Hatadan dönmek de irfandır da; Basra harâb olmadan..

09.09.2011 23:44

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

İran, Suriye’yle ilgili yeni bir tavır ve siyaset mi geliştiriyor?

İİC’nin, son 8-9 aydır hemen bütün arab diyarlarını derinden etkileyen ve ‘Arab Baharı’ diye anılan, nice 20-3-40 yıllık rejimlerin çökmesiyle sonuçlanan büyük sosyo-politik çalkantıya, bir bütün olarak, halkların İslamî ve inqılabçı uyanışı olarak alkış tutarken, Suriye konusunda, çok farklı bir tavır takınması ve buradaki halk kitlelerini, empereyalistlerin tahrik ettiği odakların aldanışına gelmiş olmakla suçlaması, çoğu müslüman çevreleri halklar arasında derin tartışmalara vesile oldu..

Bunu bizzat İran’lı inqılabçı müslümanlar da yakından hissediyorlardı.. Çünkü, önceleri, İran’lı olduklarını söylediklerinde, İİC’nin emperyalizm karşısındaki direnişini övgüyle karşılayanlar, son aylarda, İran’lı muhatablarına, hemen İİC’nin Suriye konusunda takındığı tavrın anlaşılmaz ve sağlıksız olduğu şeklinde görüşler ve hattâ sert eleştiriler dile getiriyorlardı.. Bazıları ise, daha da ileri giderek, bu desteklemeyi, İİC’nin yanlış bir stratejik hesab üzerine kurduğu şeklindeki görüşlerden de ileri taşıyor ve Suriye’de 41 küsur yıldır kanlı bir diktatörlükle tahakkümünü sürdürmekte olan (baba Hâfız ve oğul Beşşâr) Esed Hânedânı’nın, bu ülkede yüzde 11 civarında oldukları kabul edilen ve Nusayrî alevîleri denilen bir sosyolojik tabana oturduğundan hareketle; bu dayanışmanın, özü itibariyle iki tarafın da ‘alevî’ olmasıyla izaha kalkışıyorlardı..

Halbuki, şiî müslümanların ‘alevî’ teriminden anladıkları ile, gerek Nusayrîlerin, gerekse Anadolu’daki (caferî-şiî müslümanlar dışındaki) büyük alevî kitlelerinin anladıkları arasında derin aqîdevî uçurumlar bulunmaktaydı.. Ama, genelde İslamî cenahta yer aldıkları kabul edilen bazı kalemler bile, konuyu ısrarla, varolduğunu zannettikleri -gerçekte ise asla olmayan- bir mezhebî yakınlık temeline dayandırmaya çalışıyorlar ve ‘şiî-alevî dayanışması’  şeklinde değerlendiriyorlardı.. Halbuki, -bu satırların sahibinin de ısrarla belirttiği üzere,- İİC’nin tavrı, (elbette doğruluğu-yanlışlığı tartışılabilecek) stratejik bir gerekliliğe dayandırılıyordu.. Hattâ, bu yolda, İİC, Irak’da Saddam liderliğindeki Baas ideoloji ve  partisine karşı 30 yıl boyunca çetin mücadeleler vermiş bir müslüman olarak bilinen Başbakan Mâlikî’yi de  zorlayarak, Suriye’deki Baas rejimini desteklemeye râzı etmiş, böylece, İran- Irak- Suriye hattı boyunca, Türkiye’nin güneyinde, Akdeniz’e uzanan bir coğrafî şerit oluşmuştu.

Nitekim, bunu bazıları da Türkiye’nin eski Osmanlı hinterlandında, özellikle de Arab dünyası üzerinde, politik destekleri de olan yeni bir sosyo-kültürel Osmanlı şemsiyesi oluşturulması hedefine karşı bir sed çekme olarak bile görmüşlerdi..

*

Derken..

İİC’nin bu son zamanlarda, Suriye’ye karşı daha temkinli ve eleştirel yaklaşmaya başladığı görülmekte.. T.C.’nin aylarca önceden beri Beşşar Esed rejimine yaptığı tavsiyelerin benzerini, şimdi  İİC makamları da Suriye rejimine karşı yüksek sesle dile getirmekte.. Nitekim, Ahmedînejad, Portekiz televizyonunda 7 Eylûl günü yayınlanan mülâkatında, ‘Beşşar Yönetimi’nin, muhaliflerle görüşmesi gerektiğini ve bu konuda bölge ülkelerinin de Suriye’ye yardımcı olabileceklerini ‘söylüyordu.

Bu, çok önemli bir tavır değişikliğini gösteriyordu..

*

Stratejik maslahat, zulme gözyumulmasına vesile olmalı mı ve mezhebî yaklaşımlar ne kadar sağlıklı?

Daha da önemlisi, İİC.’de en üst kurum olan Rehberlik Makamı’nı gözeten bir ulemâ kuruluşu  Faqihler Meclisi‘nin /(Meclis-i Khubregân’ın) 7 Eylûl günü yapılan yıllık toplantısı sonunda yayınlanan sonuç bildirisi hazırlanırken, (İran medyasında yer alan haberlere göre)  çeşitli konular meyanında, Bahreyn ve Suriye’deki gelişmelere de değiniliyor ve bu ülkelerdeki gelişmelere başka ülkelerin müdahale etmemesi-karışmaması çağrısında bulunuluyordu ki, tam o sırada, Yargı Gücü Başkanı Sâdıq Laricanî, Suriye’nin metinden çıkarılmasını, oradaki durumun daha başka özellikler taşıdığını dile getiriyor ve bu hususta leh ve aleydeki görüşler dinlendikten sonra, Suriye metinden çıkarılıyordu.. Bu arada, İran medyasında da, Suriye’de olup bitenler üzerine, görgü şahidlerinin dilinden bazı korkunç cinayetler topluma az da olsa aktarılmaya, duyurulmaya başlanıyordu.. (Bahreyn konusunda ise, İİC. konuya halkın ekseriyetinin şiî olmasından hereketle, mezhebî bir ilgi göstermek açısından  sağlıksız bir çizgi izlemiştir.. Hattâ, o kadar ki, Keyhan gibi büyük ve de Rehber’e doğrudan bağlı gazeteler bile,  -müslüman halka ve mazlum halka yapılanlara İran sessiz kalmıyacaktır..’ gibi bir söz söylemek yerine- ‘İran, Bahreyn şiîlerini koruyacaktır!’ gibi beyanları kocaman manşetlerle duyurduğu halde, Suûdî rejiminin gelip Bahreyn’deki göstericileri kanla bastırması karşısında hiçbir şey yapılamamıştır..)

Suriye’de ise, neyin nasıl olacağı henüz de mechûl..

Herkes, stratejik hesablarını düşünerek, hareket ediyor..

Emperyalist dünya da, ‘Esed gidip de, İslamî bir rejim gelir mi?’ korkusunda.. Nitekim, Amerikan emperyalizmi, Esed’in gitmesinden ziyade, yerine nasıl bir hükûmetin geleceği hesabının yapılmasını, önce bu meselenin halledilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir..

Çünkü, yüzde 80’i sünnî müslüman olan bu ülkede,  40 küsur yıllık Baas rejimi ve ideolojine göre şekillenmiş yönetim mekanizması çökecek olursa, geride hiçbir şekilli muhalefet yok.. ‘İkhvan-ul’Muslimiyn (Müslüman Kardeşler) Teşkilatı’nın üyeleri ise, bu üyelikten dolayı idâm cezasıyla takib olunduklarından, henüz de açığa çıkmış değiller..

Ve Türkiye makamları, artık açıkça, Suriye’ye güvenlerinin kalmadığını belirtmekteler.. Nitekim, Abdullah Gül, bunu açıkça ifade etmiştir.. Tayyîb Erdoğan da, Esed’in, ‘Biz teröristlere, elinde silah olanlara karşı mücadele ediyoruz..’ gerekçesine, ‘Eli silahlı kişileri belirleyip, Lazkiye’den, şehrin üzerine savaş gemileriyle top ateşi açarak mı mücadele ediyorsun? Kanla gelen, kanla gider..’ gibi keskin ifadeler kullanmaktadır..

Yani, Türkiye açısından, Esed rejimi gitmeyecek olursa, münasebetler en alt seviyeye düşmüş olacaktır..

Esasen, CHP’den bir heyetin Şam’a gitmesi ve Beşşar Esed’le görüşmesi sırasında, Esed, Türkiye’den dostça bir muamele görmediğini, kırgınlık içinde olduğunu hissettirmiştir.

(CHP heyetinin, ‘Biz gittiğimiz yerlerde bir çatışma emaresi görmedik..’  diyerek, Esed rejimini temize çıkarmaya çalışmasının tutarsızlığı bir yana, AK Parti’den Genel Başkan Yard. (ve eski Eğitim Bakanı) Huseyn Çelik’in,  Kılıçdaroğlu’nunu Esed rejimini temize çıkarmaya çalışması karşısında, ikisi arasındaki mezhebî yakınlığa işaret etmesi, son derece tehlikeli ve tutarsız bir yaklaşım idi..

Yazık ki, keskin İslamî yayınlar yaptığı farzolunan bir gazetenin yönetiminde de etkili olan Ali isimli bir yazar da, kamu yönetiminde vazife alan nicelerinin isimlerinin Ali,  veya Ali Rıza veya Haydar vs.. olmasının altında buzağı aramaya başladığının işaretlerini veriyordu, 7 Eylûl tarihli yazısında..

Bu işler işte böyle, küçük küçük başlıyor ve sonra...)

Bu arada, İran’ın, PKK’nın İran’daki uzantısı olan PEJAK teröristlerine karşı giriştiği yoğun temizlik operasyonu çetin şekilde devam ediyor.. Nitekim, 9 Eylûl günü, açıklanan rakamlara göre, -birisi general olmak üzere-10 İran askeri daha öldürülmüş bulunuyor.. Elbette karşı taraf da ağır kayıplar veriyor.. İran kuvvetlerinin, sınırlarına hemen bitişik olan Kandil Dağı yöresine sık sık operasyon düzenlemesi de etkili oluyor ki, PEJAK, geçtiğimiz günlerde, tek taraflı olarak ‘ateş-kes ilan ettiğini’ açıkladı.. Bu, onların oldukça güç duruma düştüğünün işareti idi.. Ancak, İran İnqılab Muhafızları Ordusu,  böyle bir ‘ateş-kes’i kabul etmiyeceğini, silahlarını alıp İran’dan çekilip gitmedikçe, operasyonların devam edeceğini bildiriyordu..

PEJAK ve PKK konusunda, Türkiye ve İran’ın geçmişte olmayan şekilde sıkı bir işbirliği yaptığı da gözleniyor.. Tabiatiyle, İran’ın Kandil Dağı’na yaptığı saldırılar, Türkiye’nin 150 km. kadar uzağında olan bu bölgeye yapmakta zorlandığı operasyonların getireceği faydadan daha fazlasını veriyor..

Bu arada, Irak rejimi de, Kandil çevresindeki yüzlerce köyü boşaltarak, onları daha başka yerlere taşıma kararı almış bulunuyor.. Böylelikle,  Türkiye’nin hava bombardımanlarında, ‘sivillerin zarar görmesi’ ihtimalini gidermeye çalışıyor ve Barzanî de, ‘kürdlerin savaş yoluyla elde edecekleri bir şey olmadığını’, hatırlatıyor ve ‘Kandil Dağı, PKK’nın değil, Irak’ın malıdır, oradan çekilmelidir..’ noktasına kadar gelmiş bulunuyor..

Bu yaklaşım, 9 Eylûl günü, Irak Kürdistanı eyalet yönetiminin başkanı Mes’ud Barzanî ve Irak Başkanı Malikî’nin Tahran’a yapacakları ziyarette de problem çözücü bir rol oynayabilir.. Barzanî’nin, BDP’nin de Türkiye Meclisi’ne dönmesi tavsiyesinde bulunması da dikkat çekici.. BDP ise, -türkçülüğe karşı kaçınılmaz olarak ortaya çıkan kürdçü tepkilerin geliştirdiği- psikolojik kopma duygusunu giderek yaygınlaştırmaya ve Arab dünyasındaki karışıklıklarda olduğu gibi,  dünyadaki şartlar müsaid olursa, İran, Irak, Türkiye ve Suriye’de, 4 ülke üzerinde bulunan milyonlarca kürd kitleleri adına, bir uluslararası müdahale imkanının doğup doğmayacağının hesabını yapıyor noktasında olduklarının işaretlerini, tehdid dolu söz ve davranışlarıyla ortaya koyuyor..

*

Libya’da, ‘bir haşereye başka haşereler musallat oldu..’ Halk kurtulacak mı, onu da gelecekte göreceğiz..

 Libya’da, 42 yıllık Gaddafî rejimi, 7 aylık kanlı bir direnişten sonra çökmüş gözüküyor..

Gaddafî, 42 yıl boyunca Libya’yı biraz ma’mûr hale getirdi idiyse, onların herbirisi de bu çetin direniş sırasında yeniden virâneye döndü..

Ama, bu çöküş, elbette el kaşığıyla çorba içmek gibi oldu.. Çünkü, NATO güçleri olmasaydı, bu rejimin muhalif güçlerce çökertilmesinin pek öyle kolayca gerçekleştirilemiyeceği de ortaya çıktı..

‘Bir haşereye başka haşereler de musallat oldu’ da, Gaddafî’nin acaib rejimi çökertildi.. Müslüman halkın bu çöküşten istifade edip kurtulup kurtulamıyacağını ise, gelecek gösterecek.. ‘Bir halk, kendi halini değiştirmedikçe, Allah onların halini değiştirmez..’

Gaddafî’nin, gizlendiği yerlerden, yaptığı direniş çağrılarında, hep, İslamî ıstılahattan, terminolojiden bol bol istifade ediyor.. Böyle zamanlarda, sadece o mu, hemen bütün mücadele adamları, kitleleri arkalarından sürükleyebilmek için aynı taktikten faydalanmıyor mu ve böyle durumlarda da, samimî olanla, riyakâr olanın ayırdedilmesinin daha bir müşkül olduğu tablolar ortaya çıkmıyor mu?

Unutmayalım ki, Bosna Trajedisi yaşanırken, Sırbistan’ın ve Miloşeviç’in bütün cinayetlerine destek çıkan da Gaddafî idi..

(Haa, bazıları da, Türkiye’nin 1974’deki Kıbrıs Çıkarması sırasında, NATO tkendi silah sistematiğinin kullanılmasına izin vermeyince, Gaddafî’nin Türkiye’ye kendi silahlarını sunduğunu hatırlatabilirler.. Evet, bir takım stratejik maslahat ve menfaatler için, bu gibi atraksiyonlar,  devletlerin siyasetlerinde hep olageliyor ve idealist olanlar da bu acı realite karşısında şapa oturuyor, şaşırıp kalabiliyorlar..)

Emperyalist güçler elbette, ‘Kedi, fareyi, Allah rızası için değil, tabiî fıtratı gereği yer..’ meselinde olduğu üzere, Libya’yı yağmalayacaklardır..

Esasen, Gaddafî de, artık yıkılacağının korkusuna kapılınca, ‘Geliniz, petrol de dahil her konuyu görüşelim, anlaşırız..’ mesajı vermemiş miydi..

Ve şimdi İngiltere, Gaddafî ve ailesine aid, ingiliz bankalarındaki 80 milyar doların, dondurulduğunu açıklıyor.

B.Amerika ise, Gaddafî ve ailesinin Amerikan bankalarındaki hesabının 30 milyar dolar olduğunu ve dondurulduğunu açıkladı..

7 Eylûl günü de Belçika, kendi bankalarındaki Gaddafî ve ailesine aid hesabların 14 milyar Euro olduğunu ve dondurulduğunu açıklıyordu..

Fransa, İtalya, İsviçre bankaları ise, henüz ellerindeki rakamları açıklamadılar..

Dahası, ortaya çıkan belgeler gösteriyor ki, Amerika ve İngiltere, hele de 11 Eylûl 2011 sonrasında, ‘radikal İslamcı’ diye tanımladıkları kimseleri yakalayıp Gaddafî’ye teslim etmişler.. O da, onları öldürtmüş veya zindanlarında çürütmüş..

O döneme aid, korkunç zindanlar ve toplu mezarlar birer-ikişer ortaya çıkıyor.. oralarda yıllarca kalanların anlattıkları ise, inanılacak gibi değil.. 12 Eylûl 1980 sonrasında Diyarbakır Cezaevi üzerine anlatılan korkunç zulümler gibi..

Yıkılan rejimlerin aleyhinde bir takım suçlamalar gelişigüzel de dile getirilebilir elbette.. Ama, unutmayalım ki, hele de 1992’lerde Cezayir’de Abbas Medenî liderliğindeki İslamî Selamet Cebhesi’nin seçimleri kazanmasını takiben, laik generallerin ülke yönetimine elkoyması ve seçimleri kanundışı ilan etmesinden sonraki dönemde, Gaddafî, Batı dünyasının liderlerine yaptığı çağrılarda, ‘Benim kıymetimi biliniz. Ben olmasam, bütün Kuzey Afrika, radikal İslamcıların eline geçer!’  demiyor muydu? Yani, bugün kendisine isnad olunan suçlamaların yalan olması ihtimali, doğru olması ihtimalinden çok daha zayıf.. Bunların hesabını ancak, kendisi verebilirse, o zaman durum daha net ortaya çıkabilir.. Ama, o şimdi  kimbilir nerede, bilinmiyor..

Gaddafî’nin Trablus’daki sarayının altında bulunan ve uzunluğu km.lerce olan tüneller ise, Gaddafî’yi kurtarmaya yetmemiş..

Geçen gün, bir Libya’lı, ‘Bize 42 yıl cesaret tavsiyesi yapan Gaddafî, şimdi bir gün olsun, cesaret göstersin de, gelsin halkın karşısına ve hesabını versin..’  diyordu..

Evet, o ‘delifişek’ bunu yapabilir mi?

*

Tayyîb Erdoğan’ın Mısır, Libya ve Tunus (ve de muhtemel Gazze) gezisi..

Tayyîb Erdoğan’ın Mısır, Libya ve Tunus bugünlerde yapacağı gezi, son derece önemli gözüküyor.. Hele, bir de Mısır’ın Refah şehri üzerinden Gazze’ye geçebilirse..

Özellikle Mısır’daki gösteriler başladığında, 30 yıldır iktidarda bulunan Husnî Mubarek’e, dünya liderleri arasında, ‘Halkının itirazına kulak ver, zulmetme, çekil..’ mesajını ilk veren isim olması açısından, Erdoğan, Mısır’a elbette ki çok farklı hava ile gidiyor..

Erdoğan, Libya’da da son derece dikkatli ve kademe kademe bir ihtarla, Gaddafî rejiminden uzak durmuştu.. Şimdi her ne kadar, başta Fransa olmak üzere, NATO’nun öteki leşkargaları, bu kanlı-irinli bünyeye çullanacaklardır, ama, onların, Libya halkının derunî itirazlarıyla karşılaşmaları ve bir daimî bir sempati bağı bulmaları neredeyse imkansız..

Ayrıca, her ne kadar, Mubarek Yönetimi’nin yerini alan Mareşal Tantavî  komutasındaki Mısır Ordusu, eski alışkanlıklarını sürdürmek istese bile, artık harekete geçmiş olmanın da tadını alan Mısır halkının Kahire’de Tahrir (Hurriyet) Meydanı’nda yüzbinler halinde toplanıvermesiyle hizaya giriyor ve ayrıca, Türkiye ile de, bu zamana kadar hiç olmadığı şekilde derin bir işbirliğine yönelme eğilimi içinde olduğu gözleniyor.

Böyle bir durumda, Tayyîb Erdoğan gibi bir ismin, Mısır halkının yanıbaşında olması, Mısır halkına çok daha  güçlü bir destek mesabesinde sayılabilir. Nitekim, şimdiden, İsrail rejimi de, bu geziden rahatsız olmaya başlamış görünmektedir..

Bu arada, Erdoğan’ın Mısır üzerinden, Refah şehri sınır kapısı üzerinden abluka altındaki Gazze’ye geçmek arzusunu belirtmesi, Gazze’lileri heyecanlandırmışa benziyor..

Ancaak, Gazze tarafından İsrail rejimininin kontrolündeki Fılistin’deki yerleşim bölgelerine bir Qassam füzesi atıldığı iddiasıyla, İsrail rejimimin Gazze’ye yeniden hava saldırıları yapmak istemesi ve bu gibi bir durumda ortaya çıkabilecek fevkalade hadiselerin Ortadoğu’daki tabloyu tamamen alt-üst edebilecek boyutlara ulaşması da mümkündür.. Bu bakımdan, Mısır yetkilileri, Gazze’ye geçisin sonuçlarını kabullenemiyeceklerini dile getirmiş bulunuyorlar..

Gerçi, CHP lideri Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı, ‘Arab Sokağı aracılığıyla populizm yapmak’la suçluyor, ama, bu gezinin, populizm veya basit ve içi boş bir gövde gösterisinden  çok öteye, Ortadoğu’daki sosyal, siyasî ve askerî güç dengelerini alt-edebilecek yeni yönelişlerin kapısını zorlayabileceği de gözden ırak tutulmamalıdır..

Elbette, Tayyîb Erdoğan, tam da İsrail’le bütün ilişkileri ve andlaşmaları askıya aldığını açıklamadan birkaç saat önce, Türkiye’nin, NATO’nun uzun zamandır istediği Füze Kalkanı sisteminin yerleştirilmesi mes’elesini kabullenmesi, ilginçtir..

Yani, İsrail’le böylesine bir sürtüşmeye girilirken ve bu durumun, İsrail’in baş hâmisi Amerika ve Avrupa Birliği’nde şok edici etkilerinin olacağı açıkken, Erdoğan böyle bir karar almakla NATO dünyasını tedirgin etmemeyi hesab etmiş olabilir.

Bu Füze Kalkanı projesinin Polonya’ya yerleştirilmek istenişine, Rusya, ‘Bu bana karşı..’  diyerek itiraz ettiğinde, Amerikan yetkilileri hedefin Rusya değil, İran olduğunu açıklamışlardı.. Şimdi ise, İran aleyhinde olduğu kesin olan bu sistemin Türkiye’ye yerleştirilmesinin izah edilecek tarafı yoktur..

Ancak, Türkiye’nin de, hem NATO içinde olması ve hem de, İsrail rejimiyle böyle bir sürtüşmeye girdiği bir anda, bu Füze Kalkanı sistemini, bir belâsavan siperi gibi kabullendiğini söyleyenler de kendilerine göre yorumlar yapmakta ve ‘Türkiye, gerektiğinde, İsrail’le ilişkilerini nasıl askıya aldıysa, Füze Kalkanı’nın İran’a karşı kullanılmak istenmesinde de, o zaman aynı tavrı tekrarlayabilir..1 Mart 2003’deki Meclis oylamasında sergilenen taktikte olduğu..’ demektedirler..

İran makamları ise, Türkiye’yi ölçülür bir şekilde eleştirmekte ve bir taraftan da, İİC. Dışişleri Bakanlığı’nın sözcüsü Mihmanperest’in diliyle, ‘Füze Kalkanı’nın hedefi biz değiliz, bizim daha doğumuz..’ demekteler.. İran’ın daha doğusu ise, Afganistan olamıyacağına göre, onun da doğusundaki Çin olsa gerek..

Bununla devreye Çin’in çağrılmak istendiği açık..

Ancak, şu kadarını belirtelim ki, NATO’dan çıkmadan, Türkiye’nin bazı NATO kararlarından kenarda durmasını istemenin fazla bir sağlıklı mantığı olmayıp, bu, ancak, durumu kurtarmak çabası olarak görülebilir..

NATO’ya temelden karşı çıkmadıkça, sadece bu gibi Füze Kalkanı veya sair silahlanma ve savunma düzenlemelerine karşı çıkmak, semeresiz bir çaba olacaktır..

Öte taraftan, Türkiye- İsrail gerilimi tırmandıkça, Avigdor Liberman, PKK’nın desteklenmesi  ve Ermeni Soykırımı iddiasını gündeme getirmek gibi mukabil hücumların başlatılmasını açıkça beyan etmektedir.. Bu da, bizzat Amerika’yı ve NATO’yu kendi içinde derindene zaafa uğratabilir.. (Gerçi, İsrail rejimi NATO üyesi değildir, ama, Amerika, NATO’nun bütün gizli bilgilerinin NATO üstü özel bir statüde bulunan İsrail’e verildiğini açıkça beyan etmiştir, yıllarca öncesinden beri..)  Nitekim, ABD'de Lehigh Üni. Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi ve Türkiye uzmanı Prof. Henri Barkey, Türkiye ile İsrail arasındaki son gelişmelerin, "Türkiye'nin amaç ve niyetini doğru anlayamadığı için hadiseleri yönlendiremiyen  Amerikan diplomasisinin fiyaskosu olduğunu’ belirttiyordu, 8 Eylûl günü.. Barkey, The National Interest dergisinde "Türk-İsrail Soğuk Savaşı" başlığıyla kaleme aldığı yazıda, Türkiye'nin İsrail ile ilgili aldığı kararları, "soğuk savaş" açılması olarak nitelendiriyor  ve ’Ortadoğu'nun istikrarı ve Obama Yönetimi için bu krizin sonuçlarının ciddî olacağını’ hatırlatıyordu..

Barkey, "Amerika’nın  Irak'tan askerini çekecek olması ve Arab Baharı gibi gelişmelerin, bölgede Türkiye'nin önemini ciddî şekilde artırdığını’ belirterek, Türkiye'nin İsrail kararını açıkladığı sırada, füze savunma sisteminin Türkiye'de kurulacağının duyurulmasının da tesadüf olamayacağını’ ifade ediyor, Ankara'nın sadece İsrail konusunda değil, Ortadoğu'nun tüm geri kalanı açısından ’sürücü koltuğunda oturduğunu belirtiyor ve bu durumu, bölgenin liderliği için, satrançtaki gambithamlesine benzetiyor ve dolayısıyla ’Türkiye'nin, özür ve tazminatın ötesine geçerek, İsrail'in kabul edemeyeceği bir o konu olan Gazze ablukasının kalkması’ şartını da ortaya sürmesine, ’Bu şart, diğer bölge hükümetlerinin açıkça daha az dile getirdiği bir şeydi. Erdoğan bunu yaparak, tekrar bölgenin hayalini yakaladı." yorumunu getiriyordu..

Evet, çok karmaşık bir satranç oyunu..

Bu satranç oyununda, son 90- 100 yıldır, hep piyon olarak yer alan Türkiye, bugünlerde Ortadoğu ve dünya siyasetinde artan gücüyle paralel olarak, daha etkin roller üstlenmeye ve oyunu kendi istediği gibi kurmaya mı yöneliyor? Ve, ‘Bunda ne kadar başarılı olabilir ve bunun ne gibi olumsuz sonuçları olabilir?’  soruları da akla gelebilir, ama, haklı olduğu konuda, sadece günübirlik menfaatlerini düşünerek hareket edenlerin hep kendi küçük hisarları içinde kalmaya mahkûm kalacakları da unutulmamalıdır..

*

Ahmed Şah Mes’ud’un öldürülüşünün 10. yıldönümünde..

9 Eylûl tarihi dolayısiyle, bir yiğit müslümanın aziz hatırasını da anmak gerekiyor..

Bu, merhûm Ahmed Şah Mes’ud’dur..

Ahmed Şah Mes’ud’un elbette şahlıkla-mahlıkla ilgisi yoktu.. Ahmed Şah Mes’ud, doğduğu kasabanın adı olup, Gazneli Mahmûd’un oğlu Sultan Mes’ud tarafından kurulmuş bir şehre verilen isimden ibaretti..

Ahmed Şah Mes’ud, Kabil Üni.’de mühendislik okurken, Afganistan’ın 1978 Nisanı’nda, Sovyet Rusya kuklası Nûr Muhammed Terakî isimli bir komünist  gazeteci eliyle Afganistan’da gerçekleşen kanlı komünist ihtilal üzerine, silahlı mücadeleye başlamış gençlerden birisiydi.. Kayınpederi Zâhir Şah’ın 40 yıllık saltanatına son verip, 1973’de, saray-içi bir darbeyle, Cumhuriyet ilan ettiğini açıklayan Davud Khan ve ailesi ve kadroları, o komünist ihtilal sırasında bütünüyle katledilmişlerdi..

Komünist ihtilal sırasında o kadar çok kan akıtılmıştı ki, sadece Herat’ta, ilk bir hafta içinde öldürülenlerin sayısının 25 bini geçtiği bildiriliyordu..

Bu durum, esasen, üniversitede, İslamî bir dünnya ideali için bir araya gelmiş gençlerin, inançlarına dayalı bir dünyayı kurmak için, fiilen ateşin içine girmeleri gerektiğini onlara hatırlatıyordu..

Ahmed Şah Mes’ud’un babası da orduda subay olduğundan, silahlara ve askerî mücadelelere az çok âşinalığı bulunuyordu..

Ahmed Şah Mes’ud, İkhvan’ul Muslimiyn’in Afganistan’daki kolu olan ve önce Üstad Niyazî ve sonra Üstad Burhaneddin Rabbanî liderliğindeki Cemiyet-i İslamî içinde gençleri örgütlemeye çalışıyordu..

Ancaak, daha o yıllarda, Ahmed Şah Mes’ud’un, karşısına çıkan Gulbeddin Hikmetyar isimli bir başka mühendislik öğrencisi olan gençle, mücadelede takib edilecek metod ve de fiilî liderlik konusunda gizli bir rekabet  içinde olduğu gözleniyordu..

Durumu Üstad Rabbanî  idare etmeye çalışıyordu. Ancak, sonunda, Hikmetyar, Cemiyet-i İslamî’den ayrılıp, Hizb-i İslamî adında ayrı bir teşkilat kurunca, bu gizli mücadele daha sonra hep devam etti.. Halbuki, hem Hizb ve hem de Cemiyet, her ikisi de kendilerini İkhvan-ul Muslimiyn’in temsilcisi olarak gösteriyorlar ve amma, birbirleriyle giderek derinleşen bir gizli mücadele içine de sürükleniyorlardı..

Hikmetyar Afganistan’daki büyük kavmî kitle olan peştunlardandı, Ahmed Şah ve Rabbanî ise, taciklerden.. Bu etnik farklılık, liderliğin ancak büyük etnik gruba aid olması gerektiği şeklindeki sakat görüşlere de dayanak teşkil ediyor ve ihtilaf derinleşiyordu..

Ama, komünist Rusya işgali ve başlarına yerli komünistlerinden oluşturulan rejime karşı mücadele ederken, öteki mücadele o kadar farkedilmiyordu..

Halbuki, aralarında derinden derine bir çetin savaş vardı ve hattâ taraflar, kendilerinin mayın döşedikleri alanlardan geçen karşı müslüman grubu bile haberdar etmiyor, onların parçalanmalarına seyirci kalıyorlardı..

Cemiyet-i İslamî’nin lideri Üstad Rabbanî idi ama, savaşan güçlerin başında fiilî olarak Ahmed Şah Mes’ud bulunuyordu.. Rabbanî, bir sembol idi ve ilmî ağırlığıyla ve hem de uluslararası münasebetleri ayarlayan bir isim olarak, cemiyetin askerî faaliyetleri üzerinde fazla etkisi yoktu.. Bu güçlerin komutası, Ahmed Şah Mes’ud’da bulunuyordu..

Hizb-i İslamî güçlerinin başında bulunan Hikmetyar ise, kendi emrindeki güçlerin her şeyi durumunda idi..

Ancak, Ahmed Şah Mes’ud, Sovyetle ordularına karşı, bilhassa Penç-şir Deresi- Vâdisi denilen ve sarp dağlardan oluşan mıntıkada, büyük darbeler indirdiğinden ve Sovyet orduları orada en gelişmiş imkanlara sahib olmasına rağmen, devamlı ağır kayıplara uğradığından, Ahmed Şah Mes’ud’un itibarı giderek yükseliyor ve ona duyulan saygı ve sevgi gizlice her grubu etkiliyordu.. Bu durum 13-14 yıl boyunca Sovyet orduları çekilinceye kadar devam etti..

Ahmed Şah Mes’ud’un en çarpıcı özelliği ise; Rabbanî ve Hikmetyar, genelde Pakistan’ın Peşaver şehrinde oturdukları ve arada bir cebheleri teftiş ettikleri halde, Ahmed Şah Mes’ud, devamlı cebhelerde idi ve cebhelerden şehirlere inmesi ve hele Pakistan’a veya bir başka ülkeye geçmesi son derece nâdir idi..

Bu arada, Hizb ve Cemiyet arasındaki çatışmalarda da ağır kayıplar oluyordu ki, bunlardan en çarpıcı olanı, Kunar eyaletinde Tekhar’da, Rabbanî’nin 40 kadar seçkin komutanının yaptıkları bir toplantı sırasında, Hikmetyar güçlerince tuzağa düşürülüp öldürülmesi idi.. Ki, aralarında Gazi İslamuddin gibi seçkin komutanlar da bulunuyordu..

Daha sonra, Ahmed Şah Mes’ud da, Hikmetyar’ın adamlarından bir grubu tuzağa düşürdü ve önceki tuzağın planlayıcılarından ve Hikmetyar’ın da yardımcısı olan Seyyid Cemal ve dört arkadaşını sahra mahkemesinde muhakeme ettirip idâm etti..

Halbuki, Hikmetyar, Ahmed Şah Mes’ud’a ulaştardığı haberde, ‘Eğer Seyyid Cemal’i öldürürsen, aramızdaki düşmanlık asla bitmez..’ demişti.

Ve bitmedi de..

Gorbaçev zamanında, Sovyetler Afganistan’dan çekilmek kararını açıkladıklarında..

Hikmetyar, 1989’da Peşaver’de Afganistanlı 15-20 bin kadar peştun mülteciye hitaben yaptığı konuşmada, ‘Afganistan, son 300 yıl boyunca, hep peştunlar tarafından idare edilmiştir, bundan sonra da öyle olacaktır..’ dediğinde, kavmiyetçilik bombasının pimini çekmişti..

Sonra, müslüman güçler arasında yıllarca süren korkunç bir iç-savaş, öncekinden de çok daha yıpratıcı, öldürücü darbeler vuruyordu, Afganistan’a..

Ama, sonunda Rabbanî Cumhurbaşkanı seçildi ve Hikmetyar da Başbakan oldu..

Ahmed Şah Mes’ud ise, Savunma Bakanı..

Ama, böyle bir hükûmet, fiilen hiç bir zaman bir araya gelip toplanamadı, karar alamadı.. Çünkü, Hikmetyar Kabil dışında, 45-50 km. uzaklıkta bir mekanda üss kurmuştu ve oradan devamlı Kabil’i dövüyordu, füzelerle... O zaman  müslüman halkın uğradığı insan kaybı, komünist işgal günlerindekinden az değildi.. Onbinlerce sivil insan, bu çatışmalarda mahvoluyordu..

Derken.. Bu savaşın bitmeyeceğini ve kolayca sona ermiyeceğini gören güçler,  o zamana kadar bu gibi hizb savaşlarına da katılmamış, yıpranmamış ve komünistlere karşı cihad yıllarında ise, Pakistan’daki medreselerde ders okumakla meşgul talebelerden yeni bir teşkilat oluşturdular ve Tâlibân’ı -ki, medrese talebeleri demektir- ortaya çıkardılar ve onlar da, ilk planda, Qandehar’da varlıklarını gösterdiler.. Halk biraz rahatladı.. Bu rahatlama, diğer şehirlerde de, kısa sürede, Hikmetyar’ın hizbini de, Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’sini de etkisiz hale bıraktı..

Başkent Kabil de Tâliban’ın eline düştü ve Ahmed Şah Mes’ud ise, yine kendisinin müstahkem üssü durumundaki meşhur Pençşir Vâdisi’ne çekildi..

Ve nihayet, 9 Eylûl 2001 günü,  El’Cezîre televizyonunun iki muhabiri Ahmed Şah Mes’ud’la mülâkat  için, onun Pençşir Deresi’ndeki üssüne gidiyordu..

Ancak, onların kameralarına daha önceden yerleştirilmiş olan bombalar, görüşme ânında patlıyacak ve hem o kameramanlar ve hem de Ahmed Şah Mes’ud can verecekti..

O, temiz bir müslüman olarak yaşadı, kahramanca savaştı ve alçakça bir tuzağa kurban giderek, bu dünyadan mazlûm bir şekilde ayrıldı.. 

(Ahmed Şah Mes’ud’u gerçek bir yiğit savaşçı ve İslamî ölçülere riayet eden ve hedeflerine varmak içini herşeyi mubah bilmeyen dikkatli bir kahraman olarak biliyorum.. 1998 Mart’ında, Mescid-ul’Haraam’da, Tâlibân’ın önde gelen isimleriyle, bu mes’eleleri uzun uzuuun konuştuğumda, yetkili  Tâlibân liderleri bile ona saygı besliyorlardı, ama;  ‘Gelip bize teslim olsun, bizim güçlerimizin komutanı yapalım..’ diyorlar, başka bir şey demiyorlar ve kendilerinin onun emrine girmesi ihtimalini ise, asla ve asla sözkonusu bile ettirmiyorlardı.. )

Ahmed Şah Mes’ud’un öldürülüşü, iki gün sonra meydana gelen 11 Eylûl 2001 Saldırıları ile gölgede kaldı..

Ahmed Şah Mes’ud halk arasında o kadar sevilen bir sembol isimdi ki, Tâlibân’a karşı Amerikan emperyalizmi eliyle iktidara getirilen Hâmid Karzaî rejimi bile, Ahmed Şah Mes’ud’u bir kahraman olarak benimseyerek, halkla arasında bir gönül birliği olduğu işaretini vermeye çalışıyor..

Afganistan Cihadı’nın bu büyük kahraman müslüman savaşçısını, öldürülüşünün 10. yıldönümünde, böyle kısaca da olsa, bir daha rahmetle yâd ediyorum..  

*

Bu arada ek bir bilgiyi de aktaralım..

Hâmid Karzaî rejimiyle Tâlibân arasındaki barış müzakereleri aylardır devam ediyordu ve Afganistan Meclisi’nin oluşturduğu sulh komisyonun başındaki Üstad Burhaneddin Rabbânî, 7 Eylûl günü,  bu arabulucuk ve barış görüşmelerinden bir sonuç alınacağına dair bir ışık görmediğini belirterek, üstlendiği vazifeden çekildi.. Hikmetyar ise, Tâlibân’a, peştunluk ortak noktası itibariyle yakınlaşmaya çalışıp işbirliği teklif etse bile, Tâlibân, böyle bir işbirliğine yeşil ışık yakmıyor.. Amerika ise, Hâmid Karzaî, duruma hâkim olmakta zorlandığını görüyor ve Tâlibân ile görüşmelerde bulunduğunu gizlemiyor.. Tâlibân ise, artık, bütün Amerikan karşıtı, işgal ve emperyalizm karşıtı olanların şemsiyesi altında buluştuğu bir konuma kavuşmuş bulunuyor.. Sovyet-komünist işgal döneminde bile bu kadar birlik sağlanamamıştı, yukardıda anlatılan zıdlaşmalar sebebiyle.. Onun için de, Tâlibân’ın bu konumunu öyle kolayca günlük siyasî menfaatlere fedâ etmiyeceği bekleniyor ve normal olan da budur..

*

Kişi hatasını bilmek gibi irfan olmaz  ve itiraf  kişiyi alçaltmaz, amma..

Mehmed Metiner’in özür dileme ve itirafını izledim.. Ortaya yeni çıkan ve Tayyîb Erdoğan için sarfettiği ağır eleştiriler taşıyan ‘o ses kayıdlarının, kendisinin cahiliye dönemine aid olduğunu ve her insanın bir cahiliye döneminin olabileceğini’ belirterek, bunlardan dolayı pişmanlığını dile getiriyor, özür diliyordu..

Keşke, sanıyorum, 10-12 yıl öncelere aid olan o ses kayıdları ortalığa döküldüğü ilk anda da bu sözleri söyleseydi, başka türlü konuşmasaydı..

Çünkü, o ses kayıdlarında dile getirdiği görüşleri, o zamanki yazılarında de aşağı-yukarı dile getirmekteydi..

*

Metiner’i, 20 küsur yıl öncelerden beri tanırım.. Özellikle son 15 yıl öncesine kadar, ‘müslüman gençlik’ arasında girişken, tartışmacı, taşkın heyecanlı, bu yüzden de karar ve tepki verirken, hissî ve fikrî alanındaki med-cezir’leri, gel-git’leri hızlı birisi olarak dikkati çekiyordu..

Hele, birkaç yıl önce, hatıralarını ve eski-yeni görüşlerini derlediği, ‘Yemyeşil Şeriat, Bembeyaz Demokrasi..’  isimli kitabını piyasaya sürünce, ne zamandır başka vâdilerde dolaşmaya başladığının ipuçlarını da vermiş ve kendi görüşlerini Tâlibân’ın görüşlerine benzetmiş ve kendi döneminin ‘İslamcı’ denilen genç kesimlerinin de kendisi gibi olduğu zannını yazabilmişti, haksız olarak.. Ve artık demokrasi ile hidayete erdiğini iddia etmişti..

*

1999 Nisanı’nda yapılan genel seçimler için, Adıyaman’dan, Fazîlet Partisi’nden aday olmak için hazırladığı renkli posterlerini görmüştüm, ama, olamadı ve o da hemen sonra, HADEP’e gitti ve kısa zamanda, HADEP Gen. Başk. Yardımcılığı’na bile getirildi ve yurt dışında PKK’nın sözcüsü gibi yayınlanan Ö. Politika  gibi gazetelerde makaleler yazmaya da başladı..

O günlerde karşılaştığımda, yine heyecanlıydı ve üstlendiği vazifeden ve yaptığı siyasî tercihle iftihar ettiğini, bundan onur duyduğunu dile getiriyordu..

O sırada, Meclis’de 110 m.vekili bulunan Fazîlet Partisi’nin de Anayasa Mahkemesi’nce kapatılması üzerine, geride çatısız kalan o m.vekilleri ve sosyo-politik tabanında Saadet Partisi- AK Parti ayrışması yaşanıyor ve Metiner o zaman, yazılarında, Erbakan’ı tercih ettiğinden;  Erdoğan’ın ise, tutarsız ve yetersizliğinden söz ediyordu. Şimdilerde ortaya çıkan ses kayıdlarında dile getirdiği görüşler gerçekte o zamanlar yazılarında dile getirdikleriydi..

Ama, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Tayyîb Erdoğan ve partisi kesin bir seçim zaferi kazanıp, bütün ötekiler hezîmete uğrayınca.. Metiner, Erdoğan’ı yıllarca öncesinden beri tanıdığını, onun yakın dostlarından olduğunu, ona İstanbul Belediye Başkanlığı dömeninden beri basın danışmanlığı yaptığını, bir ‘Kürd Raporu’  hazırlayıp ona sunduğunu vs. söylemeye-yazmaya başladı. .

Halbuki, o zamanlar, Tayyîb Bey’in kendisine oldukça olumsuz bir tavır takındığına dair iddialar da yakın çevresince ortalığa yayılmıştı.. Metiner bu iddialara değinmeksizin, sadece, kendisinin tokatlandığına dair iddiaları kitabına almış ve ‘Metiner’i tokatlayacak babayiğit henüz doğmadı..’ gibi cümleler kurmuştu..

Metiner daha sonra, HADEP’den de ayrıldı.. (Son seçim öncesinde, eski yakın dostu Altan Tan ile arasında bir tv. kanalında cereyan eden çok sert tartışma sırasında, Tan tarafından kendisine yapılan ağır suçlamaları, daha önce yurtdışındaki PKK çevreleri de dile getirmişti, ama, ayrılanlara bu gibi suçlamalar bir gelenek olduğundan, üzerinde çok da durulmamıştı..)

Bütün bunları iyi bir kadrocu olarak ve çalışma ekibini oluşturmaktaki ustalığı bilinen Tayyîb Erdoğan’ın bilmiyor olması uzak ihtimal olsa gerek..

Buna rağmen, onu Adıyaman’dan aday gösterdi ve seçildi.. Ve şimdi ise.. Bu ses kayıdları ortaya döküldü.. Metiner önce çelişkili ve de ‘isbatlanırsa istifa ederim’ gibi iddialı beyanlarda bulundu, ama, sonra, bunları eski dönemine aid, cahiliye dönemine aid sözleri olduğunu kabul etti.. Evet, o görüşler yeni olmayıp, 10 yıl öncelere aiddir ve bu kabulden sonra, istifa edeceği de beklenmemeli ve böyle bir beklenti de gereksizdir, herhalde..

Elbette, kişinin hatasını bilmesi ve itiraf etmesi de bir irfan ve olgunluk mes’elesidir..

Ama, kişi, bulunduğu her zaman ve mekanda, samimî kanaatlerini açıklamış olsa bile, bu kadar gel-git’li bir çizginin kendisine zarar vereceği de ortadadır.. Kaldı ki, bugünkü çizgisinden de yarınlarda vazgeçip geçmiyeceği tartışılacaktır..

*

Sadece manevî veya maddî alanla ilgilenen bir din, insandan ve hayattan kopuk duruma düşmez mi?

Bir okuyucudan  aldığım mesajı ve cevabımı paylaşmak istiyorum:

’Konya'dan bir okurunuzum.Yazılarınızı ....takib etmeye çalışıyorum.Aklıma takılan soru ise farklı bir gündemle ilgili:
’...’  platformu ve ismi sosyalizmle birlikte anılan ilahiyatçı (bir) yazar Ramazan ayında lüks otellerin önünde alternatif iftar programları düzenleyerek lüks iftarları protesto davetleri düzenlediler.Takib edebildiğim kadarıyla bu faaliyetler İslamî basın- yayın organlarında ve şahsınızın gündeminde herhangi bir yer işgal etmedi. 
Türkiye'de henüz vücud bulmak isteyen yukarıda zikrettiğim oluşum ve çalışmalarla ilgili görüş ve düşüncelerinizi, (...)’

Bu kardeşe verdiğim yazılı cevabı aynen aktarıyorum:

*

’Selamunaleykum, muhterem kardeşim,

Olabildiğince sâde yaşamaya çalışan birisi olarak, sadece iftarlarda değil her zaman ve mekanda, zengin sofralarından hep uzak kalmaya çalıştığım için, sözünü ettiğiniz eylemlere sempati ile bakmışımdır.

Ancaak.. Yurt dışında olduğum için, o konuda çok fazla bilgi sahibi değilim..

(... ,sözkonusu)  kardeşin yaklaşımlarına gelince.. Onun yorumlarından, tefsirlerinden, istihraçlarından faydalandığım noktalar az olmasa da; hemen her konuyu sadece ekonomik ve materyalist  zeminlere oturtmak ve bazılarının 'marsizmin İslamic versiyonu' nitelemesine hak verdirtecek şekilde bir eğilim göstermesi açısından, bu yorumlar karşısında biraz burukluk hissetmekteyim. 

Elbette 'qıst' (dünya ni'metlerinin âdilâne bölüşümü) ve bütünüyle adâlet, İslam'ın halletmeyi hedef edindiği temel insanî mes'elelerinden ise de; İslam sanki sadece bu konulardan ibaret  ve insana âdetâ (homo economicus) gibi baktıracak yorumlara devamlı bir ağırlık verilmesi ve bu tarz yaklaşımın hemen her yorumda, ısrarla bir ekol oluşturma havası içinde takdim edilmesi ve insanın derunî- irfanî birçok başka boyutlarının bile hep bu açıdan değerlendirilmeye çalışılması, bana soğuk geliyor..

Muhammed İqbâl merhûm,  Marx hakkında değerlendirme yaparken, 'Dünyada her şeyi kendi mantığına göre yerli yerine koydu; ama, insanı, insanın ruhunu unuttu..' demişti..

Bizlerin de, öyle bir duruma düşmemek için, galiba ayrı bir dikkat sergilemesi gerekiyor..  

Selamlarımla..’

  • Yorumlar 12
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim