‘Her Kafadan Bir Ses’, Ses Çıkmamasından İyidir..

04.10.2014 02:09

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Önce, mübarek Kurban Bayramı münasebetiyle bir-kaç not:

1- Bazı kimseler ‘ekran gülü’ haline gelmeye teşne imişcesine; hele de her Ramazan esnâsında ve onu takiben idrak olunan Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı günlerinde, müslüman halkın kafasını karıştırmayı hedef edinmişcesine ve sadece kendi görüşlerinin doğru olduğunu anlatmaya can atarcasına ekranlarda ve said medya organlarında öyle bir bir tablo sergilemekteler ki, yaptıkları, İslam’la ve müslümanlarla mücadeleyi kendilerine şiar ve iş edinmiş çevrelerin ‘aferin’lerini toplamaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Bu gibiler bir de ilahiyatçı oldukları iddiasıyla ortaya çıkınca, tablo daha bir renklenmekte, ilgi ve reitingler daha bir yükselmekteymiş..

İslam Milleti’nin bugün içinde bulunduğu derin problemler, çektikleri derin acılar ve sancılar için, hiç de sadra şifâ olmayan bu gibi konuların temcid pilavı gibi ikide bir gündeme getirilmesinden hedef nedir?

Velev ki, bu gibi konularda, asırların içinde gelişip yerleşmiş, bir gelenek ve örf haline gelmiş olsa bile, millete özü itibariyle bir zararı olmadığı gibi, bir de sosyal nice faydaları olan ve müslümanın günlük hayatının rutinleri haline bu gibi konuları, ümmetin temel mes’elesiymiş gibi ikide gündeme getirmeye çalışmak, ne demek oluyor? Küçük mes’eleleri büyütmek, gerçekte, büyük mes’elelerin küçültülmesi, dikkatlerin uzaklaştırılması ve önemsizleştirilmesi demek değil midir?

Elbette,  şer’î metin ve hükümlerin üzerinde düşünülmesi ve yeni yorumlar yapılmasından korku duyuluyor değil.. Ama, büyük kitlelerin üzerinde durmadığı bu gibi konuları bir-kaç kişi, yıllardır ve devamlı şekilde kaşımaya çalışmakla neyin peşinde olduklarını nasıl izah edeceklerdir?

Merhûm Muhammed İqbal, 80 yıl öncelerde, ‘Kafirin işi, devamlı savaşı düşünüp hazırlamaktır, bir kısım hocaların, mollaların işi ise, fî sebilillah fesaddır..’, ya da, ‘Bir kısım mollaların-hocaların elinde Hakk dini, bednam (kötü isimle anılır) olmakta, onları kafir üreten mü’min durumuna düşürmektedir..’ diye ağır eleştiri ve serzenişlerde bulunurken, herhalde milletin inanç konularında sarsılmasını hedef alan bu gibi kişileri kasd ediyor olmalıydı.

*

2- ‘Kurban’ kelimesi, gerçekte, ‘qurb’ kelimesinden gelir ve ‘qurb’e-t-en’lillah’ (Allah’a yakınlaşmak) niyetiyle yapılan hareketleri, söz ve tavırları anlatmaktadır. Putkıranların pîri Hz. İbrahîm, çok ileri yaşta bir çocuk sahibi olunca ona o kadar sevgi ile bağlandı ki, Allah’u Tealâ, onu imtihana tâbi tuttu ve bununla belki müminlere bir sembolik anlatım misali vermek de dileyerek, İbrahîm’in o çok sevdiği, sevgisi bir tutku halinde bütün kalbini, beynini, duygularını kaplayan o yavrusunu Allah rızasını kazanmak için kurban etmesini ona bir rüyada bildirdi.

O da buna, ‘Lebbeyk, Allahumme Lebbeyk! / Emret Allah’ım..’ diye teslim olunca, imtihanı kazanmış oldu.. Onun o imtihanı kazanacağını Allah’u Tealâ zaten biliyordu. O halde, murâd-ı ilahî, o emirle, gerçekte İbrahîmî çizgiye inanan müminlere bu duyguyu sembolik bir anlatımla devamlı ve binlerce yıldır sürecek bir ders olarak zihinlerimize yerleştirmek de dilemiş olabilir.

O halde, her kim, evlâd-ı iyâlini, malını-mülkünü, kendi nefsini, menfaatlerini, makam ve unvanlarını, hattâ bir takım sportif kulüplere bile tutku derecesine vardırdığı bağlılığını, kavmini, belli bir coğrafyayı belli bir ülke veya devleti, bayrağı vs.’yi Allah’a itaat ve sevgiye denk bir halet-i ruhiye içinde seviyorsa ve de mümin ise, böyle bir imtihana tâbî tutulduğunu idrak etmeli ve onu kazanmaya çalışmalıdır.

O halde, herbirimiz, kendimizi süzgeçten geçirmeli ve kendi Hz. İbrahîm’in İsmail’ine beslediği tutkuya denk şekilde bağlandığımız kendi ‘İsmail’lerimizin olup olmadığını ve onları hangi kertede fedâ etmemiz gerektiğini düşünmeli, idrak ve gereğince amel etmeliyiz.

Bu duygu ve düşünceler içinde, Kurban düşüncesinin İslam Milleti’ne ve bütün mazlum  halklara bir kurtuluş çığırı açmasını niyaz ediyor. okuyuculara tebriklerimi sunuyorum.

*

Gelelim, asıl konumuza..

*

Ortadoğu müslüman coğrafyası, yeni bir Haçlı Saldırısı karşısında..

Irak ve Suriye savaş ateşi içinde yanarken, bu yangının kenarında olan Türkiye’nin bu ateşten  nasıl uzal kalabileceği, müdahale edebilir mi, etmeli- etmemeli gibi konular son günlerde, Meclis’e gelen ve asker kullanılması gerektiğinde Hükûmet’in yetkili kılınması konusundaki ‘tezkere’ dolayısiyle hemen herkesin ve her kesimin yakından ilgisini çekiyor ve tabiatiyle, her kafadan bir ayrı ses çıkıyor.

Tabiatiyle, konu yurt dışında da değişik yorumlara konu oldu.

Onların değerlendirmesini geriye bırakıp, önce, içerdeki farklılıklara bakalım.

İçerde bu kadar farklı görüşlerin olmasından çok da rahatsız olmamak lâzım..

Hattâ bu farklılıklar bir düşünce zenginliğine bile dönüştürülebilir. Ama, nasıl ki, insan abur-cubur yediğinde sindirim sistemi bozuluyorsa, onun gibi, bir ‘sosyal beyin ishali’ne uğramamak dikkatini göstermek şartıyle..

Çünkü, bu farklı düşünceler, bu işin tabiatından kaynaklanıyor. Böyle zamanlarda, herkesin kendi durduğu ve baktığı yer ve görebildiği kadarıyla ve bakış açısının ufuk derinliği ve genişliği mikdarınca, farklı yorumlar yapması tabiîdir.

En azından, herkesin önemli, ciddî ve hayatî bir konuda kafa yormakta olduğunun işareti de vardır, bu farklı yorumlarda..

Bu bakımdan, hiç bir kafadan bir ses çıkmamasından daha iyidir, bu çok seslilik..

Ama, asıl tehlikeli olan, bir kafadan birbirini tutmayan, farklı farklı seslerin çıkmasıdır.

Nitekim, ana muhalefet ile en küçük muhalefet partisi, günlerdir IŞİD’e karşı tavır takınılmasını isterken, bu konuda Hükûmet’e baskı kurmaya çalışırken; bu iki parti, son anda, bu görüşlerinden vazgeçmişlerdir. Çünkü, Hükûmet, yurt dışında gerektiğinde askerî güç kullanma yetkisini sadece IŞİD’le sınırlı tutmayıp, başka terör eylemlerini de içine alacak şekilde, daha geniş bir yetki istemiştir. Ve de almıştır. Bu da o partilerin işe gelmiyor. Birisi, bu durumdan PKK’nın de etkileneceğinin hesabını yaparken; diğeri ise, Esed rejiminin aleyhine olacağının kaygusuna düştü!.

İşte bu, kötü bir şey.. Çünkü, bir kafadan çok farklı farklı sesler çıkıyor..

Bu durum her kafadan bir ayrı ses çıkmasıyla aynı derecede değerlendirilemez.

*

Bütün ihtimaller hesab edilmeden değil, elbette..

Nitekim, Davudoğlu, 2 Ekim akşamı, A Haber-ATV ortak yayınında ‘Kılıçdaroğlu'nun Meclis’deki açıklamasını dinleyince gerçekten hayretler içinde kaldım. Aylarca bizi IŞİD'e karşı hareket etmemekle, hattâ IŞİD'i terör örgütü olarak tanımlamamakla suçladı. Rehinelerimizin orada olmasına rağmen. Şimdi IŞİD tehdidini açıkça ifade eden bir tezkereye 'hayır' dediler. Niçin hayır dediler? Rejime karşıymış, tezkere.. Yani açık bir şekilde 'Esed'i Şam'da muhafaza edebilmek için IŞİD'e de razı olalım' dedi Kılıçdaroğlu. Sırf Esed'i korumak için.. (...) Bombalar atılırken, büyük bir zulüm işlenirken, şimdi bugün de tezkereye 'hayır' diyerek, 'aslında Esed kalabilecekse bu şekliyle, bu baskıcı, zulümle, kimyasal silah kullanan bir lider olarak biz de IŞİD'e razı oluruz' dedi, CHP bugün. Bu tarihe geçecek bir kayıttır. Bu öngörüsüzlük çok açık bir şekilde.." diyerek bir tutarsızlığa değiniyordu, haklı olarak..

"Bugün geldiğimiz noktada böyle bir tezkereye ihtiyaç vardı" ifadesini kullanan Başbakan Davutoğlu, "2007'den beri Irak tezkeresi çıkartıyoruz, Dağlıca baskını, terör saldırısı sonrasında 2012'den beri de Suriye ile ilgili Akçakale'ye dönük saldırılarla başlayan ve oradan beri de bir Suriye tezkeremiz vardı. Biz bu iki tezkereyi birleştirdik. Çünkü bir çok açıdan yeni bir durum sözkonusu ve bu iki tezkereyi birleştirmek suretiyle daha entegre bir strateji, hem Irak, hem Suriye sınırlarını gözeten bir strateji geliştirme ihtiyacını da ortaya koymuş olduk.’ diyordu.

Davutoğlu özetle şunları söylüyordu: "Şimdi bu tezkere, bu çerçevede bizim olaya bakışımızı netleştiren, netleştirmenin ötesinde herhangi bir tehdit ve risk karşısında hükümetimizin ve silahlı kuvvetlerimizin çabuk, etkin ve ulusal güvenliğimizi koruyan tedbir alma kapasitesini yasal zemine kavuşturan bir durum oluştu.

Önümüzde 4 opsiyon var tabiri caizse, 4 senaryo veya 4 tavır alış sözkonusu olabilir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken ve bir de uluslararası bir koalisyon ilk defa Suriye ve Irak bağlamında oluşmuşken, birincisi şunu diyebiliriz 'Ne biz müdahale edelim veya ne biz bu konuya müdahil olalım, ne de uluslararası toplum. Bırakalım doğal seyrinde devam etsin.' Bunu dememiz çok büyük bir risk içerir. Bunu dediğiniz anda bundan sonra IŞİD'in bütün sınır kapılarını kontrol etmesi ya da rejimin hava saldırıları sonrasında Haleb başta olmak üzere çok daha büyük göç dalgalarıyla uğraşmamız anlamına gelir. Dolayısıyla var olan statükoyu seyretmek, izlemek 'kendi doğal seyrine bırakalım, bize dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığı -ki, burada bize de dokunan bir yılan var-, bu sözkonusu değil.

İkinci olarak, "Biz karışmayalım uluslararası koalisyon ne yapıyorsa yapsın" şeklinde bir senaryo da düşünülebilirdi. Ama, böyle dediğimiz anda da uluslararası koalisyon içinde bulunan hiçbir ülke, buna Amerika Birleşik Devletleri de dahil, bu olaydan bizim kadar etkilenmiyor ve hiçbir ülkede bu olayı Suriye'deki gelişmeleri, Irak'taki gelişmeleri bizim kadar etkileyebilecek, özellikle Suriye bağlamında, kapasiteye sahib değil. En çok etkilenen de biziz, en çok etkileyebilecek durumda olan da. Böyle bir şeyi Suriye gibi dost ve komşu ülkenin kaderini, Irak gibi dost ve komşu ülkenin kaderini ve hepsi akraba olan toplulukların kaderini uluslararası koalisyonun bizim olmadığımız karar mekanizmalarına bırakamayız.

Üçüncü senaryo 'uluslararası koalisyon madem var, tezkere çıkardık, uluslararası koalisyon bizden ne talep ederse biz değerlendirelim uygun görürsek yapalım, uygun görmezsek yapmayalım'; bu da çok edilgen bir tavırdır. Yani karar bir yerde alınacak, Suriye'nin kaderi bir yerde belirlenecek, Irak'ın kaderi bir yerde belirlenecek ve Türkiye'ye denecek ki mesela 'Bize şu destek ver' biz de 'evet' veya 'hayır' diyeceğiz. Biz bunu da kabul etmeyiz.

Dördüncü senaryo, tezkereyi, onun için açık söyleyeyim, kelime kelime, bazı yerlerde bizzat ben kaleme aldım, kelime kelime, virgül virgül titizlikle yazdık. Tehditleri açık tanımladık. Alınacak tedbirlerin, muhtemel bütün çerçevesini net olarak belirledik ve şunu demiş oluyoruz biz bu tezkereyle; bizim Suriye ve Irak ile ilgili komşu ülkeler olarak, bölgemizle ilgili bizim bölgemizle olarak, başkalarının değil, bizim bölgemiz olarak, Türkiye'nin sınırlarıyla ilgili, bizim ülkemiz ve ulusal çıkarlarımız olarak, milli bir stratejimiz vardır. Bunun esaslarını da daha eskiden beri devam eden, ben Dışişleri Bakanıyken, Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakanken 3 yıllık müktesebat var, Suriye konusunda..

Davutoğlu, ’Cumhurbaşkanı Tayyîb Erdoğan başkanlığında yapılan son Güvenlik Zirvesi'nde, Suriye ilgili 4. senaryonun mu ele alındığı’nın sorulması üzerine de şöyle konuşuyordu:  "Cumhurbaşkanımız New York'a gitmeden yapılan ulusal güvenlik mekanizmasında, biz Suriye'deki gelişmeler karşısında, IŞİD'in de karşı tutumu, PYD, Suriye rejimi, Özgür Suriye Ordusu, bütün bunları çerçeveleyip içerideki güvenlik tedbirleri, Suriye'de ve Irak'ta alınması gereken tedbirlerle ilgili bir genel çerçeve stratejik plan hazırladık. Cumhurbaşkanımız, New York'a gitmeden bazı şeyleri istişare ettik. O zaman rehine sorunumuz da vardı. New York'ta BM Güvenlik Konseyi toplantıları devam ederken, Cumhurbaşkanımız Obama ile Biden ile görüşürken biz de Ankara'da Kobani'den gelen göç dalgası üzerine yine bir toplantı yaptık. Bu sefer Kobani de dahil olmak üzere neler yapabileceğimizi, içeride ve dışarıda ne yapabileceğimizi bir eylem planı üzerine oturttuk, bunu daha da netleştirdik yani. O netleşmeye göre de tezkeremizin çerçevesini belirledik."

*

HDP'nin de Meclis'deki oylamada, tezkereye "hayır" dediğine dikkati çeken Davutoğlu, "Günlerdir bize diyorlar ki, Kobani'ye destek olun. Peki biz hukuk devletiyiz. Nasıl destek olacağız? Elimizde bir tezkere olması lâzım, bir araç, yasal zemin olması lâzım. Bunu çıkartıyoruz, dün Demirtaş'a da söyledim..  ’PYD'ye geçen sene, Özgür Suriye Ordusu ile birlikte hareket etmeleri gerektiğini’ söyledik. ’Bütün kuzey hattı birlikte tek bir çatı altında koruyun, dedik. Çözüm süreci de devam ettiği için, 'biz sizi düşman görmüyoruz', dedik.. Fakat onlar ikircikli bir politikayla Esed rejimiyle işbirliği yaptılar ve Özgür Suriye Ordusu'na rejimle birlikte saldırdılar. Bir taraftan da IŞİD saldırdı ılımlı muhalefete. Ilımlı muhalefet sıkışınca bu sefer IŞİD, PYD'ye yürüdü, Kobani'ye yürüdü, sınıra kadar.."

Evet, Meclis’deki tezkere tartışmaları üzerine, Davudoğlu’nun bu değerlendirmesinin gözönünde bulundurulması gerekir. Çünkü, bir çok ihtimallerin düşünülüp tartışıldığı ve sonunda bir tercih yapıldığı Davudoğlu’nun bu sözlerinden de daha bir iyice anlaşılıyor.

Yani, bir tercihde bulunulurken, diğer tercihlerin gözardı edilmediği, nihayetinde birisinin tercih edilmesi zaruretinin kabullenildiği ortada..

Tezkere ile yetkiler alınmıştır. O yetkilerin mutlaka kullanılacağı mânâsına gelmez.

Ama, günlerce değil, anında karar almak gereken noktalarda, elde bir yetkinin bulunması açısından gerekli bir kanunî dayanak..

Hükûmet’e güvenenler, bu konuda da güvenebilirler.. Güvenemiyenler zâten muhalif.. Ama, son derece hassas bir an içinde bulunulduğu unutulmamalıdır.

*

Dağda savaşanlar çöllerde savaşamıyor. IŞİD ise, her yerde!!

Mes’eleyi sadece filan etnik unsurun korunması adına ileri sürenlerin, hattâ, ‘Türkiye’nin PKK’ya silah yardımında bulunması’nı isteyenlerin sözleri trajik-komik bir durum olmanın ötesinde çok daha ötesinde, ibretli ve düşündürücü.. Hele, bazılarının, ‘Eğer bu yardım yapılmaz da Kobani düşerse, çözüm süreci sona erer..’ gibi tehdidvarî sözleri..

Ama asıl önemlisi, Kandil’deki PKK dağ şeflerinin, ‘Biz dağlarda savaşa hazırız, ama, çöl savaşlarına hazır değiliz..’ demeleri ve Barzanî’nin de Kobani’ye aynı gerekçeyle yardımcı olamadıklarını belirtmesi düşündürücüdür.

*

Gerçek ise, herhalde şu:

Kobani ve civarındaki yüzyetmiş binden fazla kürd insanı, Kobani’nin IŞİD güçlerince kuşatılmaya başlamasıyla son 10 gün içinde Türkiye’ye sığınmış bulunuyor.  O insanların herşeylerini evlerinde bırakarak alel-acele kaçmak zorunda kalıp geldikleri Türkiye’de devletin yanında, insanî yardım kuruluşları yardım yapıyorlarsa da, o insanların ne büyük acılar içinde olduklarını tasavvur etmek için aynı şartları yaşamak gerekir.

Kobani’de kalan 15 bin kadar insanın çoğu ise, IŞİD’e karşı kendilerine ulaştırılan ağır silahlarla direnmelerini sürdüren gönüllü veya eğitimli gerillalar.. Yani, Kobani düşerse, aslında, kürd halkı değil, oradaki PYD vs. örgütlerin savaşçıları yenilmiş olacak..

Onun için PKK çevreleri, Kobani’deki muhtemel bir yenilginin kendilerini bir çok hedeflerinden çok uzağa düşüreceğini biliyorlar ve tehdidlerle karışık beyanlarda bulunuyorlar ve ‘Türkiye’nin kendilerine yardımcı olmasını’ istiyorlar; ‘aksi halde..’ diyerek.. Dahası, HDP m.vekili Aysel Tuğluk,  Kobani sınırından geçişlerde güvenliği sağlayan askerlere taş atarken görüntülendiği fotoğrafını sembolik olarak niteledikten sonra, ‘kürdlerin artık uyandığını, Türkiye’ye muhtac olmadıklarını, gerekirse, başka ittifaklar kurabilecek imkânlara da sahib olduklarını’ açıklamış bulunuyor.

*

İran’ın IŞİD konusunda izlediği politika ise..

IŞİD konusu da, Irak ve Suriye konusu da son derece karmaşık bir konu..

Herşeyden önce, kimin eli kimin cebinde, henüz de belli değil..

Belki de herkesin eli, orada varolan her bir grubun cebinde.. Bu arada, eller bir yerde birbirine değiyor ve her kesim, o durumda ne yapacağının planlarını yeniden yapıyor.

Almanya, PKK’ya ve Barzanî’nin peşmergelerine ağır silahlarla destek veriyor.

Fransa, Osmanlı’dan sonra ağırlıklı olarak kendi yönetiminde kaldığı için, Suriye mevzilerine saldırmayacağını açıklayarak, sadece Irak’daki IŞİD hedeflerini bombardıman ediyor.

İngiltere, hem Irak’daki, hem Suriye’deki IŞİD mevzi ve hedeflerini bombardıman ediyor ve buradan kısa sürede çekilmeyeceğini belirtiyor. İspanya, Avustralya ve Kanada da öyle.. Dünyanın her bir tarafındaki sayıları 50’yi geçen nice ülkeler ve güç odakları da, kezâ..

İran da, ‘askerî danışmanları’nı ve istihbarat teşkilatının baş isminin (Qaasım Suleymanî’nin) nezaretinde  Irak rejiminin ve Barzanî’nin emrine verdiğini açıklayarak, Bağdad’ın IŞİD eline geçmesine engellediğini resmen beyan ediyor.

Barzanî, IŞİD’in Kerkuk ve diğer bazı yerlerin IŞİd eline geçmesini engellemelerini İran7ın yardımlarına borçlu olduklarını açıkça söylemekte.. İran makamları da bu durumu gizlemiyorlar..

Ancak, Amerika ve İran’ın IŞİD karşıtlığında aynı noktada birleşmiş olması, ilginç..

Dahası, İran’ın Lübnan ordusuna 3 milyar doları bulan bir yardımda bulunacağı açıklandıktan sonra, önde gelen komutanlarından eski Dnz. Kuvvetleri Komutanı Şemhanî’nin, geçen hafta Lübnan’a giderek Lübnan ordusuna ağır silah ve techizat verdiği İran medyasında duyuruluyordu.

Bu, Lübnan Hizbullah’ın, Suriye iç-savaşında Baas rejimi diktatörlüğü yanında yer almasıyla, Lübnan’da zayıflayan durumunu telafi etmeye yönelik bir teşebbüs idi.

Bu arada, Beşşar Esed’in Suriye okullarında, şiîliğin öğretilmesi için emir verdiği de yine İran medyasında sevinçle duyuruluyordu..

Elbette şiîlik de öğretilebilir, ama, bunun zamanlaması ve Esed’in, bunu bunca zaman sonra böyle bir hassas zamanda akletmesi ilgi çekici değil mi? İran’ın bu gibi konulara çok sıcak ilgi göstermesi, üzerinde düşünülmeyi gerektiriyor.

İran Meclisi’nin önde gelen isimlerinden Zakanî de, ’tabnak.ir’de 20 Eylûl günü yer alan bir haber-yoruma göre, (Geçtiğimiz Haziran’da, milyonlarca insanın yerinden yurdundan kaçmak zorunda kaldığı bir durumda) Beşşar Esed’in Suriye’de yaptırdığı göstermelik bir cumhurbaşkanlığı  seçiminde kazandığı açıklandıktan sonra, kendisini tebrike gidenlere, ‘tebriklerinizi bana değil, İran Rehberi’ne bildirin..’ dediği’ gururla anlatılıyordu.

Yine hatırlayalım ki, Yemen’in en büyük kabilelerden Husî kabilesinin liderlerinin 5 İmam Şiası olarak bilinen ‘Zeydîyye’ mezhebinden, 12 İmam Şiası’na, Caferîyye mezhebine  geçtiğine dair haberler son yıllarda ısrarla bildiriliyordu. İşbu Husî kabilesi, Yemen’in 3 sene öncesine kadar 34 yıllık devlet başkanı olan Ali Abdullah Salih’in de mensubu olduğu bir kabileydi. Ama o kabilenin liderleriyle Salih rejimi arasında, kabile içi bir iktidar mücadelesi vardı.

Şimdi, Husî kabilesine bağlı güçlerin, 10 gün kadar önce, Yemen’in başkenti San’a’nın en kilit noktalarını kontrollerine geçirdiklerine dair haberler İran medyasında gururla veriliyor. Ve bu Husî güçleri ‘inkılabçı, özgürleştirici’güçler’ olarak niteleniyor.. Ama, Suriye’deki 50 yıllık Baas diktatörlüğüne karşı ayaklananlar ise, o medyada hep, terörist ve tekfirci..

Diyelim ki, bu da olabilir.

Ama, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhanî ise, daha iki hafta önce, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, IŞİD konusuna değinirken, Batı’lıların ‘çifte standartlı’ tutumundan yakınıyor, ‘Suriye’de Esed rejimine karşı savaşırken IŞİD iyiydi; ama, Irak’a geçip, menfaatlerinize dokunduğunda hemen teröjrist oldular.. Bu mantık kabul edilemez..’ diyordu..

Ruhanî, bu mantığı, Yemen için de tekrar edebilir miydi?

100 yıl öncelerde, şimdi IŞİD’in usûlleriyle iktidara gelen ve sırtını Amerikan ve ingiliz emperyalizmine dayayarak müslümanların en kutsal saydığı beldeleri de elinde bulunduran Suûd rejimi ise, Husî’lerin Yemen’de iktidarı değiştirecek bir güce erişmesinden korkuyor ve duruma müdahale edebileceğinin propagandalarını harekete geçirmiş bulunuyor. İran ise, bu ortamı yatıştırmak için, Suudî-İran dışbakanlarının görüşmelerinden umutlanıldığının  haberlerine ağırlık vermeye hazırlanıyor.

Yarınlarda bir kriz de bu noktada patlak verirse hiç şaşılmamalıdır.

İran’deki en üst otoriteyi temsil eden İnqılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî ise, Hacc Kongresi dolayısiyle yayınladığı mesajda, ‘kendi halkı veya diğer halklar aleyhine Amerika’yla ittifak yapan bir İslam, İslam değildir..’ diye ilginç bir cümle kuruyordu, ama, bu durumda, bırakalım başkalarını, özellikle Irak ve Suriye’deki müttefiklerinin amerikayla nasıl bir işbirliği içinde oldukları son gelişmelerle bir daha ortaya çıkmışken, bu durum nasıl izan edilecekti?

*

Amerika’nın ‘kırmızı çizgi’si rengarenktir!

Kimyasal silahlar kullanması, bizim kırmızı çizgimizdir..’ diyen ve yüzbinlerin başka silahlarla korkunç şekilde öldürülmesine ise, fiilen ‘yeşil ışık’ yakan  Amerikan emperyalizminin şefi Obama,  ‘şimdi, asıl düşmanın IŞİD olduğunu’, Esed rejiminin ikinci-üçüncü derecelere düştüğünü zımnen bildirmiş oluyor. Ve Esed de, bombalanan IŞİD mevzilerinin ardından, topal durumundaki güçlerini,  Lübnan Hizbullahı’nın desteğiyle yeniden harekete geçirerek, bazı yerleri yeniden kontrolü altına almaya çalışıyor.

Barzanî de kendi güçlerine, IŞİD güçleriyle savaşırken, asla acımamalarını, emretmiş bulunuyor.

Esasen, asırlarca kan ve kılıç kültürü üzerinde yaşamış bulunan ve ancak, Osmanlı saltanatı yıllarında birkaç asır biraz sukûnet bulmuş olan bu topraklarda, bugün sadece IŞİD’in korkunç olarak suçlanmasına bakıp da başka savaşçı güçlerin hele de o haşin savaş şartlarında ve o kültürle çok mâsum davrandığı sanılmamalıdır.

Görüldüğü gibi, Ortadoğu müslüman coğrafyaları böylesine bir korkunç gizli-açık boğuşma plan ve entrikaları içinde.. Her ülkenin kendisine göre bir hesabı var.. Ama, asıl plan ve entrikaları yönlendirenler, böylesine karmaşık ortamda, tabiatiyle emperyalist güçler..

Böyle bir tablo karşısında; Türkiye, gerçekten de, eli böğründe, öyle, baka-kalabilir miydi?

Ama, Türkiye, gerekli gördüğünde askerî güçlerini Irak ve Suriye’de harekete geçirebilecek yetkiyi Hükûmet’e veren ‘tezkere’nin kabulüyle, başta B. Amerika olmak üzere birçok çevreyi rahatsız etmiş bulunuyor.  Hattâ, İran bile, Türkiye’ye, durumu gerdirecek davranışlardan kaçınmasını tavsiye etmiş bulunuyor, resmen..

Amerika, Türkiye’nin, kendi istedikleri yerlerde kara gücünü devreye sokmasını istiyor, ama, buna yaklaşmıyor Türkiye..

Amerika, Ayrıca, Adana- İncirlik Üssü’nden istifade etmek istiyor ve Türkiye bu isteği gündemine bile almıyor. 

*

‘NATO’ya üye olup da, kullandırılmamak mümkün olur mu?

Tayyîb Erdoğan, 1 Ekim’de Meclis’in yeni çalışma yılına başlaması dolayısiyle yaptığı konuşmada, ‘Türkiye bir takım ülke veya güç odaklarının kendi kısa vâdeli planları için kullanılacak bir ülke değildir..’ derken, dolaylı olarak bu gibi taleblere de karşılık vermiş oluyordu.

Ama, Türkiye bu konuda ne kadar direnebilir, o da ayrı mes’ele..

Her ne kadar henüz ortada NATO kararı yoksa da, Türkiye askerini, NATO’nun kararı olmaksızın, Amerika’nın da izni olmaksızın sınır ötesine, NATO da sınırı olan Türkiye sınırlarının ötesinde devreye sokamaz.

Sokarsa ne mi olur?

Hatırlanmalı ki, Amerikan eski Sav. Bakanı Robert Gates’in hatıratı henüz birkaç ay önce yayınlandı. Gates, ‘Türkiye’nin kendilerine haber vermeden 2008 yılı Şubatı’nda Kuzey Irak’da Kandil’e bir operasyon düzenlediklerini ve ancak kendilerinin kesin direktifleriyle birkaç gün içinde geri çekilmek zorunda kaldıklarını; geri çekilmeselerdi, Amerikan güçleriyle Türkiye askerî güçlerinin karşı karşıya gelmesine ramak kaldığını’ yazmıştı. 

Bugün de, Türkiye, ‘Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge kurulması, Türkiye’ye sığınan 1,5 milyon Suriyelinin kış gelmeden  bu bölgede yerleştirilmesi, o bölge üzerinde uçuşa yasak bölge kararı o alınması’ gibi şartları ileri sürüyor, ama, Amerikan emperyalizmi bunların kendi gündeminde olmadığını açıkça belirtiyor..

Daha 14 Eylûl günü de, Amerikan emperyalizminin fiilî sözcüsü konumunda olan ‘Wall Street Journal (WSJ),  ‘Türkiye’nin artık Amerika’nın müttefiki olmadığını’ yazacak kadar husûmet dolu ve o gazetenin Yayın Kurulu adına bir makale yayınlamıştı.

(Bu vesileyle belirtmek gerekiyor ki, Tayyîb Erdoğan, Meclis’te 1 Ekin günü yaptığı konuşmada, Turgut Özal’ın 1991- Irak/ Amerika Savaşı öncesindeki değerlendirmelerine değinerek, ‘Özal’ın uzak görüşlü bir siyaset izlediği’ gibi problemli bir ifade kullanmıştı.  Bu, değerlendirme üzerinde durulmalıdır.

Çünkü, Turgut Özal o zaman, ‘Bir koyup 5 alacağız..’ gibi tuhaf kazanç hayallerine kapılmış ve kamuoyunu da öyle yönlendirmişti.. Amerika’yla işbirliği halindeydi.. Ama, savaş sonunda, Türkiye’ye zırnık koklatılmadı.. Sadece Türkiye’ye değil, Amerika’yla işbirliği yapan hiç bir ülkeye, İngiltere dışında hiç bir şey koklatılmadı, Irak’da..

Bugün de aynı durumun olmayacağı sanılmamalıdır..)

Bu vesileyle, bugünlerde, Almanya’nın ve alman medyasının Türkiye’ye düşmanca tavarlarını bu zamana kadar olmadığı şekilde yükselttiğini de ve bunun tesadüfî olmadığını unutmamak gerek.. PKK ve Barzanî’ye ağır silahları veren Almanya’nın bu silahlarının sadece IŞİD için kullanılacağına dair bir şart mı var? Ki daha şimdiden bu silahların IŞİD savaşçılarının eline geçtiği bildiriliyor.

Esasen, Tayyîb Erdoğan da Amerika’da bir hafta önceki görüşmelerinde, Amerikalı  muhatablarına, ‘IŞİD’ın elindeki ağır ve en gelişmiş silahların kimlerin silahı olduğunu sorduğunu ve onların bunun cevabını veremediklerini ve ama o silahların kendi silahları  olduğunu bildiklerini’ hatırlatmıştı..

Ortadoğu coğrafyasının yeni coğrafî bölünmelere gebe olduğunu ise, Amerikan medyasında yıllardır yoğun şekilde yayınlanan haritalardan hatırlayalım.

Ortadoğu’da, Osmanlı’nın enkazı üzerinde yükselen bütün rejimler gibi, Türkiye de, emperyalist güçler tarafından dizayn edilmiştir, 1923’lerde..

Bu çerçevenin dışına çıkılacak olunursa..

Cezalandırılmak istenecektir.

Güçlenen bir ülke, elbette ki dik durur.

Bunu emperyalistler kabullenemez.

Biraz empati yapalım.. Onların yerinde ve onların dünya görüşünde olsak, aynı şeyi  yapmaz mıyız?

’Siz onların dinlerine girmediğiniz müddetçe, onlar sizden asla razı olmayacaklardır.’ meâlindeki ilahî ihtarı bir daha hatırlayalım..

*

100 yıl öncesinin bugünlerini de hatırlayarak..

Bu günler, Haziran -1914 sonunda patlak veren Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı’nın 28 Eylûl 1914’de Almanya’nın yanında katılmasının 100. yıldönümü..

Hatırlayalım ki, ingiliz emperyalizmiyle dünya hegemonyasında yarışmak isteyen Almanya arasında kıyasıya bir rekabet vardı.. 

Savaş başlamadan önce, Osmanlı Orduları Başkomutan Vekili Enver Paşa, Londra’ya gitmiş ve 20 gün kadar nabız yoklamıştı.. Savaşta, İngiltere’nin yanında yer almanın planları da yapılıyordu.. Savaşın dışında kalmak ise, neredeyse imkansız gözüküyordu. Ayrıca, 500 yıldır vatan iken  kaybedilen coğrafyaları tekrar kurtarmak ümidi de vardı..  Ama,  bunun için silah ve para lâzımdı. İngiltere bu konuya sıcak bakmadı. Hatta, Osmanlı Devleti’nin parasını vererek sipariş ettiği iki savaş gemisini de vermekten kaçınmıştı ve halen de o gemiler de verilmedi, o paralar da iade edilmedi. Çünkü, Bismarck Almanyası ile sıkı-fıkı ilişkilere giren Osmanlı’ya kızgınlığı devam ediyordu.

Bunu fırsat bilen Almanya, Osmanlı’ya istediği imkanları sağladı ve iki alman savaş gemisi Goben ve Breslau zırhlıları, Osmanlı Bayrağı’nı çekerek Karadeniz’e çıktı ve Odesa’yı bombardıman etti, bir ihtilaf ve tehdid durumu ilan etmeden..

Rusya, bu işin kazaen olması halinde derhal özür dilenmesini ve tazminat ödenmesini, aksi halde bunu savaş sebebi sayacağını açıkladı..

Osmanlı özür dilemedi ve tazminat da ödemedi.. Ve Rusya savaş ilan etti..

Osmanlı savaşa girdi..

Sultan Reşad, Halife-i Muslimîyn (Müslümanların Halifesi)  unvanıyla, ‘Cihad-ı Ekber’ bile ilan etti..

Ama, Osmanlı’nın müslüman askerlerinin, ünlü alman generallerinin komutasında savaştığı bir tuhaf ‘cihad’..

Sonrası mâlum..

Savaş bir çılgınlıktır.. O çılgınlığın kapısı bir kez açıldı mı, sonunun nereye varacağını, beşer planında kim kestirebilir?

Herkes, kendilerinin kazanacağı umuduyla girer savaşa..

*

Bir-iki küçük noktaya da işaret..

1- Önceki yazıma gelen yorumlar arasında bir de farsça yorum vardı.. Bu yorumda, (

سلام عليكم

انشاالله در سلامت و سعادت باشيد. 

با دقت و تعجب زياد نظرات جنابعالي را در مورد داعش مطالعه ميكنم و هنوز در شگفتم كه چرا شما واقعيت گروه تروريستي را بر ملا نميكنيد؟؟؟!!!!!!!

با تشكر و دعاي خير براي شما. )

deniliyordu.

(Farsça mesajın tercümesi:

Selamunaleykum,

İnşaallah selamet ve saadet üzeresinizdir.

Zat-ı âlinizin DA'İŞ / IŞİD konusundaki görüşlerinizi dikkatle ve son derece şaşkınlıkla izliyorum.

Ve, bu terörist güruh hakkındaki gerçekleri niçin açıkça ortaya koymuyorsunuz, hayret ediyorum???!!!!!!!

Teşekkürlerim ve sizin için hayır dualarımla..)

 

Bu mesaja verdiğim cevabı buraya da dercediyorum. 

‘Selamunaleykum..

Sanıyorum, H. Bey olmalısınız.

İnşaallah sağlık ve afiyettesinizdir.

Değindiğiniz ve hayretlerinizi belirttiğiniz konuya gelince..

(DA'İŞ) veya (IŞİD) ya da (ISIS) ve son olarak da kendisini 'IS' (Islamic State/ İslam Devleti) olarak tanıtan ve bir devlet mekanizması gibi çalışabilen örgütün bu kadar kısa sürede nasıl ve kim tarafından organize edildiğine dair kesin bilgilere sahib ve de durumu anlayabilmiş değilim.

Kur'an bize, Hucûrat Sûresi'nde, 'bir fâsık bir haber getirdiğinde, onu tahkik etmeden, araştırmadan kabul etmememiz gerektiğini' hatırlatmaktadır.

Tekrar edeyim, şahsen, bu konuda kesin bilgilere sahib değilim.

'Herkes suçluyor' diye suçlayamam; 'herkes alkışlıyor' diye benimseyemem de..

Nice müslüman ulemâ ve gruplardan Amerikan emperyalizmine ve nice mazlum müslüman insanlardan, en azgın İslam düşmanlarına kadar hemen herkesin sözbirliği ederek dile getirdiği husus, 'bu örgütün korkunç ve mutlaka yok edilmesi gerektiği' görüşüdür.

'El'Qaide' denilen örgütün lideri Eymen Zevahirî de, 7-8 ay kadar öncelerde, (IŞİD) ve (en'Nusra) örgütlerine hitaben yayınladığı ’açık mektubu’nda her iki tarafa da 'mücahid kardeşlerim..' diye hitab ettiği halde, bu iki örgütün aralarındaki güç gösterisine son vermeleri konusundaki tavsiyesine IŞİD tarafı olumlu karşılık vermeyince, iki gün önceki 'mücahid kardeşler'ini hemen 'şeytanın askerleri' olarak nitelemekten kaçınmamıştı.

Bugün lanetlenen bu gücün yarınlarda birilerince baştâcı edilmiyeceğini de kimse garanti edemez herhalde..

Bu örgütün son derece güçlü olduğunda şübhem yok..

Dünyaya verdiği mesajlar da benim inandığım ve anladığım İslam'a büyük çapta uymuyor.

Ama, bu böyle ve herkes ona karşı diye, onları lanetlemek gibi bir yarışa da girmem. Çünkü sağlıklı bilgim yok, haklarında..

Kendilerine sahneye çıkmak için başka bir yol bırakılmadığını gören ve esasen dehşet, terör ve korku ile de yol almaya çalışmayı da metod olarak kabul eden kimselere yakınlık duymam mümkün değildir.

Ama, onların hakkında yapılan propagandalar gerçekten de ne kadar sağlıklıdır, onu da bilmiyorum. Ve o bölgedeki diğer gruplar ve rejimler de onların yönteminden çok mu farklı bir yöntem uyguluyorlar?

Başta iki milyona yakın nüfuslu Musul olmak üzere, ele geçirdikleri şehirlerin müslüman halklarının, bu kadar korkunç olduğu ileri sürülen bir örgütün yönetimine nasıl olup da ses çıkarmadıklarını ve halkın günlük hayatını sürdürdüğünü de anlayabilmiş değilim.

Kaldı ki, bugün başta Suûd rejimi olmak üzere, nice arab rejimlerinde iktidarda bulunan kadrolar da, IŞiD'in yöntemlerinden başka yöntemlerle erişmediler, saltanatlarına..

Bu açıdan mahiyetini bir türlü anlayamadığım bir konuda herkes gibi karanlığa taş atmak durumuna düşmek istemiyorum.

Yarım asırdır Baas rejiminin pençesinde olan Suriye'de üç yılı aşkın zamandır 200 bini aşan insanın hayatına ve bütün ülkenin viraneye dönmesine yol açan korkunç iş-savaşa, emperyalist güçler istedikleri sonuca ulaşılabilmesi için yıllardır seyirci kalırken, aynı emperyalist odakların bir anda, IŞİD'i en büyük düşman olarak keşfedip saldırıya geçmelerini de anlayabilmiş değilim.

Sağlık ve esenlik dileklerimle..’

*

Buna karşı izahattan sonra gelen yeni mesajda ise,

’Cevabınızı okudum. IŞİD' e karşı yazılarınızı biraz temkinli gördüğüm için yazmışdım, şimdi aydınlandım. Çok teşekkür ederim. Allah'a emanet olun.’ deniliyordu..

*

Orası türbe değil, ‘Türkiye toprağı’ olduğu için..

2-Bazı İran’lı okuyucular ise, benim daha önce, bir kısım şiî- müslüman savaşçıların, Suriye’deki iç-savaşta, Baas diktatörlüğünün yanındaki savaşa, Şam’daki Hz. Zeyneb Türbesi’ni ve diğer bazı türbeleri korumak adına girdikleri şeklindeki iddialarına değindiğimi ve bu hususu eleştirdiğimi hatırlatıyorlar.

Doğrudur.

Bu yolda bir çok yazı yazmıştım ve hattâ, 9 Temmuz 2014 tarihli ve (‘Mezar-türbe düşmanlığı’ ve ‘kutsamacılığı’ arasında..) başlıklı yazımda, bu konuya uzun uzadıya değinilmişti.

Şimdi bazıları, ‘Süleyman Şah Türbesi’ne Türkiye’nin sahib çıkmasını da eleştiriyor musun?’ diye soruyorlar.

Burada bir yanlış var..

O mekan, türbe olduğu için değil, Suriye içinde, Türkiye sınırından 45-50 km. kadar güneyde bir yerde, 8 dönüm kadar bir arazî olarak, uluslararası andlaşmalar gereği, Türkiye toprağı olarak kabul edildiği için savunulmak isteniyor ve IŞİD’ın oraya dokunması halinde şiddetle karşılık vereceği hatırlatılıyor.

Bu bir devlet siyasetidir, devletler kendi topraklarını korurlar veya koruyamazlar, bu uluslararası hukukun mes’elesidir..

Süleyman Şah Karakolu diye bilinen mekan, Câbir Kalesi diye de anılıyordu.

Osmanlı Devleti’nin müessisi olarak kabul edildiği için devlete de ismi verilen Osman Gazi’nin dedesi Süleyman Şah’ın o noktada, Fırat’tan geçerken boğulduğunu bildiriyor, tarihler..

Süleyman Şah’ın orada bir türbesi var mıydı, yoksa, o noktada boğulduğu için mi orada bir âbide dikilmişti, bu çok net değil.. 

95 yıl öncelerde Osmanlı’nın dağı(tı)lması sırasında ingiliz ve fransız emperyalizmi tarafından Suriye, yeni bir devlet olarak ortaya çıkarılırken.. Bu mekanın, tarihî önemi olduğu ileri sürülerek, Türkiye, sınırın onun güneyinden çizilmesinin teklif eder.. Fransızlar ise,  ‘mâdem ki öyle, sadece o noktadaki 8 dönümlük bir mekanı,  Cabir Kalesi’ni, Türkiye toprağı olarak size verelim..’ derler.

Nasıl ki, elçilikler ülke içinde, elçiliğini yaptığı ülkenin toprağı sayılıyorsa ve oraya saldırılması, o ülkeye saldırı kabul edilip, gerektiğinde savaş sebebi bile sayılabiliyorsa, burada da durum aynen öyledir.

Ayrıca, orada önceden sembolik bir türbe var idiyse de, orada yapılan bir barajın suları yükselince, sular altında kalan 8 dönümlük arazi, daha yukarıya kaydırılmıştır.

Hatırlayalım ki, 1994’lerde Ege’de Kardak Kayalığı,  üzerinde ot bile bitmeyen bir kaya parçası, yani sadece 800 metre karelik, orta boy büyüklükte bir ev ve bahçesi kadar bir yer olduğu halde, Yunanistan ve Türkiye arasında, ‘senindir-benimdir’ zıdlaşması çıkmış ve Yunanlılar bayrak dikerek açıkgözlük yapmıştı. Ama, Türkiye bunu bir izzet-i nefs meselesi yapıp, o bayrağı indirtmişti de, bir savaşın çıkması Amerikan müdahalesiyle ancak son anda önlenebilmişti.

Yani, şimdi Süleyman Şah Türbesi veya Karakolu olarak anılan mekanla ilgili hassasiyet de, devletlerarası hukukun bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Ve bu kale, 90 yıl boyunca iki taraf arasında bir problem olmayıp, 45-50 kişilik bir müfreze orayı beklemekteydi. Şimdi IŞİD savaşçıları bu durumu ya bilmiyorlardı, ya bir güç denemesi yapmak istiyorlar.

Orayı tasarruf etmeye kalkışırlarsa, Türkiye, kendi toprağını korumak için nasıl hareket eder, bunu kestirmek kolay gibi gözükse de, yine de çetindir. Çünkü, bir uluslararası savaşın patlamasına bile bir kıvılcım olabilir, öyle bir müdahale.. Bu gibi durumlarda birilerini savaşın içine çekmek için nice manipulasyonlar da devrede olabilir.

Ancak, tekrar vurgulanması gereken husus, orada bir türbe olduğu için sahib çıkılmak istendiğinin sanılmamasıdır. Hissî veya inançla ilgili bir konudan dolayı değil, uluslararası hukukdan doğan bir hak olarak ortaya çıkan bir durum sözkonusu.. 

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim