1. YAZARLAR

  2. Leyla İpekçi

  3. ‘Hayalî’ dava, ‘sözde’ adalet
Leyla İpekçi

Leyla İpekçi

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Hayalî’ dava, ‘sözde’ adalet

A+A-

Eşitsizlikleri gidermek adına adaletsizliğe göz yumabiliyor, siyasi yandaşlıklar pahasına haksız ölümler karşısında dilsizleşebiliyoruz. Operasyonların sürmesi için kaldırdığımız eli, meclis içi diyalogların sürmesi için karşımızdakine bir türlü uzatmamayı marifet sayıyoruz.

Neden böyleyiz? Nedir bizi böylesine her hak mücadelesinde biraz daha hakikat olgusundan uzaklaştıran, koparan?

Yazımı yazarken bir yandan da şu mealde sözler duyuyorum ekranda: “Saygın insanlarımıza iftira atılıyor, Ergenekon yargılanması adil yapılamayacak çünkü mahkemenin fiziki koşulları, tuvalet koşulları bile yetersiz. Teknik imkânsızlıklar yüzünden davaya daha ilk günden gölge düşmüştür” vesaire.

Silivri’deki mahkeme önünde kalpaklı Atatürk pankartları taşıyan genç hanımları izliyorum. Tutuksuz yargılananlar demeç verirken Türk bayrakları, Kıbrıs bayrakları, Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin sloganları, hükümete verip veriştirenlerin haykırışları karşısında iyice teslim alınıyor aklım. Ergenekon davasında yargılananların yargılanmalarını bile vatana bir ihanet olduğunu düşüneceğim neredeyse.

Davanın neden açıldığını, yargılananların neyle suçlandığını, iddianamedeki ithamların ciddiyetini bilmeyen biri için bu bayrak seli ve bu son derece siyasi sloganlar karşısında gördüklerini hakikatin tamamı sanmak yeterli olabilir bir kez daha.

Bütün bu süslü propaganda, davanın ciddi iddialarından çok ama çok daha somut ve daha gösterişli bir kez daha. Mikrofonlara konuşanlar da saptırılmış sözlerle halkın belleğini iyice hadım ediyorlar. Sözgelimi bu davanın savcısından bir siyasi partinin savcısı olarak söz etmeleri kimsenin tepkisine neden olmuyor artık. Ümraniye bombaları veya Danıştay saldırısının kanlı izdüşümleri unutturuluyor yine.

Bir siyasi parti liderinin dava avukatlığına soyunan sözleri hiç hatırlatılmadan bir başbakanın ona verdiği yanıt bu davanın siyasileşmesine kanıt olarak kullanılıyor ekranda. Meşrulaşıyor siyasi salvolar. Hiçbir siyasi partiye bir bağlılığım olmamasına rağmen sakince izleyemez oluyorum.

Tam bu sırada, bütün bu çıkarsamalardan yola çıkan kimi siyasetçi ve gazeteciler koro halinde bu davayı daha baştan hayalî bir dava olarak telaffuz etmeye başlıyorlar. Israrla. Sözde saldırılar, hayalî cinayetler ülkesindeyiz hep.

Dayanamayıp adalet duygumun zedelendiğinden dem vuracak olsam, siyasi yaftalamalar başlayacak derhal. İnsan, kendisini canından bezdirecek her türlü iftira karşısında nasıl sağlam durur, bunu öğrendim en azından: Gözlerini baktığı yerden kaçırmayarak.

İnsan kendi gözlerine hiçbir zaman bir yansıma olmadan (mesela ayna olmadan) bakamaz. Böylesine eksik bir bakış ile kendi hakikatimizin tamamını kuşatma imkânımız var mıdır diye sormuştum bir yazımda. Yoksa hakikate hepimizin birer yansıma olduğumuzu kavradıkça mı yaklaşırız?

Şunu söylemeye çalışıyorum: Kendimize bakamayan gözlerimizde ne olduğunu bize gösterecek olan bizzat bizim baktıklarımızdadır. Ancak böyle yaptığımızda, bu ‘yansıma’nın ne anlama geldiğini duyumsayabiliriz. Gerçeğin sureti bile bir o kadar gerçek olabiliyor çünkü hayatta.

Ötekini görme biçimlerimiz kendimizi görme imkânımızdan daha fazla olmasına rağmen, savunduklarımızın kayıtsız şartsız doğrulanması adına pişkinlikle daraltıyoruz olaylara bakışımızı. Bizzat kendi algımızı kutsallaştırmak, hakikat ile aramızdaki en kalın perdeye dönüştürüyor varlığımızı.

Hayat da eksiliyor. Sevinçler ve acılar da. Sözde katliamlar, sözde faili meçhuller, hayalî uyuşturucu kaçaklığı, hayalî hortumlar yaşıyoruz. Kendimize bakamayan gözlerimiz, başkalarının gerçekliğine çok daha fazla kör kalabiliyor çünkü.

İnsandaki adalet duygusu her türlü kimlikten, sınıftan, siyasetten, köken veya ideolojiden ötede olmadıkça, bütün bu boyutları kuşatmadıkça: Kendine bakamayan gözleriyle başkalarının haklılığını teslim etmesi de kolay olmuyor sanırım.

Kendimize kör kalmamızın ve yine de bunun farkına varmayışımızın en görünür yansıması her koşulda haklı olduğumuz yanılgısıdır. Yani kendine bakamayan gözlerinde kendini göklere çıkarmasıdır insanın.

Bizi iktidar hırsından ve tahakküme olan eğilimimizden vazgeçirecek olan ise kendimize bakamadığımız gözün gerçeğidir biraz da. O yüzden neye ayna tuttuğumuzu iyi belirlememiz gerek. Mahkeme salonunda da, dışarıda da. Sözde adaletle yetinerek hayatın hakikatlerine değemiyoruz zira.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT