1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Hayatım Vakko’da Altı Çizili Satırlar
Asım Öz

Asım Öz

Yazarın Tüm Yazıları >

Hayatım Vakko’da Altı Çizili Satırlar

A+A-

Genel anlamıyla Türkiye’de yapılan inkılap hareketlerinde, eski kurum, kanun ve belirli simgelerin yerine yenilerini koyma ve bu yolla çağdaşlaşma süreci halifeliğin kaldırılması, dini eğitim ve yargı alanında yapılan inkılaplarla sermaye oluşturulması arasındaki ilişki pek irdelenmemiştir. Burada sermaye kavramını hem kültürel sermaye hem de ekonomik sermayeyi içerecek bir biçimde kullandığımızı belirtmeliyiz. İş dünyasına Cumhuriyet ideolojisi perspektifiyle bakan işadamları kuşağının son temsilcilerinden Vitali Hakko’nun anılarında ve tanıdığı eş dost çevrelerinde her fırsatta "Bizler genç Cumhuriyet'in ilk kuşağıydık. Atatürk, Şapka ve Kıyafet Devrimi'ni yapmasaydı, bugün Vakko da olmazdı" sözleriyle kültürel sermaye ile ekonomik sermaye arasındaki irtibata ve karşılıklı bağımlılığı ortaya koymaktadır. Onun "Bizler" dediği Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı'dır. Ankara'da küçük bir bakkal dükkânında iş hayatına atılan Koç, Türkiye'de ilk yerli buzdolabı ve yerli otomobilin üretilmesini sağlamıştı. Eczacıbaşı'nın İzmir'de başlayan hayat çizgisi, Koç ve Vitali'ninkinden farklıydı. Yurtdışında en iyi yüksek eğitimi almış olan Eczacıbaşı, yerli ilaç sanayiinin kuruluşuna öncülük etmişti. Eczacıbaşı ile yaşıt olan Vitali Hakko, Cumhuriyet kurulduğunda 10 yaşındaydı. 2 yıl sonra Compagnie de Chemin de Fer millileştirilince ailesi işsiz kalır. İlk gençlik yıllarında Mahmutpaşa'da Spiros adlı bir Rum tuhafiyecinin yanında vitrin düzenleyerek, tezgâhtarlık yaparak ailesinin geçimine katkıda bulunan Vitali Hakko ardından Sultanhamam’ın en şık kumaş mağazalarından birine, Kamelya’ya transfer olur. Hayim Efendinin yardımıyla Kapalıçarşı’da Kupidis adlı mağazaya tezgahtar olarak girer. Burada esas işi vitrin düzenlemektir. Vitrin düzenleme işinde oldukça maharetli olan Vitali Hakko burada çalışırken Şapka Devrimi gerçekleştirilir.

Tek Parti yıllarında toplumsal alana daha çabuk inebilecek ve sosyal yapıda meydana getirilecek değişiklikler ile bir zihniyet inkılabının da gerçekleştirilmesi amaç edinilmişti.

Şapka kanununun çıkarılması, memurların kılık kıyafeti ile ilgili kuralların konulması, Türk kavmine yapılan vurgunun artması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, dinî semboller haline gelen kıyafetlerin homojen bir yapı içerisinde ayrımcılığa yol açmaması gerekçesiyle daha çok İslami olanın dışlanması için yapılan değişiklikler burada ilk akla gelenlerdir. Bütün bunların altında modern dünyaya Türk’ün Batılı olduğunu göstermek ve bazı sembolik görünen düzenlemelerle düşünce alanında top yekun bir inkılabı gerçekleştirerek laik bir yurttaşlar bütünü oluşturmak arzusu yatmaktaydı. Daha sonra bu düzenlemelerle ilgili olarak Atatürk; Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Kurultayında altı günde okunan Nutkunda “ milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medeni dünyaca başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medeni toplumlardan zihniyet bakımından da hiç bir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz oluyordu...”1 diyerek buna ilişkin gerekçeleri ortaya koymaktadır.

Giyim-kuşam alanında yapılan inkılaplarla ilgili olarak olumlu bir hava yaratmak, önceden halka tanıtıp mal etmek düşüncesi ile gerçekleştirilen Atatürk’ün Kastamonu seyahati bu değişiklikte önemli bir rol oynamıştır. Şapka İktizası hakkında 671 sayılı kanunun çıkarılmasına kadar (25 Kasım 1925) üç aya yakın bir süre geçmiştir. Bu süre boyunca, büyük şehirlerdeki memurlardan başlayarak okur-yazar grupları arasında şapka yaygınlaşmıştır. Yasa yapılmadan önce olumlu bir hava yaratmak, hiç değilse aydınların giyim alışkanlıklarında fiili değişiklikler meydana getirmek çabalarına girişilmesi şapka ve kılık kıyafet konusunda ilk atılan adımlardandır.2

Şapka Devrimi gerçekleşince Kupidisler atik davranarak  bir iki Levanten’in pahalı ve dar bir zümreye hitap eden yaklaşımlarının ötesine geçerek mağazada bir şapka reyonu açmaya karar verirler.Bu reyonun başına da Vitali Hakko’nun geçirilmesini uygun bulurlar.Bu yıllarda henüz yirmi yaşına ulaşmayan genç bir delikanlıdır Vitali Hakko.Bölük pörçük de olsa anılarında ısrarla laik cumhuriyetin kılık kıyafet devrimlerine övgüler yağdırır Hakko.Bunlardan birinde kendi başarı hikayesinin kaynaklarını da ortaya serer: “Amerika’da da ,Avrupa’da tezgahtarlıktan patronluğa yükselmiş birçok mağaza sahibi vardır.Ama bir ülke düşünün ki, hilafetten laik Cumhuriyet rejimine geçiyor ve halkın neleri giyeceği, neleri giyemeyeceği dikte ediliyor.İşte, önemli olan, o tarihsel dönemde  o ânı yakalayıp, o günkü ihtiyaca(isterseniz buna zorunlu ihtiyaç deyin) cevap verecek olan  bir üretimi (örneğin şapka) gerçekleştirmek ve onun uzantısı olarak hazır giyime yönelmek ve bu alanda hiçbir geçmişi, hazırlığı, alt yapısı  olmayan  bir ülkede, kısa bir sürede, ama araştırarak, öğrenerek, yüzlerce yıllık birikimi ve tecrübesi olan Batı ülkelerini yakalamak pek kolay bir iş değildir3

Otuzlu yıllarda askerlik sonrasında kadın şapkasını yaygınlaştıran, şapkayı bir ihtiyaç hatta moda haline getiren Şen Şapka onun için önemli bir deneyim olur. Bu yılları anılarında anlatırken Kemalist devrimlerin gündelik hayata ilişkin düzenlemeleriyle sermaye oluşum sürecinin nasıl bir birliktelik oluşturduklarını da ortaya koyar: “1934 yıllarının Türkiye’sinde kadına şapka giydirmek ve bunu bir moda haline getirip yaygınlaştırmak ne demektir, bilen bilir. Bilmeyen ise, bugün yaşadıklarına bakıp, elli yıl öncesinin İstanbul’unu düşünsün.

Bir kadını çarşaftan kurtarıp onun başına şapkayı yakıştırmak belki biraz Batı taklitçiliğidir. Ama aynı zamanda değişmekte olan bir zihniyetin sembolüdür.

Düşünün bir, erkeklerin bile şapka giymediği bir ülkede kadınlara şapka satmak ne demektir?”4 Cumhuriyet dönemine kadar, Müslüman Türk kadınları tabii ki şapka giymezlerdi. Kemalist reformlar, Doğu’dan Batı’ya yönelişi tepeden tırnağa gerçekleştirmek amacını taşıdıkları için, kıyafet devrimi ile erkeklerde fesin yerini şapka almış, kadınlarda ise çarşaf ve peçe yasaklanmıştı.

Büyük kentlerde bu reformlar halkın büyük katılımıyla hızla gerçekleşiyordu. Şen Şapka’nın gördüğü büyük ilginin altında yatan gerçek neden işte buydu”5 Otuzlu yıllarda Kemalist adab-ı muaşerete uymak için katılınması gereken davetlere de şapka ile gitme zorunluluğu vardı. Bu yıllarda Şen Şapka çabuk ve ucuz şapkalarla bu devrimi yaygınlaştırmada önemli bir misyon yüklenmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın hemşiresi Makbule Hanım da Şen Şapka’dan bir düzineye yakın şapka almış başka siparişler de vermiştir.

Şen Şapka da sermaye birikimini oluşturan Vitali Hakko ikinci dünya savaşı yıllarından sonra başka alanlara da yönelmek gerektiğinin farkına varır. Bu arada ikinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı sıkıntılarda anılarına yansır. 1941 senesinin Mayıs ayında CHP hükümeti gizli bir karar aldı. Karar uyarınca silahlı kuvvetler tüm ülkeyi kapsayan bir arama yapacak, kontrollerde gayrı müslim olduğu anlaşılan yurttaşlar ihtiyati olarak silah altına alınacaklardı. Öyle de oldu. Özellikle büyük şehirlerde yapılan kontrollerde gayrimüslim azınlıklar sorgusuz sualsiz gözaltına alınıyor, Yakınlarına haber vermesi dahi beklenmeden trenlere bindirilerek, yurdun çeşitli yerlerine gönderiliyorlardı. Resmi açıklama azınlıkların askere alındığı yönündeydi ancak silah altına alınanlar gittikleri yerlerde farklı bir manzarayla karşılaştılar. Tarihe “20 kura ihtiyatlar olayı” olarak geçen gayrimüslimlerin silah altına alınması kararı verildiğinde, Vitali Hakko seferberlik uyarınca ikinci kez yaptığı yedek subaylıktan henüz terhis olmuş, “Şen Şapka” adıyla ünlenen mağazasının işleriyle yeniden meşgul olmaya başlamıştı.

Vitali Hakko o günleri şöyle anlatıyor; “Polisler mağazamıza gelip 'Vitali sen misin” dediler. 'Evet' deyince koluma girip 'Haydi orduya' dediler. Ben bir yanlışlık olduğunu ordudan henüz geldiğimi söylemeye çalışıyordum ama meğer yanılan benmişim. Yaş-baş gözetmeden birkaç sınıf birden silah altına alındık. Aramızda Müslüman Türk vatandaşlarının olmayışı endişelerimizi artırıyordu. Trenlerde ak saçlı altmış yaşında Rumlar, Ermeniler, Museviler vardı. Bu insanlar kaderlerine ağlıyorlardı.”6

Hakko ve beraberindekilerin ilk durağı Selimiye Kışlası'ydı. Daha sonra kendisi gibi azınlıklarla birlikte Haydarpaşa'dan kalkan trenle Kandıra'nın yolunu tuttu. İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında Almanya'ya savaş ilan etmemiş bir ülkenin azınlık yurttaşları olarak hepsi korku içindeydi. Götürüldükleri çalışma kamplarında her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimilerine göre Hitler Trakya sınırına dayanmıştı, kimilerine göre ise Kafkasya üzerinden saldıracaktı. Bu savaşın sonunu biz göremeyiz diyenler, Doğu Avrupa'daki “pogrom” uygulaması Hitler sınırları aşınca burada da yaşanacak diyenler… Hakko, otobiyografisinde yine de umudunu kaybetmemeye çalıştığını yazıyor. Nitekim Hakko'nun umut ettiği gibi oluyor ve ne Hitler Türkiye'ye saldırıyor, ne de hükümet azınlıklara “pogrom” uyguluyor. Yaklaşık iki yıl sonra Vitali Hakko ve gayrimüslim azınlıklar anlam veremedikleri uygulamanın ardından evlerine geri dönüyor. Silah altına alınanlara “beş düğmeli” diye tabir edilen ve bir söylentiye göre 1939'daki deprem nedeniyle Yunanistan'dan hediye edilen çöpçü üniformaları dağıtılmıştı. Yaptırılan işler de askerlik hizmetinden bir hayli uzaktı. Azınlıklar, Zonguldak'taki tünel inşaatı, Ankara'daki Gençlik Parkı'nın yapılması, Afyon, Kütahya gibi illerde yol yapım işlerinde çalıştırılmıştı.

20 kura olayının etkisi henüz geçmişti ki ülkenin üzerinde yeniden kara bulutlar dolaşmaya başladı. Vitali Hakko'ya “beterin beteri” dedirten bu kara bulut Varlık Vergisi'ydi. Tüm varlığının yarısı kadar vergi tahakkuk ettirilen Hakko, şaşkınlık ve panik içinde bulunan ailesini rahatlatmak için yalan söylemek zorunda kalmış. “Sakın kimseye söylemeyin, galiba bizi unuttular” diyerek evinden çıkan Hakko Anadolu'daki müşterilerinden borç para aramakta bulmuş çareyi. Eskişehir ve Ankara'daki Müslüman Türk müşterilerine durumunu anlatan Hakko'ya yardım etmek için herkes elinden gelene yapmış ama en büyük yardımı Ankara'daki Anafartalar Caddesi'nde şapka satan bir “Hacıbaba'dan” görmüş. Hakko yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Hacı olduğu için herkes ona Hacıbaba derdi. Bana bir bardak çay ikram etti. Bana 'olanları duydum, Allah büyüktür üzülme' dedi. Biraz konuştuk. Çıkarken cebime bir zarf koydu. Şaşkın bakışlarım karşısında, 'Haydi şimdi git, Göreceksin Allah büyüktür, üzülme' dedi yeniden. Dükkandan çıkıp zarfı açtığımda bize biçilen verginin beşte biri tutarında banknot saydım ve gözyaşlarımı tutamadım. Hacıbaba gibi insanlar olduğuna göre Allah büyüktü ve bu badireyi atlatacaktık.”7

 Şapkanın yerini eşarbın alacağını fark eden Vitali Hakko Şen Şapka’yı unutup, Vitali’nin V’sini, kardeşi Albert’in A’sını alıp VA yapma kararı alır. Bunu da soyadıyla birleştirerek VAKKO’yu kurarlar. Bu marka ile başörtüsü üretirler. Ama onlar, bunun yerine alafranga adını kullanarak eşarp derler. Çok geçmeden nasıl Şen Şapka kadın şapkasıyla özdeşleşmişse, eşarp da Vakko markasıyla özdeşleşir. Ham ipeğin emprimeye dönüştürülmesi için Fransa'ya gönderildiği o yıllarda, Anadolu pamuklusundan, Bursa ipeklisinden, o güne kadar görülmemiş eşarplar yaratmaya koyuldu. Başta Bedri Rahmi Eyüboğlu olmak üzere ünlü sanatçılarla işbirliği yapıp onların desenlerini eşarplara yansıttı. Sürekli olarak modadaki gelişmeleri takip eden Vitali Hakko çalışma hayatında kadınların daha aktif hale geleceği düşüncesinden hareketle ellili yıllardan sonra hazır giyim, rop, etek, ceket, tayyör gibi alanlara yönelerek uzun yıllar bu alanda rakipsiz olarak üretim yapar. Beyoğlu mağazasının açılışından önce Taksim Belediye Gazinosu’nda ilk defilesini yapan Vakko defile sonrasında seyircilerin neleri beğendiklerini öğrenmek için anket kağıtları dağıtır.1981 yılının UNESCO tarafından Atatürk Yılı ilan edilmesi üzerine sanat danışmanı Ferit Edgü ile Anadolu Güneşi adlı bir etkinlik gerçekleştirir Vakko. Çeşitli Avrupa başkentlerinde gerçekleştirilen bu etkinlikler o dönemin gazetelerinde övüle övüle anlatılır.

Vitali Hakko, Hayatım Vakko’da Türkiye’deki modernleşme süreci ile sermaye oluşum süreci arasındaki irtibatı kendi yaşam deneyimi üzerinden bir yorumunu sunar. Bunun yanında İkinci Dünya Savaşı yıllarında azınlıklara yönelik CHP yönetiminin uyguladığı politikalara ilişkin ipuçları da vardır. Tarihin ara sokakları olarak anılan hatıratların özellikle sosyal tarihin nasıl biçimlendirildiğini anlamak bakımından bize önemli ip uçları sunduğu ortadadır. Sözü Hayatım Vakko’dan iki alıntıyla bağlayalım. “Rastlantılar tüm insanların hayatında bir rol oynar. İyi ya da kötü. Önemli olan bu rastlantılardan yararlanmasını bilmektir.” “Biz Vakko olarak varoluşumuzu Mustafa Kemal Atatürk’ün Batılılaşma süreci içinde yer alan kıyafet devrimlerine borçluyuz.”

 

Dipnotlar

1. M. Kemal Atatürk, Nutuk, C.II. (1920-1927), Hazırlayan: Zeynep Korkmaz, Ankara, 1981, s.605.

2. Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Yurt Yayınları, Ankara, 1981, s.150-151.

3. Vitali Hakko, Hayatım Vakko, Orkide Matbaası, İstanbul, 2004, s.58

4. Vitali Hakko, a.g.e, s.70

5. Vitali Hakko,  a.g.e, s.71

6. Vitali Hakko, a.g.e, s.88

7. Vitali Hakko, a.g.e, s.99

YAZIYA YORUM KAT