1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Hızlı Gitme, Belâya Yetişirsin; Yavaş Gitme, Belâ Sana Yetişir!’
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Hızlı Gitme, Belâya Yetişirsin; Yavaş Gitme, Belâ Sana Yetişir!’

A+A-

 secakirgil@yahoo.com

Bir sistemde bazı yeni düzenlemeler yapılırken, bir kez çözülme zaafı sergilenirse, o durumun nerede duracağı kestirilemez.

Ama, bu durum, çözülmeden önceki ’sıkı’ durumun sağlam olduğu ve o düzenlemelerden el çekilmesi gerektiği mânâsına alınmamalı ve tam tersine, daha kararlı ve dikkatli, daha müteyakkız olunması gerektiği hatırlanmalıdır. Ayrıca bu gibi durumlarda, bir mes’ele çözülmek istenince, bunu kendi mes’elelerinin de çözülmesi için bir fırsat olarak kullanmak isteyen yığınla grupların da devreye girmeye kalkışacağını da unutmamak gerekir. Aksi halde, ortaya içinden daha bir çıkılmaz durum çıkabilir.

Daha da sıkıntılı olan şu olur ki, değiştirilmek istenen sistemin yerine, daha sağlıklısı getirilemezse, önceki bozuk sisteme hasretlik çeken eğilimler daha bir güçlenir.

Bu gibi sosyal değişimler yaşanırken, ortaya çıkan anlık tezahürlere de aldanmamak gerekir. Osmanlı’da 1908’de, II. Meşrutiyet ilân edildiğinde, sokaklara sahte bir hürriyet bayramı havası hâkim olmuştu. Ve papazlarla hocalar, bulgar ve sırb komitacılarıyla İttihadçı subaylar birbirleriyle kucaklaşıyorlar, sevinç gösterileri yapıyorlardı.

Ama, bütün o sosyal kesimler, kısa süre sonra birbirlerinin boğazına sarılacaklardı.

Bu durumu iyi anlamış olan M. Kemal, Mayıs-1919’da çıktığı İstanbul’a, saltanatın lağvedilip Ankara merkezli ve cumhûriyet adı taşısa bile, yeni bir fiilî sultanlık ve hattâ, ondan da ileri tam bir diktatörlük, şeflik rejiminin kurulmasından sonra 1927’de, yani 8 yıl sonra dönerken..

Haydarpaşa’dan bir motorla İstanbul tarafına geçmektedir ve sahil boyunda yüzbinler, ’Gazi Paşa, çok yaşa!.’ çığlıklarıyla onu karşılamaktadırlar.

Motorda, yanıbaşında bulunan Hamdullah Subhî, ’Paşam, heyecanlı mısınız?’ der. O da, ’Bak bakalım kalbime..’ diye onun elini kalbi üzerine getirir, ama, bir çarpıntı hissedilmez.

Ve, der ki muhatabına: ’Hamdullah Subhî, halk kitlelerinin bu gibi coşkun tezahüratına bakıp heyecanlanmaya gerek yoktur. Bizi bugün böylesine coşkun heyecanla karşılayan kitlelerin, yarın dârağıcına çekilecek olsak, yine aynı coşku ile, yeni güçlülerin yanında yer alacaklarını unutmamak gerekir.’

Evet, sosyo-politik hadiseler, büyüklüğü nisbetinde, yatağını darmadağın eden bir sel durumuna da gelebilirler. O halde, bugün yaşanmakta olan tartışmaların fiilî çatışmalara, kitle hadiselerine dönüştürülmek istenebileceğinin unutulmaması ve bu konuda azâmî dikkatin gösterilmesi, suyun baştan tutulması gerekiyor.

Ve unutulmamalıdır ki, sağlıksız sosyal bünyelerin ıslah çalışmaları da, içinden çıkılmaz, girift tabloların sökün etmesine yol açabilir. Ama, sosyal bozukluklar ve rahatsızlıklara müdahale edilirken, yan etkilerin de patlak vereceği korkusuyla, acıları yatıştıracak pansuman tedbirleriyle yetinmek ve rahatsızlığın kökten tedavi etmekten kaçınmak ve pansuman tedbirleriyle yetinmek gibi bir yönteme de başvurulmamalıdır. Ve, ’hızlı gidenin belaya, yetişeceği, yavaş gidene de belânın yetişeceği’ hatırlatmasını da unutmadan..

*

Mahkemeler, bütün vatandaşlara da böyle mi davranıyor?

Unutulmamalı ki, kanun hâkimiyetini sağlamakta şiddet gösterilmesi, muhalefetin genişlemesine; zaaf gösterilmesi ise, toplum düzeninin çözülme ve dağılmasına ve sonunda da diktatörlüklerin sahneye kurtarıcı olarak çıkmasına yol açar.

Sözgelimi, son günlerin hadiseleri ve gelişmeleri..

İnsana, neredeyse, ’kasıdlı olarak mı bu kadar uzatıldı?’ dedirttirecek derecede bir yılan hikayesine dönen Ergenekon ve benzeri yargılamalara, evet, Hükûmet bir etki yapamaz, ama, mahkeme salonuna binler halinde gideceklerinin reklamı günlerdir yapılan belli gösterilerin önlenmesi açısından, o kalabalıkların 8 Nisan günü, Silivri’deki yargılama mekânının etrafında o kadar büyük tehlike oluşturması daha önceden etkili tedbirlerle engellenemez miydi? Kezâ, CHP’li bazı m.vekillerinin hırçın ve hattâ şirretliğe varan mücadele yöntemleri öteden beri bilinirken, gerek idare, gerekse yargı bu hususta bir gevşeklik göstermemiş midir? (Sahi, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonraki o meş’ûm Yassıada Yargılamaları başta olmak üzere, nice yargılamalar ve hele 28 Şubat 1997 döneminde, Genelkurmay’ın Yargı mensublarına verdiği brifinglerle ayarları belirlenen ve hedefin adâlet değil, kemalist-laik rejimi kurtarmak olduğu şeklindeki postal yalatıcı yargı ölçüleri dayatılmasının hangisine CHP bugün olduğu gibi bir itiraz geliştirmiştir?)

Ve mahkeme heyetinin, mahkeme salonunun güvenliğini sağlamak hususunda güvenlik güçlerini kullanmakta sınırsız yetkisi varken, duruma engel olmayıp, durumu daha da tırmandırmamak gibi bir maslahatçılık adına zaaf göstermesi ve şirretliğe teslim olup duruşmayı başka güne ertelemesi, hüküm verirken de etki ve baskı altında kalacağının bir diğer göstergesi olarak karşımıza çıkmayacak mıdır?

Bu mahkemeler, vatandaşlar arasında ayırım yapıyor mu, yapmıyor mu, bu husus da düşünülmeli değil mi? Anadolu’da, gariban kimseler yargının açık haksızlıklarına karşı mahkeme salonunda küçük bir itiraz sergileseler, ’yüce yargıya saygısızlıkta bulundukları’ gerekçesiyle başlarına, kimbilir ne büyük belâlar getirilirdi.

’Kanun karşısında vatandaşlar eşittir.’ şeklindeki hukuk ilkesi, yoksa, ’Bazıları daha eşittir..’ şeklinde mi yorumlanıyor?

*

Aynı şekilde, özellikle CHP ve MHP’nin muhalefet partilerinin, gelinen son noktada, özellikle de yeni hazırlanan anayasada bir ırk veya kavim vurgusu yapılması / yapılmaması konusundaki tartışmaları daha bir derinleştirmek istediklerinin net işaretleri ortaya çıkıyor.

Nitekim, MHP Başkanı Bahçeli, ‘Vur!’ de, vuralım; ’öl!’ de, ölelim..’ gibi histerik haykırışlara, ’Zamanı gelince onu da söyleriz..’ diyerek karşılık vermekte..

Hattâ o kadar ki, hanımı AK Parti’den m.vekili seçilen ve kendisi de, Özal zamanında bakanlıklarda bile bulunmuş iri-kıyım bir gedikli siyasetçi (H.C. G.), ekranlardan, ’Başbakan’ı çok severim, ama, vatanımı daha çok severim..’ gibi yaldızlı nutuklar irad ettikten sonra, ’Eğer anayasadan türklük ifadesi çıkarılırsa, gerektiğinde ben de elime silah alır, dağa çıkarım, dağa çıkmak sadece filanların mı işi?’ gibi ilginç yaklaşımlar sergiliyor.

Bu gibi şiddet gösterisi kokan tartışmaların ne kadar etkili olduğunu anlamak isteyenler, 8 Nisan akşamı, HT’de yayınlanan bir tartışma proğramında, Mustafa Erdoğan ve Tahsin Fendoğlu gibi genelde daha mâkul yaklaşımlar içinde oldukları bilinen hukuk prof.larının bile, ’anayasadan türklük ifadesinin çıkarılmaması’ ve onun yerine, geçmişte türklük adına işlenen hatalardan özür dilenerek, türklük kavramına yeni mânâlar kazandırılması gerektiği yönündeki görüşleri telaffuz etmeleri ve Erdoğan Teziç gibi, 28 Şubat zorbalığı döneminde nasıl zâlimâne bir hukuk anlayışı içinde olduğunun en çarpık örneklerini vermiş olan hukuk prof.larıyla aynı noktada buluşmaları ilginçtir.

Gerçi, Tayyîb Erdoğan’ın bu gibi atraksiyonlara pabuç bırakmıyacağı, onun 10 yılı geride bırakan uygulamalarından çıkarılabilir; ama, tek kişinin karizmatik liderliğine dayalı hareketlerin gücü’nün, o lider kişinin etkisiz hale ge(tiri)lmesiyle beklenmiyen zaaflara dönüşeceği de unutulmamalıdır. Unutulmamalı ki, 27 Nisan 2007 gecesi, Genelkurmay Başkanı Org Büyükanıt’ın yayınladığı bir muhtıranın hemen arkasından, nice AK Parti m.vekilleri ve iktidarın adamı olarak bilinen nice yüksek bürokratlar bile, ‘Eyvah geliyorlar..’ korkusuna kapılıp, şemsiyeleri altına sığınacakları general yakını olan bürokratları ve kemalist-laik kişi ve kadroları aramaya koyulmuşlardı. Ne var ki, o büyük gaile, Tayyib, Gül ve Arınç’ın gerektiğinde ölümü bile göze aldıklarını sergileyen dik duruş kararlılıklarıyla savuşturulabilmiş, etkisiz hale getirilmişti.

Ama, nice süzgeçlerden geçirildikten sonra yüksek makamlara getirilmiş öyle yüksek bürokratlar var ki, az bir gerilim hissettiklerinde, hemen, kendilerinin sanıldığı gibi olmadığını isbatlamak için, ‘Bizi öyle bilmeyin, biz sizin zannettiğiniz ve bildiğiniz tiplerden gibi değiliz..’ diye kemalist-laik çevrelere işmar etmekte, mesajlar vermektedirler.

Alınız size bir örnek..

İstanbul Teknik Üni. (İTÜ) Rektörü Prof. Muhammed Şahin 3 Mart 2013 tarihli Hürriyet’in Pazar ekinde, ’Muhafazakâr olduğum, AK Parti'ye yakın olduğum şeklindeki isnadlar beni rahatsız ediyor..’ diyor ve muhabirin "Değil misiniz?" diye sorusuna da, haksız isnadlara maruz kalmış olmanın kırgınlığıyla şu cevabı veriyordu:

-Tabii ki değilim. Ben sosyal demokratım; Atatürkçü laikim. Ailecek öyleyiz. Oysa eşimin kapalı olduğu bile söylendi.. Hak etmediği bir şekilde suçlanmak insanı üzer tabii. Beni bir gün caminin önünden geçerken yakalasalar, tamam diyeceğim... Halbuki benim duruşum belli. İçki içerim, hayatım boyunca hiç oruç tutmadım.’

Herhalde kimse, bu gibi yüksek makamlara getirilenlerden‚ ’şöyle dindar, böyle namazında -orucunda- niyazında olduğu’ gibi açıklamalar yapmasını beklemiyor; ama, bu gibi yüksek makamların böylesine acaib açıklamalarda bulunmalarının da, çok mâsum bir durum bildirimi olarak kabul edilip kenarından teğet mi geçilmelidir?

Hatırlayalım, benzer bir durumu yıllar önce, ’28 Şubat Zorbalığı’ günleri anlatılırken, Sincan’da tankları kendisinin yürüttüğünü iftiharla açıklayan ve o dönemde, Kara Kuv. Eğitim ve Doktrin Komutanı olup, daha sonra, emekliye sevkedilen em. Korg. İzzet İyigün de söylemiş ve kendisinin emekli edilişinde dindar olduğu gibi suçlamalarda bulunulduğunu ifade ettikten sonra, (özetle), ’Benim ailem 50 yıldır CHP’lidir; yalnızca, bir kez, tümen komutanı iken, Genelkurmay’dan gelen ’şehidler için şehirlerin en büyük camilerinde mevlid okutalacak, komutanlar da katılacak..’ şeklindeki emri gereği, Çorlu’da bir kez camie gitmişliğim dışında, ömrümde camie de gitmemişimdir..’ demişti.

Bu gibi örneklere hemen her yerde rastlanabilir.

Laik rejimin, sanki sünnîlerinmiş gibi gösterilmesi hokkabazlığı!

Bir diğer konu.. Son zamanlarda, kemalist-laik rejimde küçük çapta da da olsa, bir takım temel restorasyon çabaları sergilenirken, kürd mes’elesi eksenli tartışmaların yanında, elbette türk mes’elesi de, başka etnik veya itiqadî ya da sosyal unsurların mes’eleleri de gündeme geliyor, gelecektir..

Bunlardan birisi de ’alevîlere yapılan haksızlıklar’ konusudur.

Alevî vatandaşlara da, taa Osmanlı zamanından beri ağır baskılar yapıldığı reddedilemez.

Ama, bu husus gündeme getirilirken, hele de kemalist-laik rejimin, sanki sünnî müslüman vatandaşların inançlarına uygun ve sünnîler kendi rejimlerini kurmuşlar gibi gösterilmesi çok büyük bir çarpıtma örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Halbuki, büyük sünnî müslüman kitleye, alevî müslümanlara yapılandan daha hafif bir baskı ve diktatörlük uygulandığını iddia etmek, en azından, acı gerçeklere göz yummaktır.

*

Bu noktada, geçtiğimiz günlerde Cem Vakfı’nın Genel Kurulu'nda bu vakfın başkanı Prof. İzzettin Doğan, yaptığı konuşmada özellikle de CHP ve Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken; ’CHP en çok Aleviler'den oy alıyor, ama partinin genel başkanı Alevi olduğunu söyleyemiyor. Alevi kanalı olarak bilindiği için bir gün gelip Cem TV'de bir programa konuk olmadı. Oy veren verir vermeyen vermez. Cumhuriyet Halk Partisi kendini gözden geçirmeli. Alevilerle ilgili konuları yüksek sesle konuşmalı. Geçmişte Deniz Baykal Alevilerin sorunlarıyla ilgilenmeyince desteği kestik CHP baraj altında kaldı. Biz aynı durumun Kemal Bey'le yaşanmasını istemiyoruz" demişti.

İzzettin Doğan, 2 Nisan günü de, HT’de katıldığı bir proğramda, ülkede 25-30 milyon alevînin olduğundan (?!) sözederek diyordu ki: ‘CHP, tabiî Türkiye’nin çok önemli bir siyasî akımını temsil ediyor.. ve bu akımın ayakta durmasının ön önemli desteği de alevîlerdir. Herkes de biliyor ki, alevi yurttaşların CHP’ye aktardığı oylar özellikle son seçimlerde yüzde 80’ün üzerindedir. Sünnî kardeşlerimiz genelde nedense, CHP’ye öyle sıcak, büyük oranda oy vermiyorlar. Böyleyken, (...) uygulamada alevîler yok.. Bu 25-30 milyon insan vergisini veriyor, askere gidiyor, şehid oluyor, gazi oluyor, ama, hakların dağıtılmasına gelince.. Alevî vatandaşların inançlarını icra edebilmelerine sıra gelince.. Bunun sağlanamadığı bir ülke Türkiye.. (...)’  

Evet, Prof. İzzettin Doğan, böyle derken, ilginç bir takım doğru tesbitler yapıyor ve büyük bir yanlışı tekrarlamaktan kurtulamıyor ve sanki, alevilerin dışındaki ve sünnî denilen büyük kitleler inançlarının gereğince yaşıyor ve yönetiliyorlarmış gibi bir hava oluşturuyor, sadece kendilerine haksızlık yapıldığı havası vermeye çalışarak büyük bir haksızlığa ortak oluyor. Ve dahası, İzzettin Doğan, laik rejimi kuran M. Kemal ve CHP’nin en büyük destekçilerinin alevîler olduğunu itiraf ettikten sonra., en büyük destekçi oldukları bu rejimin en fazla da büyük sünnî müslüman kitleyi ezip geçtiğini görmezlikten gelerek, kendi içinde derin çelişkilere düştüğünü farketmemiş gibi bir tablo sergiliyordu..

Umarız ki, İzzettin Doğan ve takibçileri kendi çelişkilerini görür..

*

Ve, bir ‘alevî kongresi’ etrafında..

‘Alevî’, ‘Ali’nin yolundan giden, onun tarafdarı’ demektir, lafzen.. Istılah / terim olarak ise, İslam tarihinde, Hz. Peygamber (S)’in rıhletinden, dünyamızdan ayrılmasından sonra müslümanlar arasında meydana gelen ihtilaflarda, Hz. Ali’nin haklılığını esas alanların takib ettikleri yol demektir, alevîlik..

Ancak, ‘alevîlik’, sadece Ali’yi sevmek, ona muhabbet beslemek değil, o sevgi, muhabbet ve bağlılık için gereken bedeli ödemek de demektir.

Ne var ki, bu noktada şu hususu da unutmamak gerekiyor ki, Hz. Ali, cesur, yüksek bir şahsiyet idi.. Ve o secaat âbidesi yüksek şahsiyet, Allah’ın rızasını, İslam’ın, müslümanların maslahatını herşeyin üzerinde tutardı..

Bunun içindir ki, müslüman arasında o ilk dönemde meydana gelen bir takım görüş farklılıklarına rağmen, onun, ihtilafları büyütmeyip, müslümanların birliğinin korunmasını esas almıştır. Bugün, Hz. Ali’nin tarafdarlığı adına ortaya çıkanlar da, aynı hassasiyeti taşıyıp taşımadıklarını düşünmeli, kendilerini bir hesaba çekmeli, süzgeçten geçirmelidirler.

Bu arada, T.C.’de câmi, mescid gibi mâbedlere karşıtlık adına cemevleri etrafında yeni bir mâbed oluşturmaya çalışan kesimlerin, en büyük alevî- şiî toplumuna sahib İran’daki şiî müslümanlar arasında da mescid / câmi düşmanlığı olup olmadığını araştırmalarını tavsiye edelim. Ve hemen ekleyelim ki, orada mescid veya câmi gibi mâbedler dışındaki tuhaf ve uyduruk oluşumları mâbed olarak kabullenmediklerini görmeleri tavsiye olunur.

Bu hatırlatmadan sonra..

Şubat ayının ilk günlerinde Diyarbekir’de DTKongresi öncülüğünde tertib olunan bir konferansa ve o vesileyle alevîlik üzerine serdedilen görüşlere değinmekte fayda var.

Bu konferanstan, e-mail adresime gönderilen ve ‘1. Alevi Konferansı ve düşündürdükleri’ başlıklı ve E. Yıldırım imzalı bir yazı dolayısiyle ve amma, epeyce geç haberdar oldum..

Mezkur yazı sahibi, özetle şu görüşlere yer veriyordu: ’Konferans çalışması ve sonuç kararlarının yüzlerce yıldan bu yana hem Selçuklular, hem de Osmanlı İmparatorluğu zamanında, hem de Cumhuriyet döneminde çeşitli şekillerde yok sayma, inkâr, imha, asimilasyon, katliam ve kimi zaman da soykırıma varan saldırılarla karşı karşıya kalan Aleviler ve Kürtler açısından son derece verimli bir işlev üstlenebileceğini düşündüm. (...) Ben de konferans konuşmamın başında, ’Biz Aleviler, insanı Tanrı belledik, Enel’Hak dedik. Aleviliği bir yaşam biçimi, felsefe, kültür ve yol belledik. Mezhebimizi soranlara, Nesimî’nin sözleriyle, Sorma be birader mezhebimizi, biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.’ demiştim. (…) Ancak konferans hazırlık komisyonu adına okunan 12 sayfalık metin birinci sayfasından son sayfasına kadar içerik, yapılan analizler, tarifler, tanımlama ve kurgulama açısından birçok hatayla doluydu. (...) Okunan metinde ’Aleviliğin tarihinin İslamiyet ile başladığı, İslamın içinde olduğu, İslamiyet’teki kavganın bir halifelik ve halifelik sırası sorunundan başka bir şey olmadığı, Alevilik kavramının Ali taraftarlığı ve Ehlibeyt taraftarlığı olduğu, giderek de Aleviliğin nerdeyse Şialıktan başka bir şey olmadığı’ anlatılıyordu.

Bu durum iki açıdan önemli hatalar içeriyordu.

Anlatılanların gerçek Alevilikle ilgisinin olmaması bir yana, Aleviliğin, Hz.Ali ve İslamiyetle açıklanmaya çalışılması da başlı başına bir yanlıştır. Bu, bugüne kadar Aleviliği Sünnilik içinde asimile etmek isteyen, Aleviliği İslamiyete yamamaya ve entegre etmeye çalışan egemenlerin yaptığına benzer mantıkla bir Alevilik tarifi yapılmasıdır.’

Evet, bu yazı sahibinin ortaya koyduğu, ’Biz alevîler insanı Tanrı belledik..’ gibi sözlerle ortaya konulmaya çalışılan alevîliğin, gerçek alevîlikle hiç bir ilgisi olmayan, İslam’la ilgisinin olmadığı iddiasını bilhassa vurgulayan nasıl bir cereyan olduğunu anlamak zor değildir. Bu anlayışın, o kelimenin lafzî mânâsıyla da, tarihî ve ideolojik mânâsıyla da ilgisi olmadığını, sanırım, aklı başında her alevî müslüman da kabul eder.

Yazı sahibi daha başka eleştirilerini de dile getirmişti.. Ancak bizim burada üzerinde durmak istediğimiz husus, hem alevilik denilip, hem de Hz. Ali ile hiç bir ilgisi olmayan bir iddianın sözkonusu edilmesidir.

Bu gibi bir anlayışa sahib kimselerin, kendilerini alevî olarak nitelemelerinin yanlışlığına, elbette herkesten önce, alevî müslümanlar kesinlikle karşı çıkmalı ve Hz. Ali sevgisi ve tarafdarlığı demek olan ’alevîliği’ böylesi ateist sapkınlıkların tasallutundan kurtarmakta öncü olmalıdırlar.

*

Bu vesileyle, türkücü Musa Eroğlu’nun da, Almanya 'nın Dietzenbach kentindeki bir Saz Okulu'nda eğitim gören öğrencilere verdiği konserde, “Alevi kültür merkezleri Arapların Ali’si, Hüseyin’i ve Hasan’ıyla uğraşacaklarına, bu çocuklara saz çalmayı öğretsinler.’ dediği medyaya yansıyordu, 26 Mart günü.. Aradan geçen iki haftaya rağmen, bu küstah iddia sözkonusu kişi tarafından yalanlanmadığına göre, ona karşı başta alevî müslümanlar olmak üzere, her müslümanın, tepki göstermesi ve onu, yanlışından dönmeye davet etmesi ve başarılı olunamazsa, onun kendi yalnızlığına terkedilmesi gerekir..

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum