirler çünkü.

Hayır. ‘Hocasız olur’ demiyorum. Hocasız olmaz. Hocaların bilhassa gençlere yönelik faaliyet yapmalarını son derece önemli buluyorum. Benim itirazım, hocaların gençlere hocalık değil önderlik ettikleri bu tuhaf yanlış anlaşılmaya.

‘Merkezi İslamcılık ideolojisi zayıflayınca olur öyle’ dedik. Güç yetirirsek bunun ne anlama geldiği üzerinde de kafa yoralım sonraki yazılarda.

Ne diyordu Balthazar: ‘Şimdi sen böyle diyon da, bizim hocamızı kastetmiyon değil mi yeğenim? Bizim hocamız olmasa, Allah muhafaza, din elden gider.’  

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT