Hesabı, Kazanmak veya Kaybetmeye Değil, Haklı Olmaya Göre Yapabilmek..

10.03.2013 08:26

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Hz. Ali’den nakledilen hikmetli bir söz vardır: ‘Sen hakk’ı, insanlara veya hadiselere bakarak anlayamazsın; önce hakk’ın ne olduğunu anla, insanları veya hadiseleri de o ölçülere göre anlamaya çalış..’ meâlinde..

Etrafımızda olup biten ve nicelerimizi farklı yönlere düşüren son dönemlerin hadiselerinde de birbirinden çok farklı yönlere düşmek istemiyorsak, bu, güzel bir ölçüdür. Çünkü, insanlara ve hadiselere bakarak, herkes çok farklı farklı yönlere gidebilir. Hakkın anlaşılmasında da farklı yönlere gitmek mümkünse de, diğer şıktan daha güvenilirdir.

Evet, insanlara ve hadiselere bu anlayış içinde bakmaya çalıştığımızda, muhtemelen, bazı bakış açılarımızı yeniden düzenlememiz gerekebilir.

*

Suriye rejiminin, kan dökmekte Saddam gibi acımasız birisi olan babasını bile geride bırakan Beşşar Esed, haklı olduğunu ve ülkesini ve halkını savunmayı sürdüreceğini söylemiş, kendisini 7-8 Mart günleri ziyarete giden CHP  m.vekillerine..

Elbette ki herkes kendisini haklı göstermeye çalışabilir. Ama, insan olan, biraz, şunu da düşünmeli değil midir:

‘Ben bu ülkenin ve bu halkın başına bir diktatörlük sisteminin kararı ile ve sırf, iktidarı bir darbe ile ele geçirip, 30 yıl hükmetmiş bir babanın oğlu olmam hasebiyle mi getirildim, yoksa, halkın hür kendi iradesi ile mi? Ve öyle bir babanın oğlu olmasaydım, o sistemin içinde, iktidara getirilmem mümkün olabilir miydi? Ve, bu halkı ve bu ülkeyi yönetmek hakkını savunmak adına, bunca kan dökmeyi, can almayı, her şeyi yakıp yıkma hakkını bana kim veriyor?

Elimde silah ve silahlı güçlerle insanların tepesine oturup, onları korumak adına, gerçekte ise, iktidarım veya bana bu iktidar mekanizmasının liderliğini veren ideoloji ve siyasî Mafia örgütü adına bu cinayetleri sürdürmek hakkım ne zamana kadar devam edecektir?’

*

Evet, bunları normal bir insan olarak her normal insan düşünebilir, düşünebilmelidir. Ama, cinayet işledikçe korkusu artan ve korktukça daha çok cinayet işlemekten meded uman birisinin, böyle mantıkî bir çizgiye gelmesini beklemek de fazla iyimserlik sayılabilir.

Üstelik, bir yönetim, duruma hâkim olmak adına, 70 bini aşkın insanın ölümüyle  devam eden boğuşmayı durduramıyor ve bütün yerleşim birimlerini yakıp yıkıyorsa.. Orada, illâ da tek bir kişinin ve çevresindeki mafiatik şebekenin  iktidarda kalmasını, ülkenin korunması ila aynı görmesinde nasıl biri mantık vardır? 20 milyondan fazla nüfusun kaderi üzerinde, Baas Partisi gibi bir cinayet şebekesinin ve yüzde 12-15’lik bir azlığı temsil eden bir inanç grubunun iktidarını sürdürmesi adına işlenen bu dehşetli durumu hangi akıl mâkul görebilir ve gösterebilir? Buna rağmen, o, hâlâ, ‘Fırtına dinmeden çekilmem..’ diyor. ‘Ben istesem de mümkün değil..’ diye ekliyor.. Bu, tam da onu iktidara getiren siyasî mafia örgütünün eline nasıl düştüğünün itirafıdır. Fırtınayı oluşturan da kendisi ve 50 yıllık ideolojisi, iktidar kadrolarının diktatöryası..

CHP m.vekillerinin kendisiyle görüşmesinde Esed’in açıklamaları ilginç..

Esed şöyle demiş, bu ziyaretçilerine:

‘Suriye'de terör giderek artıyor. 23 ülkeden terörist var ülkemde. En fazla Yemen ve Libya'dan geliyorlar. Ağırlıklı olarak Türkiye üzerinden giriyorlar. ABD, Rusya, Çin ve diğer tüm ülkelerin toplam etkisi, Türkiye'den daha az. Ülkemdeki durumu en çok Türkiye etkiliyor. Çünkü en fazla silah ve terörist Türkiye'den giriyor.

Türkiye ile olan kara sınırımızın yüzde 25'i PKK'nin, yüzde 75'i de El’Qaide'nin kontrolünde. Cilvegözü'ndeki bombalı saldırıda bizim hiçbir dahlimiz, sorumluluğumuz yok. Çünkü biz artık o sınırlarda yokuz. Orası tamamen El’Qaide'nin kontrolünde..’

Esed’in bu itirafları ve Suriye’ye Türkiye sınırından giren silahların veya savaşçı güçlerin Türkiye tarafından resmen gönderilen güçler ve silahlar olmadığını biraz sonraki beyanları üzerinde özellikle durulmalıdır. Ayrıca, böylesine karmaşık bir tablo karşısında, hemen bütün ülkeler tabloya ellerini uzatmışken,  Türkiye hükûmeti’nin konuyla hiç ilgilenmemesini beklemek de herhalde safdillik olurdu..   

(CHP heyetinin ’Esed'siz bir rejim mümkün mü?’ sorusu üzerine Esed şöyle devam ediyor:) ’Ben istesem de ayrılmam mümkün değil.. Bu fırtınada sakin bir limana yanaşana kadar gemiyi terk etmem. Zaten halkım da arkamda. Gemi denizin ortasında fırtınalar içinde. Fırtına durmadan kaptan olarak gemiyi nasıl terk ederim? Bu fırtına biter bir gün; seçimler olur, demokrasi gelir ve halk bana 'git' derse giderim. Yani, gitmem gerekirse giderim ama bunun halkımın söylemesi lâzım..

ESED: ’ÜLKENİN TAMAMI KONTROLÜMDE DEĞİL..’

Suriye krizi Erdoğan ve Katar Emiri için varoluş sebebi haline döndü. Eğer Suriye kazanırsa, ülkelerinde onlar kaybedecek. (CHP’nin Erdoğan’ı yenebilmek için, Esed’in zaferine bel bağladığı, bu sözlerden de çıkarılamaz mı?) Bu işin ideolojik boyutu da var. Onlar siyasal İslamı Suriye'de hâkim kılmak istiyor. Biz ise laikliği korumak istiyoruz. Afganistan ve Pakistan da bir dönem bizim gibi laikti. Ama artık oralarda İslamcılar iktidar.. (!?)

Bölgede kürdlerin devlet kurma şansı artmış durumda. Kuzey Suriye'deki kürdler Irak kürdleriyle buluşmuş durumda. Kürd Devleti kurulması artık an meselesidir. (Esed’in hattâ tehdid havası da kokan  bu tesbitlerindenve sonra, bölge ülkelerinin herbirisi gibi  Suriye ile olan 910 km.lik sınırı olan Türkiye’nin de kendisini bıçak sırtında hissetmesinde bir anormallik var mıdır?)

Yaşanan terör nedeniyle ülkemin tamamını şu anda kontrol edemiyorum. Büyük şehirlere odaklanmış durumdayım. Batıda sorun yok, ama Ürdün ve Türkiye sınırlarında sorun yaşıyoruz. Müdahale olsun diye 1 milyon göçmen yaratmak istiyorlar. Bu yüzden dışarıdan kışkırtmalar artmış durumda..’

’BENİ,  EDECEKSE ANCAK HALKIM İDÂM EDEBİLİR..’

(Esed, mâkul gibi gözüken, ama, mantığı olmayan şu sözleri de ekliyor:)

’İleride halk isterse ben de koltuğumu bırakırım. Siyaset kapısı muhaliflere açık. Güçlü bir muhalefete ihtiyaç var. Muhalifler siyasete katılsın, parlamentoya gelsinler. Parlamentodan karar çıkarabilirlerse, ister sürgüne göndersinler, isterse beni idam etsinler. Yeter ki halkın onayı olsun.’

İyi de, bunun için, önce o Baas rejiminin 50 yıllık ve 44 yıllık (Baba-Oğul)  Esed Hanedanı diktatörlüğünün iktidardan çekilmesi, devlet güçlerini kendi iktidarları için cinayet işlemekten, ülkeyi harabeye çevirmekten el çekmesi gerekmiyor mu?

’İslam kardeşliği’nden duyulan bu korkuyu anlamak gerek!

Beşşar Esed, Türkiye’nin kendilerinin iç mes’elelerine karışmasından yakınıyor da, kendisi de Türkiye’nin içişlerine daha az karışıyor değil.. Çünkü, CHP heyetinin yaptığı açıklamaya göre şöyle demiş:

’Türkiye'de Kürd Sorunu’nun çözümü için yürütülen sürecin ortak noktası da ümmetçilik. (Biz Türküz, siz de Kürtsünüz) diyerek ortak noktayı İslam olarak gösteriyor. İslamcı Kürdleri kendi yanına almaya çalışıyor.

(’Suriye'yi vuran İsrail uçaklarına neden müdahale etmediniz?’ sorusu üzerine) Biz İsrail'in kışkırtmasına karşılık vermiyoruz. Ama, onun daha da canını acıtacak işler yapıyoruz. İsrail'e karşı direnişi örgütlüyor ve destekliyoruz. (…)’

*

Halbuki, Esed’i mazlum ve haklı göstermeye ve kurtarmaya çalışanlar, geçenlerde, Esed’in, Biz İslamcılara değil, İsrail ve Amerika’ya karşı savaşıyoruz..dediğini iddia ediyorlardı. Şimdi ise, aynı Esed’in, İslam kardeşliğinden tabiatiyle ve nasıl rahatsız olduğunu, bizzat, onun ağzından ve CHP m. vekilleri aktarıyorlar. Kaldı ki, Esed, birkaç ay önce de, İstanbul’da yayınlanan Cumh. gazetesine verdiği mülâkatta ‘kendisinin, bölgede sekularizmin bekçiliğini yaptığınısöylediği ve Amerika’nın da, İslamî güçlerin Suriye’de duruma hâkim olmasını önlemek için temkinli davrandığı ve Ürdün’de, Suriye rejimine karşı savaşacak laik güçleri eğittiğine dair beyanlarını unutulmamalı..

Aynı şekilde, İsrail rejiminin Suriye’yi vurması üzerineSuriye’nin İsrail’e şoke edici bir karşılık vereceğini iddia eden resmî beyan sahiblerinin hatırlanması da iyi olur herhalde..

*

İlginç bir nokta da şu ki, Türkiye’deki bazı medya kuruluşları, ‘bazıları pilot olmak üzere, çok sayıda TSK subayının Suriye’de ele geçirildiğine dair iddiaları yayınlıyorlar ve bu iddialar Suriye tarafdarı bazı ülkelerin medyasında da manşetlere çekiliyor ve hattâ CHP bu iddiayı Meclis’e soru önergesi olarak bile taşıyordu.

Beşşar Esed'le görüşen CHP heyetinden Hatay m.vekili Hasan Akgöl ise, izlenimlerini anlattığı 8 Mart tarihli Hürr. de, bu konuda şöyle diyordu:

’Beşşar Esed, ellerinde Türk subay olmadığını, hiçbir zaman Suriye kuvvetlerinin Türk subay yakalamadığını söyledi.’

Bu konuda Meclis’e bile soru önergeleriyle gelen muhalefet partilerinin gürültülü itirazlarını geri alıp, yanlış yaptıklarını itiraf etmeyişlerini haydi görmezlikten gelelim; ama, bu gibi iddialara medyada geniş yer verenlerin, Esed’in bu beyanından sonra olsun, durumu topluma yansıtmaları gerekmez miydi?

Tabiatiyle bu arada, Esed’in Türkiye’den Suriye’ye giriş yapan silahlı eylemcilerden yakınmasını da gözardı edemeyiz. Ancak, bu konu, TSK subaylarının Suriye’de bulunması iddiasından çok ayrıdır. İki ülke arasında 910 km. sınır olduğu ortada iken ve bu sınırın tamamında kontrolü yitirdiğini bizzat Esed itiraf ederken ve ülkelerini terketmek zorunda kalan 2,5 milyon Suriyeli’den, 190 bin kadarı çadırlarda, gerisi kendi imkanlarıyla evlerde yerleşmiş 275 bine yakın Suriye vatandaşının Türkiye’de sınırdan geçtiği ve bunların içinde yüzlerce asker kökenli ailelerin geldiği de gözönüne alınırsa ve bu subayların, ailelerinin can güvenliğini sağladıktan sonra, muhaliflerin safında yer almak üzere, tekrar Suriye’ye döndükleri de tabloya eklenirse.. Üzerinde, hemen bütün bölge devletlerinin ve dünya siyasetinin büyük güçleri kabul edilen  uzak devletlerle güç odaklarının da oyunlar oynadığı bir kriz bölgesinde bu gibi durumların olmasını da normal kabul etmek gerekir.

*

İslâm, sadece bazı zâlimlere karşı kullanılacak bir silah mıdır?

Dünya Müslüman Ulemâsı Birliği Başkanı olarak anılan ve 30-40 yıla yakın zamandır Qatar Şeyhi’nin Diyanet Musteşarı olarak olarak vazife yapan Yûsuf el’Qardavî Qatar Şeyhliği’ne bağlı El’Cezire televizyonunda ‘Şeriat ve Hayat’ isimli proğramında kendisine telefonla ulaşan bir muhatabına ilginç bir fetvâ daha vermiş..

Tahran’da yayınlanan Cumhurî-i İslamî gazetesinde 9 Mart günü yer alan bir haber yoruma göre, telefondaki dinleyici tarafından  ’Bir ülkeyi ve o ülkedeki kaatilleri yönetenler de, kaatil hükmünde değil midir?şeklinde sorulan bir soruya, ‘..Elbette.. Mâlikî ve Allah korkusu olmayan ve halka da acımayan ve onları haksız yere öldüren bütün benzerleri, ilk öldürülmesi ve hesab vermesi gereken kimselerdir..’  şeklinde fetvâ vermiş..

Böyle bir hükmü hemen her müslüman âlim, verebilir. Çünkü, halka zulmeden, acımaksızın katleden yöneticilere karşı nasıl bir mücadele verileceği sözkonusu olunca, böyle cevazlar da dile getirilebilir, tabiî olarak.. Ama, bu gibi cevazlar sadece belli bir zaman ve mekânda, belli kişi veya rejimler için dile getirilirken, veya diğer nice cinayet ve zulümlere sessiz kalınıp, İslam adına böyle fetvâlar verilmeye başlanınca, bunun  İslam’ı kullanmak isteyenlerin emellerine hizmet etmek gibi acı sonuçlar verdiğine tarihimiz şahiddir.

Bu fetvâ yolu, ulemâ tarafından sırf, muhalifleri yoketmek için açılırsa, ortaya din adına korkunç bir boğazlaşmanın çıkacağını tahmin etmek, hiç de zor olmaz.

Bu gibi fetvâların, Mâlikî’nin, Suriye rejimi çökerse, bunun, Irak’a karşı savaş açılması mânâsına geleceğini  söylemesinde olduğu gibi basit bir politik söylem olarak geçiştirilmesi de düşünülemez.

*

Öte yandan, Malikînin kendisini terör eylemlerini yaptırtmak’la suçlayıp, tutuklatmak istemesi üzerine, önce Irak Kürdistanı’ndaki mahallî yönetime, Barzanî Hükûmeti’ne sığınan ve daha sonra Türkiye ve diğer bazı Ortadoğu ülkelerine geçen Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Târıq el’Hâşimî de, kendi resmî internet sayfasında,  ‘Yakın zamanda Irak’a döneceğini ve nicelerini gafil avlıyacağını’  dile getirmiş bulunuyor.

Bir diğer konu ise, Irak’da, Muqtedâ es’Sadr’ın durumu..  Sadr, yıllarca önce, Mâlikî’nin, Seni terörist ilan eder yargılarım.. tehdidi  üzerine İran’a geçmek zorunda kalmış ve bir süre sonra İran’ın çabalarıyla Mâlikî’yle ilişkilerini düzeltmişti. Buna rağmen, son zamanlarda Mâlikî’yle arası yine limonî olmaya başlayan ve Mâlikî Hükûmeti’ni düşürmek için muhalefetle birlikte hareket eden Sadr, son haftalarda, ülke çapında yayılarak gelişen dev protesto gösterileri karşısında, yeniden Mâlikî’nin yanında yer almak gereğini hissedip, ‘Mâlikî Hükûmeti’nin devrilmesi halinde, Irak’da ortaya büyük bir felaket çıkacağını iddia etmektedir.

*

Evet, Ortadoğu’da sadece Suriye veya Irak’ın değil, bütün bölge ülkelerinin ve rejimlerinin herbirisinin temelleri kaypak zeminler üzerindedir.

Bu duruma karşı yapılacak olan, her bir devletin kendi nefsini, kendi varlığını korumak için yaldızlı beyanlarla sahte reçetelere sarılması değil; bu bölgedeki devletlerin, müslüman halkların kalblerinde ve beyinlerinde taa başından beri var olan birlik ruhuna uygun bir yönde hareket etmeleri ve hesabı, kazanmak veya kaybetmek üzerine değil, haklı olmak ve her ne pahasına olursa olsun, zafer üzerine değil, seferle mükellef olunduğu gerçeği üzerine yapmalarıdır. 

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim