1. YAZARLAR

  2. Merve Şebnem Oruç

  3. Her Yeni Saldırıda Aynı Yerden Yara Almak
Merve Şebnem Oruç

Merve Şebnem Oruç

Yazarın Tüm Yazıları >

Her Yeni Saldırıda Aynı Yerden Yara Almak

A+A-

 

Bir rakiple uzun sure satranç oynadığınızda, genellikle oyun açılışlarında ilk hamlelerinin aynı olduğunu fark edersiniz. Uzun süreye yayılmış savaşlarda, strateji oyunlarında da durum aynıdır. Rakibin/düşmanın hamleleri her yeni taarruzda birbirine benzer. Bu tek merkezden yönetilen saldırıların en büyük zaaflarından biridir. Eğer ansızın karşı karşıya kaldığınız ilk saldırıyı savuşturabildiyseniz, karşınızdakinin hamlelerinin analizini hızla yapıp gerekli önlemleri alabilir, aynı tuzaklara ikinciye düşmezsiniz. Bu her zaman beraberinde kazanmayı getirmez ama uzun soluklu savaş sırasında avantaj kazandırır. İkinci kez aynı yöntemle saldırmaya kalkışan rakip, bu kez başarısızlığa uğradığında yeni yöntemler arayışına düşer, çok daha az hazırlıklı olduğu bir hamle deneyerek kaybetme riskini artırır; öte yanda üstünlük size geçer. Ve oyunu/savaşı kontrol etmeye başlamak, kazanmaya giden yolda en önemli adımdır.

Türkiye iki yılı aşkın bir süredir, merkezi dışarıda olan ve aralıklarla içeriden çeşitli grupları kullanarak kendisine taarruzlar düzenleyen bir odakla, açıktan ilan edilmemiş ama hemen herkesin bildiği psikolojik bir savaşın içinde. Bu savaşta birbirini müteakip her saldırıda doz artıyor, süre uzuyor. Ancak yine de malum odağın her saldırıdaki hamle sırası ve şeklindeki benzerlikler görülebilir, motifi çıkarılabilir ve dolayısıyla bertaraf edilebilir.

Örneğin, Gezi kalkışmasının işaret fişeği Reyhanlı patlamasıyla atılmıştı, aynı zamanda bir uyarı niteliği de taşıyordu bu saldırı ve de bir test. Toplumsal huzursuzluk sosyal medyada biçimlendirilmiş, gazete ve televizyonlarda pekiştirilmiş, Batı kamuoyu soru işaretli makale ve analizlerle ufak ufak olaya dahil edilmiş, ortaya serpiştirilen yalan yanlış birkaç haber bir süre sonra gelecek dezenformasyon bombardımanına kitleleri farkında olmadan hazırlamıştı. Bir aya kalmadan kopan kıyameti sadece, öncesinde ortaya çıkan anormal belirtilerini fark eden küçük bir azınlık doğru okuyabilmişti. Şiddetli saldırı bertaraf edildiğinde yaşananın bir analizi yapılmıştı elbette. Örneğin sosyal medyada toplumu galeyana getiren yalan haberler ve provokatif tweetler binlerce bot hesap tarafından üretilmişti. Daha önce alışık olunmayan Türkiye'yi dünyaya şikâyet eden İngilizce tweetlerin çoğunda da aynı şey geçerliydi. Algı yönetimi üzerinde en fazla titizlikle çalışılan silahtı. Uzun zaman üzerinde çalışılmış, iyi planlanmış bir saldırıydı bu. Böyle projeler büyük bütçeler gerektirirdi. Ve rakibin geri çekilmesi vazgeçtiği anlamına gelmezdi. Buna rağmen, saldırının hedefindeki AK Parti'nin belli bir kesiminde dahi, bunun münferit ya da doğal bir durum olduğu hissi hâkimdi.

17-25 Aralık taarruzunda öne sürülen taş, Türkiye'nin seküler/solcu grupları değil, Gülencilerdi ancak hamleler neredeyse aynıydı. Dershaneler üzerinden başlayan tartışmaydı bu kez uyarı ve test vazifesini gören, devamındaki süreçte hamlelerse Gezi'nin birebir aynıydı. Aylar süren taarruzda sosyal medyanın, yalan haberlerin ve provokatif tweetler'in kullanımı, Batı medyasının olaya dâhil oluş şekli, cephe genişletme ve kitleleri ikna etme teknikleri birkaç ay önce tanıştığımız yöntemlerdi. Gezi'yi spontane bir kalkışma, o ana kadar hissedilip söylenmeyen Cemaat-AK Parti çatışmasını sıradan bir güç çatışması olarak görenler artık uyanmışlardı ancak daha önce kalıplardaki ve göstergelerdeki anormallikleri fark edemeyen ve rakibin illüzyonuna kananlar sayesinde aynı tuzağa bir kez daha düşülmüştü. Saldırı bir kez daha bertaraf edilmişti edilmesine ancak alınan yaralar derinleşmişti, kalede açılan gedikler genişlemişti.

Ben umudumu 6-7 Ekim Kobani Olayları'yla kaybetmeye başladım. Bu kez işaret fişeği HDP/PKK üzerinden ateşleniyordu, bu kez daha sert bir uyarı, daha kanlı bir test yapılıyordu. Aynı şeyler bir kez daha yaşanacaktı ama düşmanın/rakibin nasıl çalıştığı üzerine ciddi anlamda çalışılmışa hiç benzemiyordu. İlk saldırıdan bu yana bir buçuk sene geçmişti, karşı taraf yöntemleriyle, işbirlikleriyle, hamleleriyle öngörülebilir hâle çoktan gelmişti gelmesine ancak yeni bir saldırının öncü sarsıntıları yaşanırken alınması gereken önlemlerin alınmasına, akut hamlelerin yapılması ve uzun vadeli stratejik adımların atılmasına dair pek bir ilerleme yoktu. Bugün Türkiye'nin güneydoğusunda yakılan ateş ve “Bodrum Cizre'ye uzak değil.” diyerek veya Batı'da ülkücüleri sokağa çağırarak yayılmaya çalışılan yangın maalesef göz göre göre geldi. İşte sosyal medyanın yalan haberlerle ve bot hesapların devreye girmesiyle algıyı yönetmede kullanımı, işte yazılı ve görsel basının katkısı, işte Batı medyasının “Türkiye'de iç savaş mı çıkıyor?” mesajlarıyla taarruza katkısı... Gezi kalkışması nasıl devrim diye, 17-25 Aralık darbe girişimi nasıl yolsuzluk soruşturması diye pazarlandıysa, terör de isyan diye sunuluyor. Acı olansa, toplumun iki yıldır ardı arkası kesilmeyen dezenformasyonlarla tepki eşiğinin neredeyse hissiz, tepkisiz kalacak şekilde düşürülmüş olması, huzursuzluğun ve memnuniyetsizliğinse neredeyse toplumun tamamına yayılması.

Bu psikolojik savaşın yürütüldüğü en büyük cephe sosyal medya. Yalan haberlere, üst düzey dezenformasyona, fotoğrafı veya videosu yoksa yapılmamış sayılan eylemlere, Hasbara'yı kıskandıracak algı operasyonlarına karşı geliştirilemeyen dijital diplomasi, saldırıların göz ardı edilen teknik boyutu, esaslı bir strateji geliştirilememesi sonucu Twitter ve Facebook gibi platformlarda atışmadan öte geçemeyen ve giderek çirkinleşen kavgalar, her yeni saldırıda yerimizde saymamızı beraberinde getiriyor. “Bin yıllık devlet, asla yıkılmaz.” özgüveni, sonu gelmeyen bir imaj zedelenmesini beraberinde getiriyor ve ülkeyi bölmese de, yıkmasa da zayıflatıyor. Atılması gereken adımlar atılmadığı için yaşanan zafiyet beraberinde iç kavgaları, içeride suçlu aramayı ve birleşip kenetlenecekken ayrışıp iletişimi de koparmayı getiriyor. Gezi'de söz konusu saldırıların hedefindeki AK Parti içerisinde yavaş yavaş görülmeye başlayan ayrışmalar, 17-25 Aralık ve sonrasında artarken, 2015'in başından itibaren ayyuka çıkmadı mı? Karşı karşıya kaldığı taarruzlara karşı kalıcı ve oyun değiştirici bir strateji geliştiremeyip reaksiyonlarla ayakta kalmayı başarsa da, halkın önünde verdiği dağınık görüntüyle aslında en büyük kaybı yaşıyor. Uzun süren savaşlarda kalelerin her zaman içeriden ele geçirildiği gerçeği ise, bu iç çatışmaların rakibin en önemli stratejisi olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye'de birlik ve beraberliğin adresi yıllardır AK Parti oldu olmasına ancak dünkü kongre öncesinde dışarıya yansıyanlar son dönemdeki iç çekişmelerin biteceği yönünde pek de umut vermiyor. Dileyelim ki, kongre sonucu bu tabloya bir son versin.

Yeni Şafak

YAZIYA YORUM KAT