1. YAZARLAR

  2. Ayşe Böhürler

  3. Havlama hürriyeti
Ayşe Böhürler

Ayşe Böhürler

Yazarın Tüm Yazıları >

Havlama hürriyeti

A+A-

Bu tanımlamayı Mısır'da kadın konusunda yaptığım çekimler esnasında, aynı zamanda doktor olan bir insan hakları aktivistinden duymuştum.

Magda her türlü riski göze alarak söylemişti bu cümleyi. Çünkü Mısır'da devletin kulağının olmadığı hiç bir yer yoktu. Orada çekim yaptığımız 10 gün boyunca Magda dışında muhalif fikirlerini seslendirebilen tek bir kişiye dahi rastlayamadık.

Tüm çekimlerimizde yanımızda durup devlete rapor veren devlet görevlisi, doğal olarak röportaj yapılan kişileri etkiliyordu. Mısır'da çekim yaptığımız süre içinde yanımızdaki görevliye aldırmadan sorularımızı yanıtlayan tek kişi o oldu. Ortadaki optimist röportajların perdelediği gerçek bilgilere onunla ulaştık.

Şimdi televizyonda özellikle kadınların başı çektiği muhalif ayaklanmaları seyrederken hep Magda'nın sözleri geliyor aklıma. "Maalesef toplumumuzda serbest bırakılan, kısıtlama getirilmeyen tek şey "havlama hürriyetidir". Bu lafı kullandığım için özür diliyorum. Sen toplumun sorunlarını her fırsatta dile getiriyorsun ama maalesef değişen bir şey olmuyor. Sanki hükümetimiz kör, sağır ve dilsiz. Toplumun bütün karşı çıkışlarına rağmen ne isterse onu yapıyor. Sayısını bilemediğimiz kadar çok parti var ama her alanda bu partilere kısıtlama getiriliyor, birçok gazete var ama yazma özgürlüğü kısıtlı."

...

Sadece Mısır'da değil Tunus'ta, Yemen'de, Arap dünyasında yapılan tüm gösterilerde ön planda hep kadınlar var. Gösteriler başlatan, coşturan, mikrofonlara canhıraş konuşan sokaklara çıkmış kadınlar var. Üstelik sadece sokaklarda değil sosyal medya ağlarının içinde de varlar. Daha geçen yıl Mısır'a gittiğimde bir iş yerinde yapılan direnişi kendi bloğunda haberleştirdi diye 17 yaşında bir genç kızın 15 gün gözaltına alındığını dinlemiştim.

2005'ten beri yakın takip ettiğim İslam dünyasında, kadınlar Arap ülkelerindeki özgürlük hareketlerinin motor gücü haline geldiler; çünkü toplumdaki her türlü şiddet ve yoksulluk onlara iki katı artarak yansıyordu. Maruz kaldıkları baskı arttıkça direnme güçleri de artıyordu.

Tunus ve Mısır'daki, Yemen'deki olayları hep onların sesleri ile izledim.

Sözde farklı ama özde aynı iki ülkede de yönetimler muhaliflerini yok etmeye çalışırken, toplumlarındaki dini kimlikleri karşılarına almışlar, şiddet ile bastırma, şekillendirme süreçlerini yaparken bir taraftan da kendilerini "İslam'ın davetçisi ülke" olarak tanıtmışlardı. Bu ikiyüzlü tutumun toplumda sebep olduğu travmaya ise kör sağır kaldılar. Magda, baskının ve şiddetin Mısır toplumunda oluşturduğu travmaları şöyle anlatıyordu;

"Doktor olarak çalışmaya başladıktan sonra toplumda daha büyük sorunlar olduğunu gördük. Bu durum halkın çoğunda sıkıntı, üzüntü, psikolojik sorunlar ortaya çıkmasına neden olmuştu. Topluma ayak uyduramama, toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler göstermeye başlamıştı. Toplumumuzda hemen hemen herkeste bu belirtiler vardı. Çünkü toplumumuz birçok şiddete maruz kalmıştı. Şiddeti yapanlar ise polisler ve askerlerdi ve hapishanelerde de birçok eziyet şekillerine rastlanıyordu. Halkın istediği, onunla ilgili konularda ya da devletin siyasi gidişatı konusunda görüşünün alınması idi. (Duvarların Arkasında /Timaş yayınları S:191-194)

Mısır'da sokakta yaptığınız röportajlarda bile "Allah Mübarek'ten razı olsun" diye konuşmaya başlayıp, ona medhü senalar düzen insanların kayıtları hala arşivimde. Çünkü halk herkesin aynı zamanda istihbaratçı olma ihtimali olduğunu bilir.

Geçen yıl Obama'nın Kahire konuşması için Mısır'a gittiğimde, bu sıkı kontrol mekanizmasının biraz daha yumuşadığını ama çok değişmediğini görmüştüm. Öyle ki Obama'nın Kahire'de bulunduğu saatlerde şehre yoksul insanların girişi engellenmişti. Obama sakin, gerçek Kahire'yi değil film için platolaştırılmış halini görmüştü.

LOCADAN

Muhalif dostlarımın eleştirilerine katılmasam da hep dinledim. Çünkü dostluğun temeli siyasi fikirlerimiz değil ortak değerlerdi. Ancak onları dinlerken vicdan, vefa ve adalet duygularından uzaklaştıklarını görünce "acaba yanılıyor muyum?" demekten kendimi alamıyorum. Kemalistlerin ve ordunun gazabını en çok çektikleri dönemlerde muhafazakâr medyanın kısıtlı imkânları içinde onlara gösterdiğimiz ilgi ve alakadan, onlara özel açılan kocaman kapılardan, bir dirhem bile bahis etmediklerini görünce, "hangi adaletli bakış" demekten kendimi alamıyorum. Üstelik bu bir dirhemlik bile bahse değer görülmeyen işler, on yıldan fazla sürmüşse, üstelik ayrılma nedenleri içinde çoğu zaman kendi koşulları olmuşsa "muhafazakârlar beni işten çıkarttı" sözleri inandırıcılık taşıyamıyor. İspatı kolay; muhalif isimleri Google'a girin ve bakın, son 10 yıl en fazla hangi televizyon ve gazetelerde yer bulmuşlar. İki tarafı da iyi bilenler olarak, kutuplaşmayı körükleyenlerin değil, uzlaşmayı sağlayanların başında gelmeleri gerekirken...

Muhalif fikirlerimizi seslendirirken adaletten uzaklaşarak adalet bulamayız.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT