1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Hervele’ taktiğini başkaları da deneyebilir ve de geri tepebilir!
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Hervele’ taktiğini başkaları da deneyebilir ve de geri tepebilir!

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Hacca gidenler bilirler; Kabe’nin 100 metre kadar uzağındaki -ve bugün üstü kapalı ve mermerlerle kaplı bir kısa yolun iki ucu arasında- Merve ve Safâ tepeleri arasındaki mesafede, ‘sa’y’ ismi verilen, 7 kez gidiş- geliş vardır.. Bu gidiş-gelişler, Hz. Hâcer’in susuzluktan kavrulma merhalesine gelip, oğlu İsmail’le birlikte çaresiz çırpınışlarını temsilî olarak anlatır.. 

O çaresiz çırpınışlar sırasında, ‘zemzem’ diye isimlendirilen su kaynağı fışkırmaya başlar.. Hz. Hâcer’in o zaman, suyun israf olmaması için, (dur, dur..) mânasında ‘zem, zem!’ dediği  ve bu ismin oradan geldiği rivayetleri vardır..

O iki tepecik arasındaki yolun, eskiden epeyce engebeli olduğu tahmin edilebilir.. Nitekim, Resul-i Ekrem (S), bir savaş dönüşünde, askerleriyle birlikte Kabe’yi ziyaret ederken, Merve ile Safâ arasındaki bu ‘sa’y’ sırasında, ilerde bir noktadan, müşrikler de müslümanları seyretmektedirler..

Hz. Peygamber (S), ashab ve askerlerinden, kendilerini müşriklerin görecekleri noktadan geçerken, yorgun bile olsalar, dik, vakûr, zinde bir şekilde yürümelerini istemiştir..

O nokta, o zaman işaretlenmiş ve bugün de, iki yeşil direk ile belirlenmiştir.. Müslümanlar bugün de ‘sa’y’ ederken, o iki yeşil direk arasına gelince, dik, vakûr, zinde ve kararlı bir şekilde yürürler.. Buna ‘hervele yapmak’ denilir..

Bazıları ise, işin hikmetini bilmediklerinden, oraya gelince seğirtmeye, koşmaya başlarlar.. (Bugün, o iki tepecik arasında, ne öylesine bir dere vardır; ne de, karşıdan mü’minleri temaşa eden müşrikler..) Bu, bir sembolik anlatımdır ve o ‘hervele’ anlayışı bugünün insanına da mesaj vermektedir.. Ve o izah, insan psikolojisinin inceliklerini anlatır..

Yani, bu gibi ruhî hal ve davranışların dışarıya vereceği mesajın hesablanması konusunu  sadece müslümanlar değil, başkaları da yapmaktadırlar..

Bu tavır, güç gösterisi konusunda, genel bir psikolojik taktiktir.

Nitekim, devlet adamları da yabancılarla görüşmelerinde za’fiyet göstermemeye dikkat göstermek zorundadırlar.. Ama, yabancıların karşısında süklüm-püklüm olan devlet adamlarını gören halkımızın şahsiyetli bir tavır göstermeye hissettiği susuzluğunun ancak son zamanlarda kısmen giderilebildiği, Tayyîb Erdoğan’ın muhaliflerince bile kabul edilmektedir.

Bu yazıda ele alınacak konuya, bu girizgahla başlamak gereği, bunun için hissedilmiştir.

*

Teröre meyledenlerin  özgürlük savaşçısı’ gibi gözükmesinin sorumlusu kim?

Kuzey Irak’da, Kandil Dağı ve Mahmur gibi kamplarda, PKK’nın dağ kadrosunda yer alan kişilerden 34’ünün ülkeye gelmesi ve hepsinin de serbest bırakılması ve amma, onbinler tarafından karşılanması, bir anda sosyal dengede bir çok çalkantılı tepkiler meydana getirdi..

Halbuki, bu bekleniyordu veya beklenmeliydi..

Tepkinin sebebi, bir gelenlerin tutumundan kaynaklanıyordu, bir de onları onbinlerin coşkulu karşılamasından..

Gelenler, dağ şartlarına uygun, tek tip üniforma, gıcır gıcır ayakkabılar, tertibli- düzenli bir grup halinde ve dik, vakûr, zinde, kararlı bir edâ içinde geldiler..

Bu, onların süklüm-püklüm ve suçluluk psikolojisi içinde, başları eğik olarak gelecekleri beklentisine aykırıydı..

Üstelik resmî taraf adına geliştirilen söylemler, ‘terör örgütünün çözülmekte olduğunu’ ileri sürerken; PKK ve onun siyasetteki uzantısı DTP ise, onların  ‘barış için, barışın tesis edilmesi için’ geldiklerini vurguluyorlardı.. Ve gelecekleri bildirilenlerin, bir deneme mahiyetinde ve de ‘devlete karşı silahlı mücadeleye katılmamış kimseler’den seçildiği vurgulanıyordu..

Bu durumda, gelenler tutuklanacak mıydı?

Bölgede onbinlerden oluşan bir kalabalık kitle onları karşılamak üzere Habur Sınır Kapısı yöresinde toplanmıştı..

TC rejimi ise, gerçekte, dağa çıkışların yolunu kesmek için, dağdan inişleri kolaylaştırmanın çaresini arıyordu. Bunun yolu, gelenleri tutuklamamak ve yeni gelişleri özendirmek istiyordu. Çünkü, terör örgütünün emrinde olanların yurt dışında ve bir merkezde olması yerine; ülke içinde, dağını olarak, evlerinde olmasının daha istenir bir şey olduğu açıktı..

Üstelik Gen. Kur. Başkanı Org. Başbuğ, ‘maalesef, dağa çıkışları önleyemedik..’ diye yakınmıştı, geçen sene.. Bu yol tıkanmadığı takdirde, teröre karşı 25 yıla yakın zamandır süren mücadelenin, tünelin ucunun gözükmeyeceği açıktı..

Başbuğ, ‘savaşsa savaşırız, ama, çare sivil çözümdedir.. Gerekirse kanunî değişiklikler yapılabilir..’ demeye başlamıştı.. Halbuki, TSK, henüz geçen seneye kadar, PKK konusunda kendisini ‘Hükûmet’in emrinde ve verilen vazifeye göre tavır alan bir güç odağı’ olarak değil, ‘PKK’yla yapılan savaşın bir tarafı, bir kan dâvalısı’ olarak görüyor-gösteriyordu..

Şimdi ise, artık o söylemlerin geçersiz olduğunu idrak etmeye başlamıştı..

Hükûmet -daha doğrusu, Tayyîb Erdoğan- ise, her yapılanı sadece eleştiren değil, hattâ, ‘vatan hainliği’yle suçlayan, savaş tamtamlarını çalan, ama, barışın nasıl sağlanacağına dair, resmî ideolojinin 80 küsur yıllık kemalist yöntemlerden başka bir söylemi olmayan bir sert muhalefetle, Baykal- Bahçeli ortaka muhalefetiyle karşı karşıyaydı.. Onun için de, ‘Dimyat’a  pirince giderken, evdeki bulgurdan olmamak’ dikkati ve problemleri, 7 yıldır yönettiği Hükûmet arabasını devirmeden ilerlemeye dikkat ediyordu..

DTP ise, bütün kürd halkının tek temsilcisi olarak kendisini ve  PKK’yı göstermeye çalışıyor ve MHP’nin bütün türklerin temsilcisi olarak algılanmasına hizmet edebilecek bir kutublaşmadan meded umuyor gibiydi..

Yani, herkesin kendisine göre bir sosyal denklem hesabı vardı..

İşte böyle bir durumda..

Sınır bölgesinde toplanan onbinlerin coşkun karşılamaları altında, 34 kişi geldi.. Ve gelenler gerçekte teslim oluyorlardı, ama, ortaya çıkan tablo, adetâ, teslim olmaya değil de, barışı kurmaya gelmişler, lutfediyorlarmış ve bir talebkâr / alacaklı durumunda imişler gibi bir görünüm veriyordu..

Onlar da, yorgun ve utanç içinde değil, gururlu ve bir özgürlük savaşsısı edâsında döndüler..

Onlar, ‘Biz haksızlıklara karşı, zulme karşı direnmek için gittik, ama silaha sarılmadık ve eziyetler çektik, acılar yaşadık ve elimiz temiz, alnımız ak, dönüyoruz..’ da demek istemiş olabilirler mi?

Böyle bir yaklaşım,  fazlaca zorlamalı ve kendimizi kandırmak olmaz mı?

Ama, toplumun genelini şaşırtan, onların onbinler tarafından karşılanmış olmasıdır..

Efendim, DTP ve bölgedeki DTP’li Belediyeler planlamıştır’ vs.. denilebilir.

Yani, halk kandırılmıştır..

Halkı kendi yanında görmeyenlerin daima sarıldığı bir ma’zeret ve bahane değil midir, bu..

Diyelim ki, öyle..

Ama, asıl görülmesi gereken, onbinlerin orada toplanabilmesidir..

Demek ki, oradaki asıl problem budur..

Bu onbinleri ne yapacaksınız?

Bu insanlar senin vatandaşın.. Ve o kitleler, düşman da olabileceğinin işaretini verecek noktaya getirilmişse, rejimin onlara uyguladığı 80 yıllık baskıları görmek, onların içine düştükleri kimlik / aidiyet problemini anlamak gerekmez mi?

*

Evet, gelenlerden hiç kimse tutuklanmadı..

Bu da, bir devlet yönetimindeki önemli bir unsur olan ‘kanun hâkimiyeti’ anlayışına ters gelen bir durum ortaya çıkarıyordu.. Çünkü, güvenlik güçlerinin arabalarına taş atan çoçuklar aylarca içerde tutulurken, bir terör örgütünün çalışmalarına katılmış, onun kamaplarında kaldıkları açık olan kimseler hakkında, ‘etkin pişmanlık’ gösterdikleri gerekçesiyle hiç bir kanunî işlem yapılmıyordu..

Nitekim, terör kamplarında yıllarca kaldıktan sonra gelenlerlerin herbirisi serbest kalınca, sergilenen çılgın gösteriler, herkesin kendi durduğu yere göre değerlendirmeler yapmasına vesile oldu..

DTP Gen. Başk. Ahmet Türk, ‘kahraman da yok, kazanan da, kaybeden de yok...’ diye durumu yatıştırmaya çalışıyordu, ama, DTP’nin öteki eşbaşkanı Emine Ayna, saldırgan bir uslûbla konuşanların başını çekiyordu..

Bu durum karşısında, bu denemelere girerken, büyük ve hayatî riskleri göze aldığı anlaşılan Tayyîb Erdoğan, ‘ortada bir takım ataklar yapıp, sonra tehlikeyi görünce, yanlışlık oldu, diye özür diler gibi bir şarq kurnazlığı sergilenmesi halinde, tablonun alt-üst olabileceğini, sürecin tıkanabileceğini, herşeyin sil baştan durumuna dönüşebileceğini’  ihtar etti..

Bu noktada, durumun ne kadar hassas olduğu ve bir başarısızlık durumunda, toplumun çeşitli kesimlerini birbirine karşı kışkırtmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüleceği açık..

*

Asıl problem, milyonları birbirine düşman eden kemalist / laik rejimdir!

Ortada çok ciddî bir durum vardır..

Önemli olan, gelen veya gelmesi mümkün olan bir kaç yüz veya birkaç bin kişinin dönüşü değil, orada onları karşılamaya gelen onbinlerin toplanabilmesidir..

Bu onbinler, onları, silaha el atmamış, gerçekten de barışçı çabalar gösterdiklerinden dolayı mı öylesine çılgınca karşılıyorlardı; yoksa, kendileri adına bir mücadele verdikleri ve bedel ödedikleri için mi?

‘Mızrak çuvala sığmaz’ gerçeğinde olduğu gibi bir durumla karşı karşıya bulunulduğu açık..

Bu onbinlerin, TC rejimiyle bir problemlerinin; hattâ, bir kimlik ve aidiyet problemlerinin olduğu kendisini gösteriyor

Bu durumda, klasik kemalist/ faşist devletçi ve de kanuncu reflekslerle, bir yere varılamıyacağı anlaşılmış olmalıdır..

Tayyîb Erdoğan, tabiatiyle, başbakanlığını yaptığı rejimin genel çerçevesi içinde hareket etmeye mecbur olduğu gerçeğinden asla gaafil olmamalıdır, ama, kendi kalbindeki değerler sistemiyle o rejimin genel çerçevesi içinde varolan tehlikeli ilişkilere rağmen, ülkemizin ve halkımızın hallini beklediği bu büyük mes’eleye kendi gayretleriyle epeyce bir ivme kazandırmış bulunuyor..

Ve Abdullah Gül’ün Meclis’in açılışında 1 Ekim 09 günü yaptığı konuşmada belirttiği gibi, ‘problemlerimizi biz kendimiz çözemezsek, başkaları kendi işlerine gelecek şekilde çözmeye kalkışacaklardır..’

Ama, ondan da ileriye, bugün, mutlaka neşter atılması, tedavisi gerekli ve aksi halde kan zehirlenmesine bile dönüşebilecek bir büyük sosyal çıbanın bu haliyle bekletilmesi halinde herkesi içine çekecek bir canavara dönüşmesi ihtimali giderek artıyor..

Yani, mes’eleyi sadece TC rejimi ile PKK’nın bir boğuşması olarak görmek yanıltıcı olabilir..

Nitekim, bugün, İslamî kimlik ve hassasiyetleri bilinen ve şu veya bu çapta kanaat önderleri olarak nitelenebilecek niceleri bile, konuya kürd olup olmadıklarına ve gördükleri hadiseler ve durdukları yerlere göre fevrî tavırlar belirtmekte, ‘Aaaa, bunlar da artık çok olmaya başladılar..’ gibi söylemlerle, inanç değerlerini ikinci plana atarak, hışım ve nefret dolu tepkiler dile getirebilmekteler.. Buna bir de, kürd kökenli bazı kimselerin, ülkenin Güneydoğu bölgesi dışandaki kesimlerinde karıştıkları bazı küçük polisiye vak’alarda bile, hemen etnik bir düşmanlık ateşinin yakılmak istenmesi ve kitlevî linç gösterilerinin tezgahlanması, giderek büyümekte olan korkunç bir sosyal tehlike konusunda bir  ihtar olmalıdır..

*

Böylesine muhataralı, tehlikeli bir konumda, birileri müslüman şahsiyetlerin tavırlarını şu veya bu tarafın korunması veya imhasına yardımcı olmak  şeklinde suçlasa bile; kurtarılacak olan, müslüman halkımızın her türlü devletçi, etnik, kavmiyetçi, kabileci anlayıştan arınmış bir sorumluluk duygusuyla, İslam kardeşliğinin korunması ve hakk ve adâlet hâkimiyetinin sağlanması olmalıdır..

Aksi halde, herkesin başını kuma gömerek, sorumluluğundan kaçarak ve hissiyatıyla, duygularıyla hareket etmeleri halinde, bütün bir toplumun büyük bir faciayla karşılaşması ve sahneye yeni faşist / zorbaların ‘kurtarıcı’ iddiasıyla çıkması kaçınılmaz olacaktır..

*Büyük sessiz çoğunluğun sesini yüreklerde duymak..

Halbuki, (Em. oramiral Salim Dervişoğlu, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, em. Büyükelçi İlter Türkmen ve Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk gibi isimlerin de içinde yeraldığı) ‘Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM)’ın -1 Ekim 2008 ila 28 Şubat 2009 arasında Doğu ve Güneydoğu illeri başta olmak üzere, aralarında İstanbul ve Mersin gibi kürd halkının yoğun olarak bulunduğu 19 ilde 10 bin kişiyle yaptığı bildirilen ve 8 Ekim günü yayınlanan bir anketle birlikte açıklanan, ‘Güneydoğu Anadolu Sorununun Sosyolojik Analizi’ raporunda karşımıza çıkan tablo ilginç idi..

Bu rapora göre kürdlerin yüzde 81.8’i beraber yaşamak istediğini ortaya koyuyordu.. BİLGESAM, 10 bin kişiye araştırmanın amacına göre 261 soru sordu. Sonuçları rapor haline getiren BİLGESAM önemli bulgulara ulaştı. Bunlara kısaca gözatmakta fayda olsa gerek..

• Rapora göre, anadilini kürdçe olarak gösteren kişilerin yüzde 73.9’u ikinci dil olarak türkçeyi kullandığını ifade etti.

• Kendisini etnik olarak kürd olarak tanımlayıp anadilini ise türkçe olarak gösterenlerin yüzde 1.8’lerde kalması dikkat çekti.

• Kürdler’in oldukça yüksek denilebilecek yüzde 81.8’lik bir oranla birlikte yaşamaktan yana görüş bildirmesi, raporun önemli bir tarafı.. Bu konuda, ‘Dil ayrımı yapılmadan bakıldığında, bölge insanının beraber yaşama isteği oldukça yüksek ve bu birlikteliğe bakışı olumludur’ diye yorumlandı.

Birlikte yaşama isteğinde birleştirici bağ olarak ‘aynı dine inanmak’ şeklinde ifade edildiği belirtildi. Bu konuda ‘aynı mezhebden olmak’ ve ‘aynı siyasî görüş veya ideolojiye sahib olmak’ gibi etkenler de sıralamada yer aldı.

Ayrımcılık düşük yoğunlukta!

• Raporda, ‘Ayrımcılık algısı anadili zazaca ve kürdçe olanlar tarafından orta düzeyde hissedilmektedir” dendi. Anadilini zazaca gösterenlerin ayrımcılık algısı yüzde 57.1; kürdçe gösterenlerin ise yüzde 51.2’de kaldı.

• Aidiyet hissi, türkçe dışındaki dillere mensup olanlar için dahi oldukça yüksek olmakla birlikte; anadili zazaca olanların aidiyet hissi yüzde 80, kürdçe olanlardan yüzde 76,4, arabça olanların ise yüzde 91,5.

• Anadili kürtçe ve zazaca olanlar, ayrımcılık algısı en düşük düzeyde ilköğretim mezunlarında yüzde 47 iken, ön lisans ve üzerinde öğrenime sahip olanlarda yüzde 56.7 ile en yüksek düzeydedir.

• Aidiyet hissi ilköğretim mezunlarında yüzde 78,7, diğer öğrenim düzeylerine göre daha yüksektir.

• Aidiyet hissi, hanenin aylık toplam net geliri yükseldikçe düşmekte. Hane geliri 0-499 TL aralığında olanlarda aidiyet hissi yüzde 81,4 iken bu oran geliri 4 bin TL ve üzerinde olanlarda yüzde 58,1’e düşmektedir.

• A. Öcalan’ın serbest bırakılmasını isteyenlerin oranı yüzde 19.7 olurken, Öcalan’ın dış kuvvetler tarafından kullanıldığını düşünenlerin oranı ise yüzde 55.7.

• DTP’ye oy verenler arasında, yaklaşık her üç kişiden birisi DTP milletvekillerine güvenmemekte ve muhtemelen başka nedenlerle oy vermektedir. Aynı şekilde, DTP’ye oy verenlerin yaklaşık yarısı PKK-Öcalan’a güvenmemektedir. Bunun anlamı, DTP’ye oy veren herkesin PKK’lı olmadığıdır.

• Türkiye kürdleri’nin Suriye-Irak-İran kürdleri’nden daha şanslı olduğu görüşüne yüzde 55,4 oranında orta düzeyde katılmaktadır.’

*

Müslüman halkın mücadelesini, türkçü söylemle sahiblenmek hokkabazlığı!

Böylesine bir çetrefilli sosyal problemi, müslüman halkımızın, İslam Milleti’nin başına emperyalistlerin planlarına uygun olarak, ‘kemalist/ laik + türkçü’ kadrolar getirmişlerse de, bu tesbit, problemin, hastalığın tedavisine ve şifasına bugün için bir çare olmamaktadır..

Üstelik böyle durumlarda, O. Pamukoğlu gibi ‘general eskisi’ tiplerin, ‘vatan kurtarıcısı’ rolünde sahneye fırlamaya çalışması ve o zaman, müslüman halkın kürd, türk, arab, arnavud, çerkez, laz vs. diye ayrı ayrı hesab edilmesi gibi bir durum olmadığı ve ayrıca Harb-i Umûmî’de (Birinci Dünya Savaşı’nda) Osmanlı ordusunda ermeni, rum ve yahudi vs. gayrimuslim askerler bile bulunduğu ve onların bile resmen ‘şehid’ diye anıldığı bilindiği halde, ‘vatanın kurtarılmasında, kürdlerin payı yoktu!’ gibi hainane şeytanî söylemleri dillendirebilmesi ve onun gibi daha nice çılgınların da olabileceği unutulmamalıdır..

Bu durumda, her bir müslüman, her türlü ırkçı, kavmiyetçi, kabileci, coğrafyacı, mezhebçi,  vs. hesablardan arınmış olarak, bir müslüman hassasiyetiyle bulunduğu her yerde, Allah’u Tealâ’nın ve İslam Milletinin gelecek nesillerinin huzurundaki sorumluluğunun idrakinde olarak hareket etmelidir..

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum