1. YAZARLAR

  2. Mustafa Şentop

  3. Hani hukukun üstünlüğü vardı?
Mustafa Şentop

Mustafa Şentop

Yazarın Tüm Yazıları >

Hani hukukun üstünlüğü vardı?

A+A-

Ergenekon soruşturmasının son dalgasının, en önemli ve en etkili aşama olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bunu sadece ortaya konan tepkilere, kopartılan gürültüye bakarak söylemiyoruz; ucunu gördüğümüz tablonun bütününü bir tahminden çıkartıp somutlaştırmaya yönelmesine dayanarak söylüyoruz.

İtiraf etmek gerekirse, dört ay kadar önce, tutuklu iki generalin Genelkurmay tarafından "kurumsal" olarak ziyaret edilmesi üzerine, birçok kişi gibi, biz de, Ergenekon soruşturmasına bir "üst sınır" çizildiği kanaatine yaklaşmıştık. Çarşamba günü gerçekleştirilen arama ve tutuklamalar, dört ay kadar önce kamuoyuna verilen mesajın etkisini bertaraf etmiş, belki daha doğru bir ifade ile eldeki bilgi ve delillerin kamuoyuna verilen o mesaja karşı durmayı ya da mesajı izale etmeyi sağlayacak güçte olduğunu ortaya koymuştur.

Ergenekon soruşturmasının "siyasi" olduğuna dair beyanlar, siyasi nitelikte beyanlardır. Hükümetin soruşturmaya müdahil olduğu, soruşturmayı yönlendirdiği, muhalifleri ortadan kaldırmaya veya sindirmeye çalıştığı şeklindeki değerlendirmeler Ergenekon soruşturmasını manipüle etmeye yöneliktir. Hükümetin, Ergenekon soruşturmasından memnun olduğunu tereddütsüz söyleyebiliriz; ancak, bu soruşturmadan sadece hükümetin değil, muhalefettekiler de dâhil, bütün siyasetçilerin, demokratik hukuk devleti esasını benimseyen herkesin memnun olması gerekir. Seçimlerle iktidara gelmiş bir hükümeti, şu veya bu şekilde, demokrasi ve hukuk dışı yollarla devirmeye çalışan, bu yönde "örgüt"lenen kişilerin soruşturulması, bu amaçla kurulan yapıların dağıtılması gerekmektedir. Böyle konusu suç olan eylemlerin üzerine gitmek savcıların görevi olduğu gibi, hükümetlerin de asli görevi olmalıdır. "Anayasada nitelikleri belirtilen Cumhuriyet'i koruma ve kollama görevi" her şeyden önce hükümetlere tevdi edilmiştir; savcılar doğrudan harekete geçmemiş olsa dahi, hükümet savcıları harekete geçirmeli, hukuk dışı yapılanmaların soruşturulmasını sağlamalıdır. Hükümete aslında görev olarak verilmiş bir konuda, eğer varsa, yaptıklarından dolayı eleştiri yöneltmek öncelikle muhalif de olsa siyasetçilerin kaçınması gereken bir durumdur.

Türkiye'de siyasi iktidarlar, aslında, bu türden "nazik" konularda taraf olmamayı, karışmamayı, işin üzerine gidenlere sahip çıkmamayı benimserler. 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren hakkında iddianame hazırlayan savcı Sacit Kayasu'nun başına gelenleri unutmamak lazımdır; Kayasu, meslekten ihraç edilmiş, bir hukukçu olarak iş yapamayacak hale getirilmiştir. Zamanın hükümeti, sahip çıkmak bir yana, kendisini savunacak birkaç kelime dahi telaffuz etmemiştir. Yine, Şemdinli olaylarıyla ilgili iddianame hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya'nın karşılaştığı muameleyi unutmayalım. Bugün Ergenekon soruşturmasını yönlendirmekle suçlanan hükümet, o zaman da, iddianame hazırlanırken "nereye kadar gidilecekse gidilsin" demişti; ama Sarıkaya'ya karşı yapılan muameleye ses çıkartmamış, kendisini savunmak üzere tek bir söz söylememiştir. Nokta Dergisi'nde yayımlanan "darbe günlükleri" hakkında, doğrudan kendisini ilgilendirdiği halde, hükümet, gereken işlemleri yapmamış, savcıları harekete geçirmemiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Türkiye'de hükümetler Ergenekon türü soruşturmalardan memnun olabilirler, ama bunu içlerinde saklayıp, kenarda beklemeyi tercih ederler.

Yargıtay Başkanlar Kurulu doğru olanı yaptı

Soruşturma ve yargılama süreçleri, özellikle "nazik" konularda, bir veya birkaç kişinin kişisel karar ve tutumlarıyla yürütülemez. Kararların oluşumunda birçok kişinin katkısı vardır; birçok karar bir araya gelmektedir. Böyle olduğu için, siyasi iktidarların müdahalede bulunabilmesi çok güçtür. Yukarıda sözünü ettiğimiz, siyasi iktidarların sahiplenmekten uzak tutumları göz önüne alındığında, Türkiye'de hiçbir savcı ve hiçbir hâkim, siyasi iktidara güvenerek yola çıkmaz; bir gün yolda kalabileceklerini bilirler. Hele hele, Türkiye tarihinin bu derecede önemli bir davasında, yapılacak en küçük yanlışın maliyeti çok büyüktür; bu maliyet, elde çok güçlü deliller ve hukuki dayanaklar olmadan asla göze alınamaz.

Ergenekon soruşturmasının herkese uzanabileceği, "Ergenekon = her yere kon" "espri"si ile olayı hedefsiz bir karmaşa içinde ortaya koymak cehaletten değilse, ancak ağır bir kasıttan kaynaklanabilir. Hiçbir hukuk bilgisi olmasa bile bir insan, sadece tutuklanan kişilere bakarak, isimleri alt alta yazarak bir ilişkiler ağını görebilir.

Ergenekon soruşturmasının çarşamba günkü dalgasında ortaya çıkan tablolar bir başka Türkiye gerçeğini göstermektedir. Yüksek rütbeli generallerin tutuklanması üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin toplanması, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun toplantı kararı alması ilgi çekicidir. Yargıtay'daki toplantı, büyük ihtimalle, eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın evinde yapılan aramaya ilişkin olmalıdır. Şu soruyu sormak lazım: Savcılık "suç" varsayımı ile bir soruşturma yürütmektedir, mahkeme arama ve tutuklama için karar vermiştir, "suç" kişiseldir, o halde kurumsal tepkilere neden ihtiyaç duyulmaktadır? Hukukun işleyişine bir itiraz mı vardır? Özellikle Yargıtay, bir süre sonra önüne gelmesi muhakkak olan bir dava ile ilgili nasıl görüş belirtebilir, ne diyebilir? Eğer önüne gelecek bir davada önceden görüş belirtiyorsa, buna "ihsas-ı re'y" denilmez mi? Bu türden soruşturma ve davalarda devlet kurumlarının görüş bildirmesi, bildiri yayımlaması hukuki sakıncaları bir yana, o kurumlar açısından fevkalade yıpratıcı olmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri adına henüz bir görüş belirtilmemiş olması ümit verici bir gelişmedir. Suç kişiseldir; kurumlar hiçbir mensubuna sonuna kadar kefil olamaz.

Dün toplanan Yargıtay Başkanlar Kurulu'ndan bir açıklama çıkmadı. Burada, "hukuk"la "hukukçu" arasındaki münasebeti doğru kurmak gerekir; hukuk demek hukukçu demek değildir. Ergenekon soruşturması iki yıldır devam ettiği, benzeri tutuklamalar daha önce de yapıldığı halde, kendi mensuplarından birine ilişkin işlem olduğunda Yargıtay'ın görüş beyan etmesi yadırganacaktı. Bir yargı kurumu, kendi mensupları da söz konusu olsa tarafsızlığını muhafaza etmek zorundadır. Kaldı ki, bir savcının evinde, hem de mahkeme kararıyla arama yapmak, hukuk devleti ilkesini neden zedelemiş olabilir? Bu sebeple şu an için ortamı gerecek bir açıklama yapmamış olan Yargıtay'ın kararı isabetli olmuştur.

Son olarak, bir hususa daha değinmek gerekmektedir. Tutuklamalarla alakalı görüş beyan edenlerden bir kısmı, "çok değerli bir bürokrat" veya "çok değerli bir öğretim üyesi" böyle bir muameleye maruz bırakılır mı, diye eleştirilerde bulunmaktadırlar. Belirtilen nitelikler hiçbir zaman bir imtiyaz sebebi olmamıştır, olamaz da.

28 Şubat'a atıf yaparak, üstü örtülü tehdit savuranlara da sormak lazım, 28 Şubat, faillerin beyanına göre, "post-modern bir darbe" değil miydi? Soruşturulmaması, faillerin cezasız kalması adı ne olursa olsun, bir "darbe"yi meşru hale mi getirmektedir? Ergenekon zaten, 28 Şubat'ta hızını alamayan, post-modern darbenin netice vermediğine inanan kişilerin, daha "okkalı" bir darbe yapmak için bir araya geldiği örgütün adı değil mi? Merd-i kıpti, şecaat arz ederken sirkatin söylermiş.

Türkiye demokratik hukuk devletini içine sindiremeyen, iktidarı kendi imtiyaz alanları olarak gören siyasi ve bürokratik elitten kurtulmadıkça huzura eremeyecektir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT