1. YAZARLAR

  2. Yasemin Çongar

  3. Hayırlı korku
Yasemin Çongar

Yasemin Çongar

Yazarın Tüm Yazıları >

Hayırlı korku

A+A-

Neresinden baksanız “öksüz” bir haberdi. Dünkü gazetelerin, Balyoz operasyonunu duyuran tarihî manşetlerle boydan boya kaplanmış birinci sayfalarında, “bir başına” kalmış bir haber...

Medyamızın komutanlarla sohbet etmeyi en çok seven mensuplarından Fikret Bila, bu kez eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la görüşmesini sütununda yazmış; Milliyet de bu yazıyı “27 Nisan muhtıra değildi” başlığıyla, birinci sayfasındaki Balyoz haberlerinin arasına iliştirmişti.

İlk bakışta, “hayırdır?” dedirten bir başlıktı, doğrusu.

Birkaç saniyelik bir “nereden icap etti” şaşkınlığı yaşatıyordu insana... Ama okumaya başlar başlamaz, 27 Nisan 2007 tarihli “elektronik muhtıra”nın, 2002-2003 yıllarında kotarılan Balyoz Darbe Planı’na ilişkin soruşturmanın orta yerinde zuhur etmesinin esbab-ı mucibesini kavrıyordunuz. Anlık şaşkınlığınız, yerini, kendi kendinize verdiğiniz o pek teskin edici “hayırdır... hayırdır...” cevabına bırakıyordu.

Zira Büyükanıt’ın Bila’ya söyledikleri, 27 Nisan muhtırasını bizzat kaleme aldığını âdeta övünerek kabul etmiş olan emekli orgeneralin, birdenbire ziyadesiyle korktuğunu gösteriyordu. Temelinde “suç varsa, cezası da vardır” kabulü olan bir korkuydu bu. Generallerimiz için yeni ve memleketimiz için “hayırlı” bir korkuydu.

Bu korkuyu fark ettiğinizde, yani Büyükanıt’ın toplumun zekâsıyla alay edercesine söylediği sözlerin, “ceza korkusu” ile sarf edilmiş defansif cümleler olduğunu kavradığınızda; eski Genelkurmay Başkanı’na kızamıyordunuz bile. Büyükanıt, “27 Nisan’a muhtıra diyenler ya muhtıranın anlamını bilmiyorlar veya 27 Nisan bildirisini okumamışlar. 27 Nisan bir muhtıra değildir. Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale değildir” diyordu; siz bu laf ebeliğine hiddetlenemiyordunuz.

Bu sözleri okuduktan sonra, açıp 27 Nisan muhtırasına yeniden baktım. Kötüyü hatırlatmayı sevmem ama Büyükanıt’ın nasıl zorlandığını fazla söze gerek bırakmayacak açıklıkta ortaya koyan kısa bir alıntı yapacağım:

“Son günlerde,” demiş Büyükanıt, “Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.”

Şimdi aynı Büyükanıt, Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin tartışmalardan endişe bildiren, gerektiğinde bu konuda açık ve net tavır ortaya koyacağı ihtarında bulunan bir Genelkurmay Başkanlığı açıklamasının “muhtıra” sayılamayacağını, siyasi bir müdahale niteliği taşımadığını söyleyebiliyor; söylemek zorunda kalıyor. Meşrebinize göre, bu zavallı manzara karşısında üzülme, acıma, utanma hislerine kapılmanız mümkün. Ama sivil iradenin siyaset alanında tek söz sahibi olması gerektiğine inanıyorsanız, bunun aynı zamanda müjdeli bir manzara olduğunu, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” muştusunu içinde barındırdığını da görüyorsunuz.

Esasen, 22 Şubat 2010’un demokrasi tarihimize geçecek olması da bu muştuyu mümkün kılmasından kaynaklı. Türkiye, Balyoz soruşturması ile ilk kez dört yıldızlı generallerini “hükümeti cebren iskat”la itham ediyor; ilk kez, bir darbe planı nedeniyle, en üst rütbeliler dahil olmak üzere muvazzaf ve emekli subayların mahkeme önüne çıkarılması gündeme geliyor.

Bugüne kadar nice hayatı bitiren, nice vücutta ve zihinde derin yaralar açan, nice kuşağın istikbalini karartan darbelerle hiç hesaplaşmamış; askerin siyasete müdahale etmesine göz yummuş; darbe planlarını, muhtıraları, andıçları, lahikaları “olağan şüphelilerin olağan meşgalesi” addedip yargılamamış bir ülkede, nihayet ilk kez, bunların her birinin “ceza gerektiren bir suç” olduğu fikri yerleşmeye başlıyor. Bu suçları işlemiş olan generaller belki de ilk kez korkuyorlar. Ve bu suçlara yeltenme potansiyeli taşıyan diğer subaylar sanırım ilk kez bu kadar çekiniyorlar.

Sadece darbe yapmak değil artık çok daha zor olan; darbe planı hazırlamak da zor, muhtıra yazmak da zor... Adil bir sonuca ulaşmasını dilediğim Balyoz soruşturması, her şeyden çok bu nedenle önemli. Balyoz’u soruşturan savcılar aslında bu suça meyyal zihniyeti de sorgulamış, o zihniyetin yeni suçlar işlemesini de zorlaştırmış olacaklar. Bu az şey değil. Bu, Taraf ’ta dün manşetten söylediğimiz gibi, askerî vesayete balyoz indirmekle eşanlamlı bir iş.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ geçtiğimiz günlerde Habertürk’e verdiği mülakatta, “değişim” kelimesi ile arasındaki mesafeyi kanıtlayan bir itirafla, kelimenin anlamı için sözlüğe baktığını anlatıyordu. Değişimin ne olduğunu kavramakta zorluk çeken herkese tavsiyem, Büyükanıt’ın Bila’ya açıklamalarını okuması... O açıklamalardaki, “suçlanabilirim, cezalandırılabilirim, bana dokunabilirler” korkusu Türkiye’de yaşanan değişimin en veciz ifadesi zira.

 

TARAF

YAZIYA YORUM KAT