Hepimize dokunan o acıklı haberler

03.02.2010 10:10

M. Naci Bostancı

Televizyon haberlerinin değişmez konularından birisi zor durumdaki insanlara ait dramatik hayat hikâyeleri. Hemen hemen her haber bülteninde "özel haber" adı altında bu türden bir anlatıya rastlıyoruz.

Ya amansız bir hastalık, ya acıların dibine kadar inmiş bir aile, ya peş peşe gelen felaketlerin fırtınasında savrulmuş hayatlar. Genellikle görüntü çok canlı, çok iç acıtıcı şekilde ortaya konuluyor. Kamera hikâyenin en can alıcı yerlerine odaklanıyor, ayrıntılar veriyor. Mesela hüzün ve çaresizlik içindeki gözler. Uzaklara daha uzaklara yönelmiş, adeta imkânsız bir hayal gibi kurtarıcısını bekleyen bakışlar. Kendi karanlık içindeki hayatına doğru yürürken gözden yiten, kameranın dışına çıkan gölgeler. Görüntünün bir gücü var ancak tek başına görüntü işe yaramaz. O yüzden arka plana ev yıkan, yürek göçürten ya ney ya keman sesinden en yaralayıcı müzikler yerleştiriliyor. Görüntü ve müzik de yetmez. Yine görünmeyen birinin içli sesi, şairane bir dille olup biteni anlatıyor, görüntünün ve müziğin paraladığı yürekleri jilet gibi keskin her bir kelime ile daha ince dilimlere bölüyor. O sesin sahibinin görünmemesi lazım muhakkak, çünkü görünmeyen ses uzaklardan gelen, müzik ve hikâyenin özel takdimi ile dinleyici kanatlanmaya, ötelere doğru yolculuk yapmaya başlıyor. Böylelikle sesin, müziğin, görüntünün becerikli işbirliğinde ortaya belki bazen gerçeğinden daha çarpıcı, daha baştan çıkartıcı bir haber konuyor.

Televizyon kanallarının bu tür haberleri "izleyici ile buluşturma" gerekçelerini tahmin etmek güç değil: Toplumsal duyarlılığı artırmak, dayanışmayı teşvik etmek, yardıma muhtaçların dertlerini ortaya koymak, hastaların hiç olmazsa şartlarını kolaylaştırmak için insanlara çağrı yapmak. Bunlar ulvi sebepler. Fakat dramatik haberleri bu türden sebeplere indirgemek ne kadar mümkün? Acaba halisane niyetleri gölgeleyen başka unsurlar olabilir mi?

Burada televizyon yayınlarının mühim bir karakteristiğine işaret etmek yerinde olur. Bu yayınlar etkileyicilik gücünü, seyredilir olma kudretini bir ölçüde insanın mahrem, karanlık yanlarına dokunmaktan alıyorlar. Karanlık yan demek, kamusal alanda başka bir suretle ortaya çıkarken mahremiyette bambaşka anlamlara, ifadelere, beklentilere, fantezilere sahip olmak demektir. İçin ve dışın farklılığı, hatta zıtlığıdır. Öyleyse toplumsal duyarlılığı artırma amaçlı olarak takdim edilen bu haberlerin insanoğlunun karanlık yanındaki karşılığı nedir? İçimizdeki hangi bam tellerine dokunmakta, bizi hangi yönde etkilemekte, niçin seyredilmeyi garanti etmektedir?

İnsanın iyi ve kötü yanlarının bulunduğunu söylemek genel bir ifadedir. İyi yanı biliriz, neredeyse bütün kültürlerde onun nitelikleri ortaktır. Ancak kötü yanı doğrudan teşhis etmek kolay olmadığı gibi işin içine bir parça politika da karışır. Kötü olan teorik bir ortaklığa sahip olmakla birlikte pratikte onun kötülüğüne karar veren unsurlardan birisi "politik bakış"tır. Keza kötülük "iyiliğin kılığı"nda da karşımıza çıkabilir. Sureti haktan görünme bildiğimiz bir konudur. Sureti hakkın "derinliklerinde;" ona hayat veren kötülüğün tohumu vardır. Televizyon yayınları da bir bakıma işte bu kökendeki hayat damarına dokunur. Bir felaket haberi insanları üzer, oradaki talihsizlikler gözyaşları dökmelerine sebep olur; ancak derinden derine hissettikleri, aynı felaketin kendi başlarına gelmemesinden kaynaklanan mutluluktur. Cibran'ın dediği gibi her duygu karşıtını çağırır, onun kardeşidir. Dolayısıyla bu tür haberleri izleyicilerin talep etmelerinin birinci sebebi, bundan edindikleri elem verici mutluluktur. İnsanoğlunun başına ne zaman bir felaket gelse, kendisine teselli edici o sözü söyler: Haline şükret, daha beteri var. İnsanın haline şükretmesi bir bilgelik işidir. Hayat dediğimiz bu halde duyduğumuz, bildiğimiz her ne varsa hepsi biz insanlar içindir. Başkalarının başına gelenler elbette bizim başımıza da gelebilir. Ancak burada şükrün gerekçesi olarak "daha kötüsü"nün hayal edilmesi, daha beteri üzerinden bir mutluluk tesellisi çıkartılmaya çalışılması dikkat çekicidir. İşte bu haberler "daha kötüsü"nü en keskinleştirilmiş anlatımıyla ve bu yüzden en teselli edici içerikle insanlara sunar.

FARKLI OLANA SEYİRLİK KAZANDIRAN ŞEY...

İkinci sebep ise, gündelik hayatın olağan akışı içinde insanın karşısına çıkması çok zayıf ihtimal olan bu tür olayların sıra dışı nitelikleriyle bir seyirlik cazibesi kazanmasıdır. Tıpkı ölçeği değişmiş bir büyük ayakkabının ayakkabıcı vitrininde dikkat çekici bir nesneye dönüşmesi gibi, bu haberler de hayatın vitrinine "ölçeği değiştirilmiş olarak" çıkartılırlar. Farklı olana seyirlik özelliğini kazandıran, çarpıcı bir mukayeseye ilham vermesidir. 'O ayakkabıyı ben giyseydim, ya da o olay benim başıma gelseydi, ne yapardım?' sorusu insanı kimliğinin en derin yanlarıyla yüzleştiren bir sorudur. İnsan bu hayatta kendilerini anlamaya çalışırlarken sıra dışı olaylar bu anlama çabasının deniz feneri rolünü oynarlar. Televizyon kanalları böyle haberlerle izleyicilerine kendi mahremiyetlerini seyredecekleri bir ayna sunmaktadır.

Üçüncü sebep ise modern insana has bir duygusuzluk durumudur. Şehirleşen, sanayileşen, daha kurumlaşmış ilişkilerle örgütlenen, karşılıklı çeşitli bağların nesnelleştiği bir toplumsal ortamda insan da gitgide hayatını tek başına yürüdüğü bir kulvarda sürdürmektedir. Yalnızlaşma aynı zamanda yalıtılmadır. Duygulara hayat veren bir ölçüde toplumsal ortam, "şeylerin" kolektif bir şekilde yaşanabilmesi, ritüelistik değerler taşımasıdır. Duygulanmak başka insanlarla kurulan gerçek ve içten ilişkilerin bir ürünüdür. Bu türden ilişkiler resmileştikçe, tanımlanmış sosyal rollere dönüştükçe, kurumlaşmış örgütsel yapılara emanet edildikçe insan da duygulanma kapasitesini yitirir. Buna paralel olarak gelişen bir başka durum, olan duyguların da bastırılmasıdır. Duyguları açığa vurma, ağlama, gülme, sevinme, üzülme, her ne hissediyorsa onu engellememe ve en olağan haliyle yaşama ancak başka insanlarla ortak duygusal bağlar kurulabiliyorsa, iklim buna elverişliyse mümkündür. Eğer karşınızdaki sizin gibi hissetmeyecekse sizin o duyguları açığa vurmanız acınası bir durum olur. Bir yakınınızı kaybettiğinizde "acınızı paylaşıyorum" diyen soğuk ses karşısında başınızı onun omzuna koyarak ağlayamazsınız. İşte duygulanma eşiği yükselmiş, var olanlarını da varlığının hapishanesine gömmüş modern insan, televizyondaki bu tür haberler karşısında birden o derinlerdeki duygularıyla birlikte var olan insan yanına çarpar. Gözyaşı döker. Taşlaşmış sandığı kalbinin öyle olmadığını sevinçle kavrar. Evet, o gerçek bir insandır. İçi kanamakta, başkalarının acıları onun duygu hapishanesinin duvarlarını yıkmaktadır.

ACIKLI HABERLER 'ACIKLI DURUMUMUZUN' İFADESİDİR!

Bu sebeplere başkaları da eklenebilir. Bu değerlendirmelerin ışığında şunu söylemek mümkün müdür: Bu haberler merkezlerine kastettiklerini söyledikleri kamusal görevleri yüklemeseler bile işlevleri itibarıyla insanı insan yanıyla buluşturduklarına göre faydalı sayılmazlar mı? Hemen belirtelim, hayır. Hayatın elimizden aldığını, maharetle kurgulanmış bir haberin seyirlik anlatımı ikame edemez. Buradan çıkartılan bir teselli yanılsamasıdır. Yüzleşilen insan yanımız değil, az sonra gündemimizden çıkartacağımız onun kisvesindeki bir efekttir. İşin bir de ahlaki yanı vardır: O da daha çok reklâm için daha çok izleyici, onun için de daha seyirlik olaylar zincirinin bir parçasına dönüştürülmüş haberciliğin ahlaktaki yeridir. Araçsallaştırılmış duyarlılıkların kendileri olması beklenemez. Onlar başka bir amacın araçları olarak yitirdikleri ışıltılarını sahte bir aydınlıkta kazanmaya çalışmaktadırlar. Bu nitelikleriyle de sentetik ve yıkıcı bir mahiyete sahiptirler. Kısacası acıklı haberler aslında bizim acıklı durumumuzun bir ifadesidir. Onda görülen ötekinin hikâyesi değil, ötekisi berikisiyle tüm toplumun ahvalidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim