1. YAZARLAR

  2. Melih Altınok

  3. Herkesin kürtajı kendine
Melih Altınok

Melih Altınok

Yazarın Tüm Yazıları >

Herkesin kürtajı kendine

A+A-

Kimileri, Başbakan Erdoğan’ın kürtajla ilgili çıkışını da “diktatörün” level atlaması olarak okudu.

“Şeriat” özlemi jinekolojiye “kadar” sızmıştı.

Bu kadar da olmazdı, falandı filandı.

Bu öngörüye dair ellerindeki tek delil (!) “kara senaryonun henüz gerçekleşmemesi” olanların demokrasiye nasıl bir anlam yükledikleri aşikâr. Ama biz yine de hatırlayalım. Bir ülkede seçimin demokratik sayılması, dolayısıyla iktidarın ve edimlerinin meşru kabul edilmesi için hangi evrensel koşulların aranması gerekiyormuş:

Önce vatandaşlar ayrım yapılmaksızın seçimlerde oy verme hakkına sahip olacak. Seçime katılacak kişi ve partilere yasak getirilmeyecek. Propaganda serbest olacak. Herkes yalnızca bir oy kullanacak. Oylar gizli kullanılacak, açık sayılacak. Oylama her türlü baskı ve etkiden uzak bir ortamda yapılacak.

Şimdi, seçim ve referandum dönemlerinde BDP’nin “realitesinin” (herhalde iktidar partisine mal edilemeyecek) tehditlerini, adam kaçırmalarını, cinayetlerini saymazsak, memlekette Avrupa normlarında demokratik ve şeffaf seçimlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu durumda hükümet kuracak kadar seçmenin yürütme yetkisi verdiği o partinin liderinin, tabanıyla uyumlu olarak, gündelik yaşam pratiklerine dair dünya görüşünü yansıtan açıklamalarda bulunması hangi alanın muhatabı olacak bir konudur.

Olsa olsa o partinin siyaseten durduğu yerin niteliğini gösterir, değil mi? Dolaysıyla kürtajı, bizler gibi, ne erkeği ne de devleti ilgilendiren, kadının bedensel mülkiyet tasarrufu olarak görenlerin Başbakan’ın sözkonusu çıkışını eleştirecekleri yegâne düzlem moral değerler arenasıdır.

İşi rejim tartışmasına çekmek zorlamadır. Çocuk aldırmanın serbest olduğu kimi diktatörlüklerin aksine kürtaj yasağını çatır çatır savunan kitle partilerinin olduğu ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin demokrasilerine halel geldiği de görülmemiştir.

Ve üzülerek bildiririm ki, o siyasi cenahın da, bu yaklaşıma katılmayan bizlerin sandığının aksine kendi içerisinde son derece tutarlı argümanları vardır.

Örneğin, “Yaradılış” gereği, kadının doğurganlığını, bireysel değil toplumsal bir konu olarak değerlendirmeleri ilk akla gelendir.

Kanaatlerin çarpıştırıldığı bu münazarada, kemiksiz “normal” ve “doğru” olana, hakikate dair bir cevap anahtarına sahip olmadığımıza göre, herkesin tuttuğu görüş kendinedir.

Söyleyeceğinizi, tezinizi söyler, siyaseten, fikrî alanda mücadelenizi sürdürür, yeri gelince de mizahınızı yaparsınız.

Milleti de yukarıda sıraladığımız evrensel demokrasi ilkelerine riayet ederek görüşleriniz doğrultusunda ikna edersiniz. Hatta mevzu eğer varoluş sorununuzsa, abartıp, kuracağınız iktidarda yasal düzenlemelerle kürtajın tartışılmasını teklif dahi ettirmezsiniz. Siz modern onlar selamet...

Ancak, peşinen söyleyelim, bu “özgürlük mücadelesini” de siyasi örgütlenmelerinizdeki ve kültürünüzdeki homofobik yaklaşımları, erkek egemen söylemlerinizi, şiddet fetişizmini, pozitivistliğinizi, “gaylere bıyık zorunluluğu” getiren pratiklerinizi falan tartışmaya açmadan yürüttüğünüz takdirde komik olursunuz.

İşte şimdi olduğu gibi biri de çıkar “Kartezyen rasyonalistliğinizi” (Hayek) yüzünüze vurur. “Bırak bireysel hayatımı, günümü ve geleceğimi, geçmişimi bile planlayan solun toplumsal mühendisliğine gık demeden elin muhafazakârının yasakçılığını tartışmak sana mı kaldı” deyiverir.

Cem Yılmaz’ın, filmlerindeki argonun çocuğuna kötü örnek olduğu söyleyip “film olmamış” diyen izleyicisine verdiği yanıtı hatırlamıyor olamazsınız:

“Çocuk bu mu? Peki ya çocuk olmuş mu? Sen çocuğun potasyumunu koyma, vitaminini verme, sonra film olmuş mu? Bi git...”

Spermler çocuğa, çocuklar ölüye mi dönmeli yurdumda

Ha, eğer “Herkesin kürtaja ya da başka bir mevzua yaklaşımı meşrebince farklı olabilir. Buradaki sorun Başbakan’ın aşırı yorumu, ‘her kürtaj bir Uludere’dir’ sözü” diyenlerdenseniz, benden bir çay için.

Zira kürtaj konusundaki çıkışı yalnızca Başbakan’ı ilgilendirir. Ama güvenliğini sağlamaya, sağlığını korumaya memur olduğu vatandaşlarının canı kişisel tasarrufu değildir.

Belli ki Başbakan’ın talihsiz metaforunun müsebbibi, Bakan Şahin’in Uludere’de katledilen çocuklar için sarfettiği “ama onlar da kaçakçıydı” şeklindeki “istenmeyen çocuk” lapsusu.

Ne acı...

Size bir şey söyleyeyim mi Sayın Başbakan, o “istenmeyen vatandaş” iması yapılanlar, belki de bu devletin en hayırlı evlatlarıydı. İş, aş, sosyal güvence vermediğiniz halde ekmeğini taştan çıkartan, canı pahasına ticaret yapıp size yük olmadan piyasalarını yaratan müdanasız çocuklar.

Ama siz, en risksiz yatırımlarına teşvik, hatta ödül dağıttığınız işadamlarınızdan esirgemediğiniz hakkaniyetin bırakın kırıntısını vermeyi, TSK’nın bombalarının hayattan “aldığı” bu hayırlı evlatlarınızı unuttunuz, ailelerine sitem ettiniz.

Kabineden kürtajı için hâlâ geç sayılmayan Bakan’ı boş verip, acımızı kazıdınız.

Anneleri aldırmamıştı o küçücük çocukları, öldürülmeselerdi, büyüselerdi ne iyiydi değil mi?

melihaltinok@gmail.com

TARAF 

YAZIYA YORUM KAT