1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Hamza Türkmen’le İslami Uyanış Üzerine
Hamza Türkmen’le İslami Uyanış Üzerine

Hamza Türkmen’le İslami Uyanış Üzerine

Dünyabizim sitesinden Esad Eseoğlu ve Ali Agâh Çelen Haksöz dergisi sahibi ve Özgür-Der yönetim kurulu üyesi Hamza Türkmen’le geniş soluklu bir röportaj gerçekleştirdi.

A+A-

250. sayısını Ocak 2012 itibariyle okuyucularıyla buluşturan ve Müslümanların uzun soluklu dergilerinden olan Haksöz dergisi sahibi ve Özgür-Der ’den tanıdığımız Hamza Türkmen’le kendi hareketli yaşamından okuduğu kitaplara, dinlediği müziklerden Özgür-Der ’in öyküsüne ve gençlerle nasıl vakit geçirdiğine uzanan geniş çaplı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Esad Eseoğlu - Ali Agâh Çelen / DÜNYABİZİM

- İlk olarak kendinizden başlayalım. Bildiğimiz kadarıyla hareketli bir yaşamınız var ve hâlâ devam ediyor. Hamza Türkmen kimdir?

- Dindar bir ailenin çocuğu olarak 1953’te doğmuşum. Baba tarafından Rizeliyiz ama ben Sarıyer- Beykoz muhitlerinde büyüdüm. Dindar bir aileye mensup olmak büyük bir imkân. İslâm’a hürmet eden bir aile, yetiştirdiği çocuklarının İslâm’ın temel kavramlarıyla ve ibadi formlarıyla tanışmasına vesile oluyor. Bu önemli, çünkü biz laik, pozitivist ve Necip Fazıl’ın deyimiyle “Allah demenin bile yasak olduğu” bir eğitim sisteminden geliyoruz. Camilerimizin kapatıldığı, Kur’an okumanın/Hacc’a gitmenin yasaklandığı, İslâmî kimliği dolayısıyla temayüz eden insanların öldürüldüğü-sürüldüğü acılardan geliyoruz. Dinî aidiyet algısına sahip bir geçmişimiz var. Bu acıları yaşamış bir ailenin çocuğu olarak büyümek ister istemez Türkiye’deki önemli sorunlara en azından kültürel olarak alâkadar olmayı gerektiriyor. Böyle bir imkânım oldu. Yaşadığımız toplumu ve sorunları algılamak açısından büyük bir imkândır bu. Dindarlığına millîlik karışsa da, eklektik bir anlayışa da sahip olsa; kendisini İslâm’a ait hisseden bir ailenin çocuğu olabilmek ellili, altmışlı yıllarda çok önemli bir imkândı.

Çelişkileri üreten hâl!

Büyüdükçe okullara gittik tabi ki, sistemin okullarına. Bana garip gelen bir şey vardı: ilkokul birinci sınıfı hatırlıyorum ben. Müslümanların yaşadığı acıların sınıfımızda duvarda resmi asılan kurucu bir zâtla irtibatlı olduğunu biliyordum. Bu bilgilerle yetişmiştim. Bana o sınıfta en büyük kişinin o olduğu öğretiliyordu. Bu bende ilkokul boyunca çift şahsiyetlilik oluşturdu. Tahtaya kaldırıldığımda bir ezber olarak “evet o en büyüktür, en büyük Atatürk’tür” diyorum ama içimden “asla” diyorum. Ama bu çelişkiyi tartışma veya değerlendirme imkânım yok. Eve gittiğimde “oğlum sus, kendini açık etme” diyorlardı. Bu konu gençlik çağına adım atarken, sorgulamam gerekenlerden sadece birisi idi. Sadece benim hikâyem değildi bu, on binlerce-yüz binlerce Müslüman aile çocuğunun yaşadığı idi!

Sarıyer ilçesinde büyümüştüm. Sarıyer, genel seçimlerde CHP’nin galip çıktığı bir Boğaz semtiydi. CHP’nin seçim sonucu sevinçlerini, kutlama taşkınlıklarını hatırlıyorum. CHP ile kurucu ideoloji arasındaki bağı da biliyordum ve bundan rahatsız oluyordum. Sarıyer’de ortaokula ve liseye gittim. Liseli yıllarımda rüşt yaşına adım atmıştım. Gençliğe adım attığım bu yıllarda hayatı anlamlandırmaya çalıştığım, öncesini ve sonrasını sorguladığım süreçlerdi. Lisedeydim ve 70li yılların başında bu tecrübeleri yaşamaya başlamıştım. O zamanlarda, 16-17 yaşlarındayım. Sosyalist birçok öğretmenimiz ile Türkçü ve komando hareketine mensup hocalarımız vardı. Fıtri olan temel arayışlarımızı cevaplamaya çalışırken bu kümede duran insanların telkinlerine muhatap oluyordum. Aynı zamanda üniversitede solcu-sosyalist öğrencilerin kurduğu Dev-Genç’in Dev-Lis kolu vardı. Kendi sınıfımda ve okulumda bu hareketten öğrenciler vardı. Gençlere Çehov’un, Gogol’un vs. daha değişik sosyalist edebiyatçıların kitaplarını okutmaya çalışıyorlardı. Ve o zamanki gençlerin sosyalistliği sosyalist ülkelere öykünmecilik yanında daha çok Müslümanların değerleriyle alay etme ve onları tahfif etme sürecini ifade ediyordu. Benim babam sahil güvenlikte kaptandı ve dolayısıyla bazı aylar İstanbul dışında oluyordu. Bu uzaklaşma dönemlerinde, benden on yaş büyük abim (Kabataş Erkek Lisesi’nde Deniz Gezmişlerle sınıf arkadaşıydı) hayatı anlamlandırma aşamasında sosyalistlerden etkilenmiş ve sosyalist olmuştu. Hatta üç arkadaşıyla lise son sınıfı bırakıp Arçelik fabrikasına işçi olarak girmişti, orada işçi örgütlenmesi yapıp ilk grevi örgütlemişlerdi. Babam çaresiz kalmıştı. Evde, babamın oğlunu ideolojik olarak kaybetmesinden kaynaklanan hatırladığım tartışmalar yaşanırdı. Acı bir durumdu. Babam abimi ikna edemiyordu ve abim ise namaz kılınan bir evde sol jargonla konuşur biri olmuştu. Gerek aile içi fikrî çatışma ortamı gerek lisedeki İslâm’ın değerlerine karşı gelişen ideolojik çatışma ortamı ister istemez, sorgulama yaşına gelmiş bir gencin fikir dünyasında tahrik edicidir. Fırtınalar kopartır mı kopartmaz mı bilemiyorum ama en azından ilgi çeker. Ve böyle bir ortamda kendi kimliğimi tanımlamak için ciddi bir arayış içindeydim.

Çokluk içine yalnızlık dönemi

Biz bugünkü gençliğe nispetle daha imkânsız, daha kuşatılmış, daha sahipsiz pozisyondaydık. Lise yılları, buluğ çağına eriştiğimiz dönemdi. Aileden ve camiden aldığım dinî terbiye ile arkadaş çevremde ve toplumda/eğitim sisteminde gördüklerim çatışıyordu. 60lı-70li yıllarda Sarıyer yalı kültürü dışında mahallî bir yerleşkeydi. Herkes birbirini tanırdı. Ama büyüdükçe, 16-17 yaşlarına geldikçe en yakın arkadaşlarımdan ayrılma pozisyonuna zorlandım. Niçin? Çünkü öyle bir dejenerasyon(yozlaşma), öyle bir modernleştirme süreci vardı ki… Arkadaşlarım erkek/delikanlı olma havasıyla içki içerlerdi, iskambil-okey oynarlardı, affedersiniz fuhuş yuvalarına giderlerdi. Bunları yapan insanın delikanlı olduğu havası verilirdi. Oysa bunların ben haram olduğunu biliyordum. Benim gibi sadece iki-üç arkadaş bu yanlışları yapmamaya çalışıyorduk. Ama arkadaşlarınızın çoğunun yaptıklarını yapmadığınızda yalnız kalıyor ve onlardan uzaklaşıyordunuz.

- Gençler için çok zor bir şey bu.

- Arkadaşlarınızın yitirilmesi kişide iç kırılmalar oluşturuyordu. Tutarlı kişilikleri arıyordunuz. Ama kişilikli arkadaşlar bulamama insanda yalnızlık psikolojisini daha çok kamçılıyordu. Telkin edilen modern yaşam tarzı ve tüketim kültürünün çarşısında yalnızlık çekiyordunuz.

O dönemde arkadaşlarımdan sosyalizme eğilim gösterenler oluyordu. Bizlere Nurculardan ve Türkçü komandolardan ilgi gösterenler de oluyordu. Nurcular hariç, diğerlerinin yaşam tarzları birbirinden farklı değildi. İçki, ufak kumarlar, fuhuş arzusu… Bu cendereyi nasıl aşacaktık? Lise birinci sınıftan itibaren iç çelişkilerimi, Müslüman kimliğimi oluşturma heyecanımı hatırlıyorum. Bir şeylere karşıydım. Kemalizm’e karşıydım. Ceza almama rağmen hiçbir zaman 19 Mayıs gösterilerine katılmadım. Bir şekilde katılmadım. Çünkü karşı olduğum/tam tanımlayamadığım bir haksızlık-çözülme hâline monte olmak istemiyordum. O yıllarda bu halet-i ruhiyemi, İslâmî duygularımı, özlemlerimi yansıtan ufak denemeler, şiirler yazmaya çalışıyordum; perspektif ve kişilikli arkadaş arayışım da devam ediyordu.

‘Babam Şule Yüksel okurdu bize’

Bizim eve 60lı yılların sonunda Bugün gazetesi gelirdi, babam alırdı. Ve sabahları babam, annemi, ablamı ve beni oturtur; Bugün gazetesinden başmakaleyi, daha sonra Şule Yüksel Şenler’in yazısını okurdu ve anlamadığımız yerleri anlatmaya çalışırdı. Dolayısıyla ana hatlarıyla da İslamî camianın duyarlılık taşıdığı, ilgi gösterdiği konulara aşinalığım da vardı. Bu bâpta kaleme aldığım bazı şiir ve ufak denemeleri Bugün gazetesi ve Bizim Anadolu gazetesine yollardım ve okuyucu köşeleri ile değişik amatör köşelerde yayınlanırdı. Bu ilgi dolayısıyla, o dönemde kurulan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Orta Öğrenim Komitesi beni buldu. Yazdığım yazılarda ‘Hamza Türkmen-Sarıyer Lisesi’ olarak ismim yer alıyordu. Ve bir şekilde buldular. Dolayısıyla Cağaloğlu’nda bulunan ve o dönemler muhafazakâr, dindar, ama İslâmcılığı daha ön planda olan gençlerin toplandığı MTTB’ye mensup gençler (zaten çok fazla genç yoktu o zaman burayla ilişkide olan; İslâm’a hürmetkâr ve Müslümanca yaşamı arzu eden, kendileri de netleşmemiş ama niyetleri İslâm’la irtibatlı kişiler) beni buldu. Haftada bir oradaki çalışmalara katıldım ve bir sene sonra yönetim kurulunda yer aldım.

- Çok etkili miydiniz peki?

- O kadar hatırlamıyorum, zira diğer arkadaşlarla kendimi ölçme gücünde değildim ve bu subjektif olurdu. Ama toplam ilgi de çok azdı zaten. Tüm İstanbul’dan gelen insanlarla toplandığımızda en fazla 30-40 kişi olabiliyorduk. MTTB’nin 300-400 kişilik bir salonu vardı, büyük bir etkinlik yaptığımızda (Müslüman ailelerin çocuklarını çağırdığımızda ve abilerin de o zaman bize yaptığı katkılarla meselâ) salonu tam olarak da dolduramazdık. İçine millîlik de karışmış hâliyle İslam’la ilgili olarak MTTB’ye ilgi en fazla bu kadardı. Yeniydik. Meselâ o dönemde solcuların lisede kız ve erkek öğrencilere sosyalist yazarları, edebiyatçıları okutmasına karşı ben de cevap vereyim istiyordum ama okutacak, okuyacak bir şey bulamıyordum. Peyami Safa’nın romanlarını okuyordum ve okutmaya çalışıyordum. Niçin? Roman kahramanları “Allah” diyor diye. Buna bile muhtaçtık. Hâlbuki okuduğumuz şeylerde kısmen bir muhafazakârlık var, doğu-batı çatışması içinde bir sentezci anlayış var; ama Sözde Kızlar, Yalnızız gibi batıcı aşk hikâyeleri veya mistik söylemlerdi bunlar.

- Okuyacak bir şey vardı en azından, öyle mi diyorsunuz?

- Evet. Eklektik ve bu kadar da karmaşık materyallere muhtaçtık. MTTB, Sabahattin Zaim’in İslâm ve İktisat başlıklı bir kitapçığını yayınlamıştı. Meselâ ben sosyalist arkadaşlara “İslâm’ın ekonomik görüşü bu.” diyebilmek için o kitapçığı elde ettiğim gün sabaha kadar oturdum, o kitapçığı okudum, anlamadım ve bir daha okudum; lügâtle okumaya çalıştım, kavramaya çalıştım. Bazı cümleler bende makes buldu ama ağır olan bu metindeki konuyu ya anlamamıştım ya da cevaplarımı karşılamamıştı.

MTTB Orta Öğrenim Komitesi’nde Sedat Yenigün’ünün de (Allah rahmet eylesin) katkılarıyla düzenli ve değişen aralıklarla bazı kitapları okumaya ve sorularımızın cevaplarını bulmaya çalışır ve tartışırdık. Hemen MTTB’nin yanında Nida Yayınları vardı. Sahibi İhsan Toksarı‘ydı. Mevdudi’den bir iki çeviri eseri vardı hatırladığım. Dikkat çeken ne buluyorsak işte. Gerek Müslümanca düşünce çerçevesinde, gerek millî çerçevede okumaya çalışıyorduk.

- Hatırladığınız kitapları söyleyebilir misiniz?

- Meselâ o tarihlerde Ergün Göze’nin Nazım Hikmet - Peyami Safa Kavgası, benim için önemli olmuştu. Nazım Hikmet’in, komünist birisi olması hasebiyle Peyami Safa’nın ne dediğini merak ediyorduk. Mevdudi’nin Hilal Yayınları’ndan çıkmış kitaplarını okumuştuk. İsmail Kazdal’ın Bir İhtar kitabını hatırlıyorum, ince bir kitaptı. Bizde etkili olmuştu. Dini anlama biçimi itibariyle kişiyi sorgulamaya sevkeden bir kitaptı. Okuduğumuz kitaplar daha çok sosyal olaylarla ve tarihle ilgiliydi. Endonezya’da ne olduğunu anlatan kitaplar vardı meselâ. “Bize gerek dünya görüşü itibariyle, gerek kültürel tartışmalar boyutunda, gerek ekonomik, sosyal, siyasi açıdan perspektif çizen ve İslâm’la irtibatlı şu kitap vardı.” diyebileceğim zaten elimizde yeterli materyal yoktu. Yoldaki İşaretler, İhya Hareketleri, İslam Davası gibi kitapların 60’lı yıllarda çevrilip basıldığını daha sonra öğrendik.

- Aşkla araştırıyordunuz siz de?

- Evet, araştırıyorduk. Bu sadece benim hikâyem değil. O dönemin İslâm’la irtibatlı olan insanların hikâyesi. Sedat Yenigün’ün de hikâyesi bu.

- Bir kitabı okuyup durmuyordunuz ama, değil mi?

Şöyle söyleyeyim: benim sınıfımda -lisede Dev-Lis’li Fransızcası-İngilizcesi iyi olan bir arkadaşım vardı, başka sosyalistler de vardı. Onlar bizimle akidevî planda bir nevi dalga geçiyorlardı. Rahatsız oluyorduk, cevap verme ihtiyacı hissediyorduk ama onların literatürünü bilmek gerekiyordu. Hilmi Ziya Ülken’in Materyalizm’e Reddiye kitabını bulmuştum. İdeolojik faaliyetlere çok zaman ayırıyorduk ve derslerim iyi değildi. Lisede o zamanlar ideolojik takılanlar öyleydi, pek önemsemiyorduk dersleri. İkmâle kalırdık, çalışırdık ve geçerdik.

‘O kitap için oturdum, fizik çalıştım’

Ülken’in kitabını okumaya başladım. Kitap tarihî ve diyalektik materyalizmi değerlendiriyordu. Bunu irdelerken de özellikle fizik kuramlarını kullanan bir dili vardı. Ağır bir kitaptır, hâlâ piyasada var, bakılabilir. Kitabı anlayabilmem için fizik bilmem gerektiğine inandım. Fizik notum bir ve ya ikiydi, çalıştım ve fiziğim dokuz veya on oldu. Hoca da hayret etti. Kitabı defalarca okudum ve kelimeleri-cümleleri ezberliyordum adeta. Oradan elde ettiğim bilgiyle Marksist arkadaşlarımla konuştuğum zaman büyük ölçüde onları susturabiliyordum. Ama daha sonra öğrendim ki, verdiğim cevaplar daha çok İslâm adına değil de idealizm adınaymış. Eflatuncu ya da Hegelci anlayış adına bir cevapmış. Bu tip çaresizliklerimiz de vardı.

- Kitap arayışında olduğunuz süre içerisinde Kur’an ile olan ilişkiniz nasıldı? Kur’an nerede kalıyordu?

- Kur’an 70’li yılların başında gündemimizde değildi. Bir kişi cihatla ilgili Kur’an’daki ayetleri toplayıp broşürleştirmiş ve MTTB’deki bir program çıkışında insanlara dağıtıyordu. “Aa, bak cihatla ilgili şu ayetler varmış.” diye hoşumuza gitmişti. Yahut okuduğumuz fikrî kitapta bir konunun Kur’an’da bir ayetle bağdaştırılmasına ilgi duyuyorduk. Çok önemsiyoruz ama ‘Kur’anı nasıl okuyacağız, onunla nasıl irtibat kuracağız, nasıl anlayacağız’ bilmiyorduk; ulaşacağımız bu tip bir rehberlik yoktu. İlişkimiz bu şekildeydi Kur’an’la. Zaten Müslüman kesime baktığımızda gelenekçi, mezhepçi bir anlayış içinde taklitçi bir tutum takınıyorlardı. Fikrî, gaybî-kelamî, siyasî bir konuyu tartışırken “Kur’an ne dedi?” sorusundan ziyade “Şu üstad, alimler, hocamız ne dedi?” yaklaşımı vardı. Böyle bir yaklaşım içinde “Kur’an’ı ancak büyük alimler, yetkili olanlar anlar; biz ise ancak onlara tabi oluruz.” telâkkisi hakimdi. Bu da Kur’an’la irtibatımızı frenliyordu.

Kur’an’ı yalnız âlimler anlar(!)

Babam, ben lise birinci sınıftayken vefât etti. Lise birinci sınıfın başında kendi harçlıklarımı toplayarak kitap okuma merakım içinde Cağaloğlu’na gidip indirimli olarak Hasan Basri Çantay’ın üç ciltlik meâlini almıştım. Meali aldım, evimizdeki bir rafa koydum. Babam ertesi gün eve geldiğinde “oğlum bunlar ne?” dedi. Ben “baba, bunlar Kur’an meâli” deyince niçin aldığımı sordu, ben okumak için aldığımı söyleyince nasıl okuyacağımı sordu. Ben de “anlamak için” dedim. Anlayamayacağımı söyledi babam. “Meal bu baba, anlamak için yazılmış.” dedim, yine aynı şeyi söyleyip anlarsam yanlış yapacağımı söyledi ve ekledi “onu ancak alimler anlar.” Ben biraz sesimi yükselttim ve çatışma pozisyonuna geldik. Babamın Nurcuların Yazıcılar koluyla irtibatı olmuştu ve İslâm için gücü yettiğince her türlü fedakârlığı yapmaya çalışmış bir insandı. Ama babama telkin edilen bakış açısı da buydu, gelenekçi bakış açısı. Ve raftan o meâller kalktı. Kur’an’la irtibatı nasıl kurabileceğimizi siz söyleyin şimdi. Daha sonraki siyasî okumalarımdan da, orada yaşadığımı kısmen hatırladığım kadarıyla da söyleyebilirim ki: 70li yıllara geldiğimizde Türkiye’deki bütün Müslüman cemaatlerin-tarikatlar ve bazı kişiler etrafında oluşmuş dinî faaliyetler, genellikle mezhepçiydi, batınî anlamda tasavvufu çok önceliyorlardı, ermişlik kültürü ön plandaydı ve her biri de sistemin baskısı nedeniyle süreç içinde sisteme eklemlenmiş, sağcı, milliyetçi pozisyona gelmişlerdi. Aynı zamanda şeriatı istiyorlardı. Bu pozisyonu analiz etmek gerek. Bugün de bu eklektisizmin daha değişmiş, çok kültürlü hâle gelmiş pozisyonları var.

Anlattığım koşullar bizi bir arayış çabasına sevk ediyordu. O zaman duvarlarda hippilerin slogan ve işaretleri yer alıyordu. Bunlara ‘sev-genç’ deniliyordu. O dönemde gençleri iki eğilim kuşatıyordu: Ya tüketim kültürünün bir nesnesi olarak bohemleşmek, partilerde, plajlarda haz peşinde koşmak veya hippileşmek. Ya da sosyalist veya daha az olarak da Türkçü olarak, toplumsal sorunlarla ilgilenmek söz konusuydu. Müslümanların etkinlikleri daha yeni yeniydi ve en önemli çıkışları da MTTB (o zamanki Müslümanlar için en önemli oluşumdu) ile elde edilmişti. MTTB ise kafa yapısı ve dünya görüşü açısından İslâm’a ilgi konusunda büyük yetersizlikler içindeydi. MTTB’yi finanse edenler büyük ölçüde İskenderpaşalılar ve Sami Efendi çizgisinde Nakşî kanattı. Dolayısıyla daha çok onların çocukları ve gençleri oluyordu MTTB’de. 70li yılların başında en duyarlı Müslümanların İslâm’ı ve dünyayı kavrayış becerisi ve birikimi neyse MTTB’nin de o idi. Tevhidi çerçevede rehbersizlik vardı. Rehberleri daha ziyade millî üstadlar, mukaddesatçı muhafazakâr ağabeyler, akademisyenlerdi. Yani Kur’an ve nebevî sünnet merkezli bir bakış açısı Müslümanların gündemine yeteri kadar adım atabilmiş değildi. Kur’an’la ilgimiz de ancak o yıllardan sonra kurulmaya başlandı.

- O zamanlar beraber olduğunuz isimleri hatırlıyor musunuz?

- MTTB’deki ikinci senemde Orta Öğrenim Komitesi Yönetim Kurulu’ndaydım. Kurula geçmeden evvel Sedat Yenigün abinin öncülüğünde İslâm için duyulan hassasiyetlere daha duyarlı bir MTTB olsun diye bir alt yapı çalışması olarak Orta Öğrenim Komitesi’nden seçilmiş on yedi kişiyle bir birliktelik kurmuştuk. MTTB’nin hâlini Sedat abi çok beğenmiyordu ve bu sebeple ‘alttan gelen bir dalgayla dönüştürelim’ düşüncesi hâkimdi. Bu on yedi kişi, hem kendisini yetiştirecek ve hem de üniversiteye girmek için çalışacaktı. Ayrıca ciddi aktivitelerde yer alacaktı. Şefik Aşıkoğlu başkanımız oldu Orta Öğrenim Komitesi’nde. Sami Şener ikinci başkandı. Ahmet Şişman vardı, on yedi kişilik ekibin de içindeydi. On yedi kişilik ekip yaz mevsiminden önce kurulmuştu. Yazdan sonra on yedi kişiyi bir türlü toplayamadık. Şaşırdık tabi, nerede olduklarını bilmiyorduk ve irtibatımız kesilmişti. İstanbul ve Anadolu’nun bazı şehirlerinde yeni bir hareket çıkmıştı o zamanlar, Yeniden Milli Mücadele adında. Bizim arkadaşlarımızın önemli bir kısmını etkilemiş, bizden kopartmış ve kendi bünyesine almıştı. Böyle bir süreç yaşamaya başladık.

MTTB ile Yeniden Milli Mücadele arasında

Daha sonra MTTB ile Yeniden Milli Mücadele (YMM) arasında üniversiteler düzeyinde bir rekabet ve çatışma boyutu söz konusu oldu. Benim bazı arkadaşlarım da YMM’ye katılmıştı. Altı ay boyunca ciddi tartışmalar yaşadık. Bu süreçte YMM metinlerini okumaya yöneldim. Bazı günler okuldan kaçıp Sarıyer Camisi’nin üst katında bu metinleri okumaya başladım, fikir edinmek için. Okudukça yaşadığım arayışlara bazı cevaplar buldum ve kimliğimi oluşturma konusunda önemli parametreler yakaladım orada. Akidevî, doktriner konuları ‘ilmi sağ’ adı altında; toplumsal dönüşüm ve sisteme dair bakış açılarını ‘inkılap ilmi’ başlığı altında derlemişlerdi. Tarih ve sosyal durum değerlendirmelerini ‘buhranlarımız’ başlığı altında ve mücadele yöntemine dair söylenmesi gerekenleri de ‘yeniden milli mücadelenin stratejisi’ başlığı altında toplamışlardı. Bu külliyat sistematik bir düşünceydi ve etkilenmiştim. Böyle bir müfredat MTTB’de yoktu.

- Aradığınızı mı bulmuştunuz?

- Evet, aradıklarımın cevabı gibiydi ve ben de YMM’ye katıldım sonunda. Sene 1970-1971, sağ sol çatışmaları başlamıştı. Sarıyer’de sosyalistler çok fazla kümeleniyordu. Büyükdere’de bazı kiliseleri kullanabiliyorlardı sosyalistler. Gençleri etkiliyorlardı. Bir tiyatro yarışması yapmışlardı ve tam 17-18 tane piyes sergilediler değişik gruplar. İster istemez etkileniyorduk, sosyal sorunlarla ilgileniyorlardı. Onların beslenme kaynakları sistemdi. Sistem pozitivist felsefe üzerine kurulmuştu ve bir sonraki aşamada sosyalizme kapı açılıyordu. Mevcut Kemalist sistemin ürettiği bir tezahürdü sol hareket. Biz ise ötelenmişiz, alfabemiz yasaklanmış, babalarımız-dedelerimiz ellili yıllarda erkek çocuklarını bile gâvur olurlar diye liseye ve üniversiteye yollamıyorlardı. 1950li yıllarda üniversiteye gidip de namaz kılan, helalı haramı gözeten bir insan, dindar halkın gözünde bir evliya mesafesindeydi idi adeta. Durum böyleydi. Necmettin Erbakan 1960lı yılların sonunda ortaya çıktığında çok fazla rağbet görmesinin nedenlerinden belki de en önemlisi, 60lı yıllarda profesör ve namaz kılan birisi olmasıydı! Bir şey anlatmasına gerek yoktu. “Zaten bizden ve evliya gibi bir adam”. Ezilen Müslümanlar bir mum ışığına bile hasrettiler.

Milli eğitim sisteminin batıcı, pozitivist kültlerine yeteri kadar cevap verebilecek dinamik bir altyapı Müslümanlar henüz oluşturamamıştı, zaten ezilmiş pozisyondaydılar. Ama sistemin yetiştirdiği Kemalist, batıcı, solcu çocuklar kültürde ekonomide zaten imtiyazlı, şımartılmış olarak, teşvik edilerek büyütülüyordu. Bu açıdan sistem içinde yetişen ister liberal-kapitalist eğilimli ister sosyalist-Marksist eğilimli olsun hepsi pozitivist kültürden nemalanan ilerlemeci tarih anlayışına sahiptiler. Zaten her ne kadar çatışma sol ve sağ -yani kapitalistler ve sosyalistler- arasında gelişse de, bu çatışma, vahye ve İslamî değerlere sahip çıkan halkla yabancılaşan unsurlar arasındaydı. Bunun en somut örneği de son Cumhuriyet Mitingleri’nde meydanlarda ilerlemeci tarih anlayışı ve batılı değerler dizisi doğrultusunda bütünleşen TÜSİAD’cı kapitalistlerle sosyalistlerin bütünlüğünde bir kere daha görüldü.

- Gençlik döneminizde İslâm’a yönelik hassasiyet kazanma süreciniz nasıl gelişti?

- Lise son sınıfta, biz, sokaklarda caddelerde dergiler satıyorduk, çeşitli eylemler yapıyorduk, artık Milli Mücadeleci olmuştuk. Yeniden Milli Mücadele Dergisi’ni satıyorduk. Üniversite tercihim İstanbul Hukuk Fakültesi olmuştu. Sarıyer’de oturmama rağmen dava adına daha aktif rol alabilmek için arkadaşlarla Atatürk Öğrenci Sitesi’ne yerleşmiştim. Ve üniversitede üç yılım YMM’ye bağlı kalarak geçti. Bu süreç içerisinde sürekli okuyorduk. Müslümanların birçok kültür çevresiyle tanıştım. Sorgulama imkânım daha fazla oldu. Aynı zamanda 70li yılların ortalarına doğru İslam dünyasındaki öze dönüş hareketlerinin ıslah amaçlı kitaplar Türkçeye daha fazla çevrilmeye başlandı. Bir nevi “İslam’da bunun cevabı nedir?” dediğimiz kitaplarla buluşmaya başlamıştık.

‘Minyeli Abdullah’ı ağlayarak bitirmiştik’

70li yılların başında -kitap yoksulluğumuz içerisinde- Minyeli Abdullah yayınlanmıştı. Bu roman, Müslümanların mağduriyet ve çağdaş direniş tablosunu yansıtıyordu. Amiyane tabirle bize ilaç gibi gelmişti, ağlayarak bitirmiştik. Kitabın edebi değeri nedir tartışılabilir ama İslâm’ı anlamak ve bu yöndeki hassasiyetimiz- duyarlılığımız açısından çok önemli rolü olmuştu. Ayrıca Mehmet Akif’in Safahat’ını adeta hatmediyorduk. Çok ciddi bir boşluk vardı. Kültür sürekli batılı paradigmadan, batılı değerlerden, batılı kişilerden geliyordu.

70li yılların ortalarında İslam dünyasındaki ıslah hareketlerinin, özellikle Malik bin Nebi, Seyyid Kutup, Mevdudî gibi kişilerin eserleri ve bu eserlerin yanında bazı Kur’an çalışmaları (Fizilal tefsiri gibi) gündeme geldikçe, kaynaklarımızla temel kavramlarımızla daha fazla bütünleşmeye ve bu kavramlarla hayatı algılamaya başladık. Bu arada Elmalı Hamdi Yazır tefsirini keşfettik ve lügat yardımıyla okumaya başladık.

70li yıllara gelindiğinde aşağı yukarı bütün Müslümanlar milli-dindarlık düşüncesine bulanmıştı. Türk milleti, İslam ümmeti yerine konulmuştu. Meselâ en önemli kavramlarımızdan birisi -Kur’anî kavramlarımızdan birisi- ‘millet’ti. Biz bu süreçte millet kelimesinin, Kur’an’da anlatılan boyutuyla değil saptırılmış bir anlamda kullanıldığını öğrendik. Temel çatışma Mustafa Kemal’in “Ümmetten bir millet yarattık.” sözünde yatar. ‘Ümmet’ İslam’a ait üst kimlik, ‘millet’ ise Türk ulusudur. Üst kimlik Türk milleti mi olacaktır, İslâm mı olacaktır? Türkiye Birinci Meclis’in darbeyle kapatılmasından sonra yaşanan Türkiye’deki en büyük çatışma budur. “Üst kimlik ulusal-batıcı değerler mi olacaktır yoksa İslam mı olacaktır?” Sistem Müslümanlara ait değerleri tamamen imha etmek, edemiyorsa asimile etmek için –en azından alt kimliğe itmek için- uğraşıyordu ve hâlâ da bu proje varlığını korumaktadır. Oysa Müslümanlar İslâm’ı savunmak cehdi içerisindeydiler ama büyük darbeler yediler, İstiklâl Mahkemeleri’nde binlerce kanaat önderi idam edildi. Batılılaşma sürecine 60’a yakın ilde itiraz oldu. On binlerce insan katledildi. Yüz binlerce Müslüman ülke içinde sürgüne gönderildi. Çok acılar yaşadık ve bu çatışmalar ‘üst kimlik ulusal kimliktir’ dayatması neticesinde oldu. Bu da ‘millet’ kavramı etrafında dönüyordu. Biz, Kur’an’a yönelim çabaları içinde kavramları yeniden incelemeye başladık. Millet kavramının Kur’an-ı Kerim’de on beş yerde geçtiğini ve hemen hepsinde insanlara ait din (millet-i İbrahim’de olduğu gibi) ve şeriat anlamına geldiğini gördük. Kafa sayısıyla ilgili bir kavram değildi. Peki, nasıl oluyordu da kafa sayısıyla ilgili (Batı’daki Nation-Nasyon) veyahut sonradan üretilen ‘ulus’ kavramıyla ilgisi kurulmuştu.

‘Kavramları anlamaya yöneldim’

Türkiye Müslümanları ulusçuluğun ne demek olduğunu ontolojik planda henüz bilmiyorlardı. Dolayısıyla hem Müslümanca kavramları doğru öğrenmek bize şart oldu hem Batılı paradigmayı kavrama yolu açıldı. Böylece benim üniversitedeki çalışmalarım bu kavramları anlama yönüne evrildi. Bu kapsamda ben ve bazı arkadaşlarım adında ‘milli’ kavramı geçen Milli Mücadele’yi sorgulamaya başladık. Yeniden Milli Mücadele çok iyi örgütlenmiş, çok fedakâr bir hareket olmasına rağmen milli-dindarlığı savunuyordu. Dindarlığa eyvallah ama milliyeti de ön plana çıkarıyordu. Dolayısıyla iç muhalefet unsurları oluştu. Biz arkadaşlarımızla Yeniden Milli Mücadele’den, İstanbul’daki örgütlenmeden koptuk. ’75 ve sonraki yıllarda İslâm’la daha iyi tanışabilmek için, onu daha iyi kavrayabilmek için büyük bir cehd içinde olduk. Tevhidin kuşatan boyutları, Kur’an’ın bir hayat kitabı olduğu gerçeğiyle karşılaştık. Yeniden Müslümanları kitabîleştirmek -akaidde, kültürde, siyasette- yeniden kitap merkezli bir ümmet hâline gelmek kaygısına girdik. O yıllardan bu yana da -Allah’a hamdolsun- böyle bir istikamet içerisindeyim. Bu aidiyet içerisinde gücümüzün ve aklımızın yettiği kadar çabalıyoruz.

- Buradan Haksöz’e geçelim öyleyse. Haksöz oluşumu nasıl ortaya çıktı?

- Haksöz dergisi 21 yıldır yayınlanıyor. Bir o kadar da arka planı var. Müslümanlığını gaybî plandan dini anlama usulüne ve İslâm’ı yaşanır kılma hedefine kadar tutarlı bir perspektifle ve sahih bir hat takip ederek oluşturma kaygısı taşıyan Müslümanlar, 70li yılların ortalarında nitelikli olmaya çalışan az sayıda insandı. Bu arayışa ‘tevhidî uyanış süreci’ diyebiliriz. İslâmcı diyorlardı, radikal diyorlardı, kökü dışarıda diyorlardı, vahhabî diyorlardı, (İran Devrimi’nden sonra) İrancı diyorlardı… Tabi ki bu arayış içindeki insanların yeterli bir aynılıkları henüz oluşmamıştı ama eğilim ve istikametlerinde benzerlik vardı. Yani “Vahiyle, fıtratla yeniden nasıl buluşabiliriz? İslâm’ı nasıl somutlaştırabiliriz?” kaygısı öndeydi. Katkı sağlayan önemli büyüklerimiz oldu ama sistematik olarak bu temel soruları cevaplayacak bir rehberlik yoktu. Yaşlarımız küçüktü, el yordamıyla, çabalarla yol açmaya çalışıyorduk. Diyebilirim ki, 70lerde Türkiye’deki İslâm’a dair bilinçlenme, hizip temelli değil, birbiriyle irtibatlı kimlik arayışını netleştirme çabası içinde oldu. Bu çabalardaki en önemli kalkış, tezahür açısından Ali Bulaç ve arkadaşlarının çıkardığı Düşünce dergisi ve yayınları idi. 1975-76 yılında, bu çok önemlidir. Diğer açılımlar Ercümend Özkan’ın Ankara merkezli illegal planda kalan çabaları; yine Ankara’da Kur’an, kültür-edebiyat çalışmaları yapan arkadaşlar Yaşar Kaplan, Akif Ersin öncülüğünde çıkarttıkları aylık Aylık Dergi gösterilebilir. Bunlar çaba gösteren, emek sarfeden 15-20 kişilik nitelikli arkadaş gruplarıdır. Burada üretilen ve kaynaklara yönelen coşkun Müslümanca söylem, bu dönemde en önemli duyarlılık çevresi olan Milli Selamet Partisi’ne bağlı gençlerden oluşan Akıncılar hareketini etkilemiştir. Müslümanca duyarlılık sahibi diğer camialar (Nurcular, Süleymancılar, Yeniden Milli Mücadeleciler) da kısmen etkilendiler. Bu dönemde bir ocak oluşturamasalar da Müslümanların bilinçlenmesine etki eden baskın kişilerde vardı. Hayrettin Karaman bunlardan birisiydi. Topal Said (Said Ertürk), Said Çekmegil, Şeyho Duman gibi. İşte bu çevre ve kişilerin ürettiği, ortaya koyduğu nitelik büyük ölçüde haftalık ve 15 günlük Şura, Tevhid, İslami Hareket ve Hicret dergileriyle Müslümanca duyarlılık muhitlerine açıldı. Bu dergiler 30 bin-40 bin basıyor, Müslüman camianın yoğun olduğu yerlerde, meydanlarda anlatılarak-tanıtılarak satılıyordu.

‘Bunlar Müslüman!’

Bu bahsettiğimiz öbekler büyük ölçüde özgün, vesayetsiz çabalar yürütüyordu ve üreten, etkileyen odaklardı. Böyle bir süreç yaşanırken İran İslâm Devrimi oldu. Bu, bizi duygusal planda ve umut planında önemli derecede etkiledi. Çünkü bizim Türkiye’deki Müslümanlar gözünde İran -bir nevi Türkiye’deki Aleviler gibi- farklı bir yapıdaydı. O zamanlar tek kanal TRT vardı, haberlerde İran’daki olayları yansıtan görüntüleri izlediğimizde şok olmuştuk. Çünkü devrimciler namaz kılıyorlardı, tekbir getiriyorlardı… “Bunlar Müslüman!” dedik biz. Çok önemli bir şeydi bu. Ve Amerika’da Ortadoğu’nun jandarma üssü İran’dı. Orada Şahlık rejimi ve Amerika hâkimiyeti yıkılıyordu, bu çok umut aşılayıcı bir şeydi. Şiilik-Sünnilik tartışmaları daha sonra geldi. İlk olarak bu kazanımlar ön plandaydı. Peşinden dünyanın ikinci büyük devi Rusya Afganistan’a girdi ve Afganistan direnişi başladı. Peşinden işgal edilen güney Lübnan’da İsrail’e karşı bir direniş halesi ortaya çıktı. Bunlar aşağı yukarı İslam dünyasının yükselen sesi gibi bir hava oluşturdu. Böyle bir yoğunlaşma içerisinde fikri altyapımızı oluştururken duygusallık ön plana geçiyordu, duygusallık ön plana geçince o zaman daha aceleci bir yaklaşımla “Devlete gidiyoruz, devrim yapacağız!” aceleciliği öne çıkıyordu.

Bu kafa karışıklığı veya strateji-metot karmaşası içerisindeyken 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Darbe, Türkiye’yi yasaklar ülkesi, korku ülkesi haline getirdi. O duyarlılık içerisinde bahsettiğimiz kültürü yansıtan neşriyatın büyük bir kısmı imha oldu. Çünkü Jandarma-polis evleri arıyordu. Evlerinde bu tarz kitap veya dergi bulunduranları gözaltına alıyorlardı. Yeteri kadar rüştümüz henüz ispatlanmamıştı. Sistemle karşı karşıya gelme deneyimi zayıftı. Yani hâlâ tek parti döneminde yaşanan korku psikolojisinin izleri vardı. Ve o korku psikolojisi içerisinde birçok insan bahsettiğimiz dergileri yaktılar, yok ettiler. Bugün meselâ o dergiler üzerinde bir araştırma yapmaya kalksanız, o dönemde rol alan bu insanlarda bu dergileri bulamıyorsunuz. Yok… Çünkü 12 Eylül zulmü ve oluşturduğu korku, onları yok etti. 12 Eylül’den 2-3 sene sonra tevhidî uyanış sürecinin etkilediği insanlar yeniden hareketlenmeye başladılar. Genellikle tevhidi uyanış sürecini başlatan bahsettiğimiz bu ocaklardan etkilenen Akıncılar, kısmen Mücadeleci, kısmen Ülkücülükten Müslüman kimliğe geçmiş insanlar 85’ten sonra değişik faaliyet öbekleri, cemaatler oluşturmaya başladılar. Bizim Haksöz dergisinin oluşumu da o yıllara rastlar. 80li yıllarda daha çok sistematik bakış açısını yakalamak, gerek usulî netliği gerek metodolojik netliği oluşturmak kaygısı içerisinde olan ufak bir arkadaş grubu içerisinde çalışmalarımız-araştırmalarımız sürüyordu ve Müslümanların yine katkı sağlayan kişileriyle diyaloglarımız vardı. Bu çabalarımız bizi, 1988 yılında, Yöneliş Yayınları’nı kurmaya götürdü.

Yöneliş Yayınları ile bahsettiğimiz hassas Müslümanlık arayışının, inşa etmek istediğimiz düşünceye katkı sağlayacak kitaplarını çeviri ve telif olarak neşretmeye başladık.

Dünya ve İslam dergisiydi ilk dergi tecrübeleri

Bu tür çabalarımızı paylaştığımız arkadaşlarımızla, özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan arkadaşlarımızla ve Rıdvan Kaya’nın editörlüğünde 3 aylık Dünya ve İslam Dergisi’ni çıkartmaya başladık. İlk dergi tecrübemiz buydu. 1990’da çıkmaya başlayan Dünya ve İslam Dergisi İslam dünyasında bizim aradığımız sorunları cevaplamaya çalışan düşünürlerin ve hareketlerin kültürünü Türkiye’ye yansıtmaya çalıştı. Yani Mısır’da ne oluyor, İran’da ne oluyor, Endonezya’da ne oluyor, bunların ne gibi kültürel altyapıları var, nasıl bir cemaatleşme içindeler, sistemle çatışmaları, ilişkileri nelerdir, emperyalizme karşı tavırları ne, yakın ve uzak vadeli hedefleri ne vb. konular bizlerin de Türkiye’de merak ettiği konulardı. Dünya ve İslam Dergisi böylece 4 yıl yayınını sürdürdü. Fonksiyoneldi. Talep eden insanlara önemli yararları oldu ama cemaatlerin önde gelenlerinin yeterli ilgiyi göstermediğini gözlemlediğimizde dergiyi kapattık. Dünya ve İslam dergisi çıkarken İstanbul Marmara İlahiyat Fakültesi’ndeki arkadaşlarımızla bir faaliyet içerisindeydik. Değişik çalışma gruplarımız vardı. Alternatif ilahiyat çalışmaları yapıyorduk.

Bu çalışmaları yazılı hale getirmek, ilahiyat fakülteleri arasında iletişim kurabilmek niyetiyle Haksöz Dergisi’ni Söz Dergisi adıyla ilk defa Marmara İlahiyat Fakültesi’nin bir öğrenci dergisi olarak çıkarttık. 16 sayfaydı ama niteliği epeyce beğenilmişti, öğretim görevlileri tarafından da, değişik kişiler tarafından da. Haksöz Dergisi’ni 2. sayıda tartışarak genel bir dergiye çevirmeye karar vermiştik. Yani ilahiyat fakülteleri için çıkan dergi 2. sayıdan itibaren gelen talep üzerine genele açık bir dergi haline getirildi ve 1991 yılında aylık olarak yayınlanmaya başladı. İşlevi bizim iç eğitimimize, gerek diğer Müslümanlarla diyaloga, irtibata ve birlikte iş yapma kaygısına dönüktü. Hem siyasi olayları sahip olmaya çalıştığımız Kur’anî perspektifle izah etmeye, hem de kavramsal düşünsel usulî ve metodik algımızı ve çözümlemelerimizi derinleştirmeye çalışıyorduk. Haksöz yayın faaliyeti olarak varlığını bu çerçevede tanımlamıştı ve hala da o istikamette yayınını sürdürüyor. Müslümanlar olarak hem kendimizi sürekli yenilediğimiz bir mektebi boyutumuz olmalıydı; hem de inancımızı amelleştirme, birliği yaygınlaştırma, iyiliği yaygınlaştırma içinde olmalıydık. Yani inanç ve amel bütünlüğünü tanıklaştıran bir nitelik ve eylemlilik içerisinde olmalıydık. Dergi, bu çabanın ve hedefin bir aracı olarak şuanda da varlığını devam ettiriyor.

- Dernek çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz? Özgür-Der özellikle 28 Şubat döneminde etkin oldu...

- Türkiye’de İslam’ı kavramak ve yaşamsallaştırmak çabasında olanlar iki hatta toplanıyordu: Birisi, bu işi daha özgün, sistemden daha bağımsız yapmak isteyen Müslümanlar -tevhidi uyanış süreci elemanları diyoruz bunlara- olarak vesayetsiz yani partisiz siyaset üretiyordu. Bu çizginin oluşturduğu yeterli ve tutarlı bir model var mı? Bundan bahsedemeyiz. Bu çizgi içerisinde de zaaflar ve farklılıklar vardı; çünkü insanlardan oluşuyordu. İkincisi, sisteme entegre yapılar biçiminde İslamcılık yapmaya çalışan Müslümanlar vardı. Sistemden bağımsız var olmaya çalışan insanların yani radikal denilen grubun en önemli sorunlarından birisi sistemle ilişkimiz nasıl olacak, dernektir, vakıftır, partidir… Sistemdeki araçları nasıl kullanacağız? Bu konuda metot tartışmaları gündeme girdi. Tartışmalar büyük ölçüde İslam dünyasından yansıyan rabbani veya nebevi hareket metodu vazeden kitaplardan aktarılan, biraz da dar’ul harp fıkhından aktarılan bilgilere dayanıyordu. Ama burada usulî bir sorun vardı. Zira dar’ul harp fıkhı, kullandığı tema itibariyle Abbasîler döneminde üretilmiş saray adabına uygundu, birçok esas Kur’an ve sünnette yer almazdı. Kendi tarihi şartları içerisinde belki yararı olmuştur ama üretilmiş olan bu fıkhı iletilmiş olan dinle aynı kaynakmış gibi göstermek çok büyük bir yanlıştı. Taklitçi-mezhepçi anlayıştan kaynaklanan bir yanlıştı bu.

Bugün Kur’an ölçüleriyle karşılaştırdığımız dar’ul harp fıkhında nassla çelişen birçok hükmün var olduğunu görüyoruz. Meselâ dar’ul harpta kumarın ve faizin olabileceği gibi. Bu yanlış bir bilgilenmedir. Yahut örneğin demokrasi, batı değerlerine ait bir kavram. Felsefi olarak demokrat olmamız mümkün değildir çünkü o benmerkezcidir, her şeyi insan belirler anlayışına dayanan bir paradigmaya dayanır. Ama uygulanan işlerde halkın katılımını da dile getiren bir kavramdır aynı zamanda. Şimdi, İslâm ülkelerinde yazılan nebevi ve rabbani fıkıh kitaplarında aşırı derecede demokrasi eleştirisi yapılır. Tamam, felsefi olarak bu eleştiriye aynen katılıyoruz ama sultanların, şeyhlerin, diktatörlerin, ulusal konseylerin, despotizmin, vesayet rejiminin, totaliterlerin hâkim olduğu sistemde felsefik boyutu dışında demokrasi eleştirisi yapmak pek tutarlı olmuyor. Bu yaklaşımı görmemiz lâzım. İslâm demokrasiden katılım itibariyle daha üst bir imkân sağlar dememiz lazım. Şura, bizim için asıl dememiz lazım. Şura’yı kitleye nasıl yaymalıyız dememiz lazım; ama bu metot kitaplarında bunlar yer almaz. Şimdi dolayısıyla vesayet sistemi dışında kalan Müslümanlar çözüm ararken, gerek dar’ul harp fıkhının açmazlarını görmediler, gerek vakıayla Kur’an ayetleri arasında bağ kurmak bağlamında bir fıkıh üretemediler.

Mesela Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de önemli bir tarih ve toplum değerlendirmesine işaret etti. Ve yeniden Kur’an neslini inşa edelim diyordu. Demek ki Kur’an ümmeti zaafa uğramış, diriliğini yitirmişti. Bizi kuşatan bu cahili ve ulusal yapıdan arınarak yeniden var olmamamız gerekirdi. Ama vakıayı göremeyenler ve ütopik bakanlar olabilir. “Yok, ben cahili sistem içerisinde değilim.” “Ben kuşatılmış değilim.” Nesin o zaman? Bırak Türkiye’yi, dünya şu anda küresel kapitalizmin kuşatması altında. Biz bu küresel kapitalist kuşatmayı -buna demokrasi deyin, faşizm deyin, ne derseniz deyin- nasıl aşacağız?

İnsan fıtratı Adem’den bu yana aynıdır

Mekke’ye bakarken bunu algılamaya çalışacağız. Mekke’de de cahilî bir kuşatma vardı. Birebir anoloji yapamayız ama oradaki ilkeleri almamız lâzım. İnsan fıtratı Âdem’den bu yana değişmez. Ama Batılı paradigmada değişir. Oysa bizim için fıtratı Allah yaratmıştır, değişen sadece şartlardır. İnsan fıtratı değişmez. Âdem ne ile sorumluysa biz de aynı şey ile sorumluyuz. İyiliğe veya kötülüğe meyletme özelliğimiz var, Allah akıl nimetini vermiş ve başıboş bırakmamış, vahyi de önümüze koymuş. İsteyen ibret alır, kazanır; isteyen ibret almaz, kaybeder. Dolayısıyla kuşatıldığımız bu sistemi nasıl aşacağız? Sistem içi bazı araçları kullanabiliriz ama bu araçları gücümüz yettiği oranda kullanmamız lazım. Sistemi, kendi kimliğimizi gizlemeden ve karşı tarafa yağcılık yapmadan, İslâmî ahlâk ve onurla kullanmamız lazım. Türkiye’deki 12 Eylül öncesi ve sonrası bazı İslami yapılanmalar sistem içi araçları kullanma konusunda vesayeti kabul ettiler. Onlar açısından sorun yoktu zaten. Bir şeyler yanlış ama yeteri kadar tartışmadılar, fıkhetmediler. “Bir dakika, biz tevhidi ilkeler çerçevesinden bakalım, biz bu sisteme eklemlenmeyelim!” diyen insanlar da eklemlenmemek adı altında dergi çıkarmayı, dernek kurmayı, vakıf kurmayı, sistem içi araçları kullanmayı bir nevi münker-şirk aracı olarak görmeye başladılar. İkisi de yanlış…

Burada bir durum değerlendirmesi yapmamız lâzım. Değerlendirmeyi yaptığımız zaman gördüğümüz tablo, bizim onların kuşatılmışlığı altında olduğumuzdur.

‘Birden olmadı, bir mücadeleyle oldu her şey.’

Biz eğer Rasulullah’ın (s) siret sünnetiyle mukayese kuracaksak ve örnek alacaksak, öncelikle Rasulullah’ın Mekke dönemini iyi değerlendirmeliyiz. Burada da cahili bir kuşatma vardı. Bu kuşatmayı nasıl aştılar? Bazı sistem içi araçları kullandılar. Ama bunun için tebliğlerini, kimliklerini, duruşlarını eğriltmediler. Yoksa ‘gökten melekler indi, işleri aştılar, bunlar çaba sarf etmeden her şey çözüldü ve İslami ümmet kuruldu’ değil. Bir mücadele içinde merhale merhale adım atıldı. Bu mücadele sürecinde Hz. Muhammed, sistem içi araçları kullandı. O zaman çözümleyeceğimiz soru şudur: Cahili sistem içi araçları kullanmanın fıkhı nedir? Allah’ın ayetlerini örtmeden, karşıtına yağcılık yapmadan sistem içi araçları kullanabiliriz. Tabi uygun araçları kullanabiliriz. Meselâ çok açık münker olan insan kazanacağım diye meyhane açamayız. Kumarhane açamayız… Uygun araçları kullanabiliriz. Meselâ dergi aracını kullanabiliriz. Söyleyecek sözümüz var, mesajımız var. Bunu yapacak özel, kendimize yeter bir kadromuz ve mesajımız var, dağıtım mekanizmamız var ve asla kimliğimizi gizlemiyoruz. Karşı tarafa yağ çekmiyoruz. Deseler ki “Derginizi çıkartmak için ön sayfaya Mustafa Kemal’in resmi basmalısınız.” O zaman çıkartmayız. Çünkü bu bizim kendi ilkemize ters. Çünkü o sadece bir resim değil. O resmi basmak demek batılı paradigmayı onaylamak demek. Yapabileceğimiz neyse bunu yapıyoruz.

Bu anlayış içerisinde biz 28 Şubat gelmeden de bu tartışmalar içerisindeydik. Örneğin 90lı yılların başında Cezayir olayları söz konusu olduğunda sistem içi araçları kullanma konusu bir kez daha gündeme geldi. Cezayir FİS lideri Abbas Medeni’nin İslami Çözüm diye bir kitabı vardı, o zaman onu Yöneliş yayınlarında çevirdik ve yayımladık. Abbas Medeni şunu söylüyordu, Cezayir’de tek parti sistemi vardı o zamanlar, daha evvel Müslümanların öncülüğünde bir ekmek kıyamı olmuştu ve 500e yakın Müslüman şehit edilmişti. Bir altyapı dayanışması içerisinde Müslümanlara ait cemaatler ciddi bir yeterlik oluşturmuşlar ve FİS diye bir parti kurmuşlardı. Sonra ne yapacaklarını belirtiyorlardı. İslami Çözüm’de; mevcut anayasanın İslami olmadığı vurgulanıyordu, anayasayı İslâmîleştireceğiz deniliyordu. Yani kimliğini gizlemiyorlardı. Metoduna katılırsınız katılmazsınız ama kimliklerini gizlemiyorlardı. Allah’ın ayetlerini örtmüyorlar ve karşı tarafa yağcılık yapmıyorlardı. Bu şekilde kullandıktan sonra aynı Hizbullah’ın Lübnan’da kullandığı parti aracı gibi. Ki bugün Hamas aynı şekilde bu aracı, bu formda kullandı. Bakın Müslümanlığını gizlemeden, ayetleri örtmeden, tahrif etmeye çalışmadan ve sisteme müdahale etmeden, kendi özgünlüğüyle yaptı bunu. Ama Türkiye’deki bağımsız-özgün Müslüman hareketlilik için parti aracını kullanmak yanlış yani erken olurdu. Çünkü Türkiye’deki İslâm’a yönelik bilinçlenme, Kur’an temelli Müslüman hareketlilik henüz bir kitleleşme boyutuna gelmemişti; yani bu toplum vahiyle yeterince uyarılmamıştı. Dolayısıyla biz henüz kitleleşme aşamasında değildik. Parti de kitleleşme aşamasının bir aracıdır, dolayısıyla İslâmcılık adına bugün için karşılığı yok bunun, yani Kur’an merkezli bir bilinçlenme sürecinin bugünkü ihtiyacı değil bu.

İşte sistem içi araçları nasıl kullanabileceğimiz tartışması bu şekilde gündeme gelmişti. 28 Şubat, Türkiye’deki gerek sistem içinde rol alan, gerek sistem dışında tavır alan İslâmcı eğilimin mağlubiyet sürecini ifade eden bir tarihtir. Niçin? Bu mağlubiyeti 28 Şubat 1997 darbesi sağlamadı. Biz 28 Şubat’a gelirken mağlup olmaya başladık. Partiler vesayet partisidir, çünkü İslami kimliklerinden taviz vermek zorunda kalıyorlardı. Bunlar özelde devleti Truva atı taktiği ile yani içeriden fethedeceğiz ve iktidara gelirsek yukarıdan aşağıya İslâmlaştırma yapacağız diyorlardı. Sistem dışında kalan İslamcılar ise devrim yapmak için örgütlenmek, kanlı veya kansız olarak devrim yaparak iktidara gelme peşindeydiler. Bence bu iki öncelikli hedef de Türkiye Müslümanlarının yeniden kendilerini inşa ve oluşum süreçleri itibariyle aceleci bir öncelikti. Heyecanlı ama çok aceleci, çok romantik bir öncelikti. Sünnetullaha uygun değildi. Ve süreç itibariyle iki kesim de dayatılan şartlar karşısında iktidar olamayacaklarını gördüler. Örneğin Türkiye’de ilk defa namaz kılan birisi Necmettin Erbakan başbakan oldu. Osman Özbek adlı bir paşa canlı yayında -özür dilerim- Erbakan’a pezevenk dedi ve Milli Görüşçüler bu adi itham karşısında hiçbir şey yapamadılar.

Ardından “İktidarız ama muktedir değiliz.” deme noktasına geldiler. Psikolojik bir çöküntü oldu. Yine dayatan o vesayet rejimi Necmettin Erbakan’ın önüne Türkiye-İsrail stratejik işbirliği anlaşması metnini ve 28 Şubat darbe metninin kararlarını imzalaması için koydu. Bu vesayet sisteminde İslamcılık yapan, öncelikle iktidarı ele geçirmeliyiz diyen insanlar, bu işte bir yanlışlık olduğunu kavramaya başladılar. Bu durum bir çökkünlük halini getirdi. Diğer sistem dışında kalan tevhidi uyanış sürecindeki söylem ise hayatı tanıdıkça, Türkiye’deki metropolleşmenin getirdiği modernizmi ve dünyanın işleyiş sistemini gördükçe çok erken davrandıklarını, bir şeylerin ardında boşluk bıraktıklarını gördüler. Ve tüm örgütlülük çabalarına rağmen devlete ve devrime kolay kolay ulaşamayacaklarını gördüler. Metot tartışmalarına girdiler ve “Biz bu işi yapamayacağız.” noktasına geldiler.

İki tarafta da öncelikli hedef iktidardı ama kısa zamanda asla iktidara ulaşamayacaklarını anladılar. Oysa olaylara Kur’an eksenli bakanlarımız asıl olanın toplumsal değişim olduğunu, yani aşağıdan yukarıya bir dönüşüm olması gerektiğini söylüyorlardı. Ama öncelikli hedefi iktidar olan iki taraf da kaybetti ve 28 Şubat tam da bu süreç üzerine geldi. Hâlbuki 28 Şubat gelmeden bizim kesimler bir mağlubiyet sürecine girmişti. 28 Şubat dayatmaları karşısında bu mağlubiyet ve çözülme süreci içine giren Müslümanlar maalesef kendi iç sorunları dolayısıyla fazla etkilendiler. İçlerine kapandılar. Mesela 28 Şubat’a gelmeden evvel üniversitelerde Müslümanların geç kalmışlıklarını aşıp diğer ideolojik gruplara karşı dengeyi yakalalamaları söz konusuydu. Aşağı yukarı bütün üniversitelerde. Ama bu mağlubiyet psikolojisi üniversiteli gençleri büyük ölçüde etkiledi ve üniversitelerde de bir çözülme söz konusu oldu. Zaten peşinden başörtüsü yasakları gelince üniversite de 100.000’e yakın başörtülü öğrenci okullarından uzaklaştırıldı. Bu bayanlar okullardan uzaklaştırıldıklarında İmam Hatipliler gibi motivasyonu kaybettiler. Bir mağlubiyet, bir çöküş süreci yaşadık. Gerek öncelikli hedef noktasında, gerek sistemden aldığımız darbeler noktasında bir mağlubiyet sürecini yaşadık biz 28 Şubat zamanlarında. Ve bu mağlubiyet süreci içerisinde bütün bunlara rağmen ayağa kalkmak -Uhud Savaşı sonrası gibi- direnmek, var olduğumuzu göstermek gerekiyordu. Maalesef üniversitede, kampus içerisinde çok az insanla kaldık. Var olan gücün eskisine nispetle çok çok azı direnişe yansıyabildi. Ama çok onurlu bir direnişti bu.

İlerleyen aylarda halka yansıdı ve yüzbinlerce kişinin katıldığı ‘Başörtüsü için el ele’ zinciri oluşturulabildi. 1-1,5 sene süren bu direnişimiz en neticede artık direnemez hale getirilmişti. Çünkü üniversitelerde erkekler ve bayanları ayırıyorlardı. En son hatırladığım kadarıyla 15 Aralık 1998 İstanbul Edebiyat Fakültesi önünde bir olay yaşanmıştı. Erkeklerle kızları ayırmışlardı. Polis köpekleri ve panzerleri ile etrafı kuşatmıştı ve kızlara biber gazı sıkarak coplarla köpeklerle saldırdılar. Ağır yaralanan bayanlar oldu, 7 kişi tutuklandı, onlarca bayan gözaltına alındı. O zaman biz şunu dedik: Artık direnişi fiili olarak devam ettirmek bizim insanımıza ve bayan kardeşlerimize zarar veriyor. Bu olmaz çünkü onlar direniyor ve biz kenarda debeleniyoruz. O halde meydanlardaki direnişi zayıflatalım biraz. Bunu daha ziyade hukuki plana taşıyalım. O anlamda da, o ayın sonunda geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Bu Özgür-Der’i kurma teşebbüsüydü. 1999 yılında da bahsettiğimiz sistem içi araçları kullanma ilkelerine bağlı olarak bu kuruluşu resmileştirdik. Ancak Batılı sivil toplum paradigmasına ait olarak değil. Özgür-Der’e mücadelemizin sadece bir aracı olarak bakıldı ve hala da öyle bakıyoruz. Böylece siyasal, hukuki, kültürel mücadele sürecine yoğunlaştık. Özgür-Der elde ettiğimiz bir mücadele aracı oldu.

- Biraz başka şeyler de konuşalım. Takip ettiğiniz dergiler var mı?

- Şöyle söyleyeyim, Müslümanların çıkardığı hemen hemen bütün dergileri, özellikle gündemle irtibatlı veya dini anlamada usulî anlamda çabası olan tüm dergileri her ay gözden geçirmeye çalışırım. Hepsini okuyamam ama bakarım yeni bir şey var mı, yeni bir şey söyleniyor mu, onları yakalamaya çalışırım. Bunu da önemsiyorum, tüm gençler ve Müslümanlar için de böyle olması gerektiğine inanıyorum. Yani Kur’an hayata hitap eden bir kitap, hem Kur’an’ı bilmek hem hayatı bilmek durumundayız. Dergiler biz Müslümanlar için çeşitli cemaatlerin, derneklerin veya diğer ideolojik grupların aylık düşüncelerinin hâsılatıdır. Yani nasıl bakıyorlar, ne diyorlar, ne yapıyorlar? Bu çok önemli bir birikimdir. Yani bir istişareyi paylaşmaktır bunlara bakmak. Gelişmeler karşısında algıları, söylemleri nedir; bize katacağı yeni bir şey var mı? O açıdan hem değerlerimizi hem gündemi değerlendiren özgün ve canlı dergiler mutlaka her ay takip edilmelidir. Belki her yazı için okunmaya vakit bulunmaz ama en azından takip edilmesi gerekir.

- Kitap okuyorsunuz tabi ki. Bir kitap alırken tavsiyelere mi uyuyorsunuz, yazar-yayınevi tercihi mi? Ne yapıyorsunuz?

- Perspektif yakalamak, bilgi birikimini tasnifleyerek çoğaltmak amacında olan yeni okuyucular için sorunuzun tabii ki önemi var. Ama Müslüman olarak temel kitabı Kur’an olan, bu bilinçle hayata, siyasete, kültüre bakan, perspektifi ana hatlarıyla oluşmuş ve dinozorlaşmamış insanlar açısından kitap okumak şudur: ya çevremden haberdar olduğum (zaten bir kültür çevresindeyseniz, Müslümanlarla haşır neşirseniz orada yeni çıkan kitaplara kimler ilgilidir, kimler ilgisizdir bilirsiniz; bu ilgi boyutunu yakalarsınız yani), yahut kitap dergileri, internete düşen (kitapyurdu.com’u takip ederek bile bunu yapabilirsiniz) yeni çıkan kitap haberleri vardır. Bunlarla ilgili “benim perspektifime yeni bilgi katacak, bana ufuk açacak kitaplar nedir?” diye sorarım ve ilgimi çeken kitaplara ya bakarım ya da onları satın alırım.

Temin ettiğim bu kitapların bir kısmı benim için içine hızlıca bakılacak türdendir, bildiğimiz konuları içerir; bir kısmı da tararken bilgime bilgi katacak olanlarıdır. Yahut da bir kısmı bilmediğim bir alanı araştırıyordur, bana perspektif sağlayacak yeni bir kavramı- bakış açısını ortaya koyuyordur; o kitabı tabii ki daha detaylı, derinlemesine okumaya çalışırım. Ama bu ilgi önemli. Kitap, eğer yazılmak için yazılmadıysa, var olanı tekrar etmediyse, bir üretim, bir içtihat, tutarlı yeni bir yorum ise bu hayatı yenilemek çabamıza katkı sağlayan bir materyal demektir. Eğer hayatın içinde canlı insanlarsak o materyallerden uzak kalamayız.

- Müzikle aranız nasıl?

- İnsandaki bediî veya estetik zevkler, fıtrî şeylerdir. İsteseniz de istemeseniz de hayatın ahengine baktığınızda onu ritim veya müzik olarak algılıyor olursunuz. Şu anda havada uçan martıların süzülüşüne baktığınızda, esen rüzgârın nağmesini dinlediğinizde bunlar da müziğin farklı boyutlarını hatırlatır. Fıtratımızla bağdaşan müziğin bizi takviye eden, dinlendiren veya bize coşku veren boyutu önemlidir. Ama bizi yoran veyahut coşkumuzu tahrif eden müzikler de vardır. Ben meselâ hip- hop müziğinden hiç hoşlanmıyorum. Belki gençlik açısından deşarj olmak gibi bir anlam taşıyor… Ama yararlanacağımız tüm bu ezgi ve nağme boyutunun iki çerçevesi vardır. Gerek müziğin kendi içindeki muhtevası (dediğim gibi, bu muhteva bizi yoran, azdıran ve fucra yönelten boyutta olmamalı) gerekse fiziki itibariyle fıtratımızla, vahyi doğrularla çelişen öz taşımamalıdır. Geleneksel yahut neo-modern müzik olsun, fark etmiyor. Müziğin neo-modern olanı da bir araçtır. Yeter ki fıtratla ve tabii coşkuyla, duygularla paralelliği olsun, güftesi şirk unsuru taşımasın.

- Gençlerle programlarınız oluyor mu? Seminerler ve konferanslar dışında, gençlerle yaptığınız programlar var mı?

- Gençlerle çalışmalarım hep oldu ve şimdilerde de bazen oluyor. Onların yetiştirilmesine ve yönlendirilmesine, var olan birikimimle ve onları sorgulattırarak yardımcı oluyorum. Onları analiz etmeye-araştırmaya sevk eden belirli çabalarımız oluyor, gayet doğal bu. Onlardan da öğrendiğim oluyor. Zaten ‘iyiliği emir, kötülükten uzak tutmak’la emirliyiz. Yeter ki uygun ortamlar, şartlar olsun. Bu, programlı ve planlı çalışmalarla olabilir. Sadece hayırları ve doğruları paylaşmak noktasında (bugün oturduğumuz, sizinle sohbet ettiğimiz gibi) da olabilir.

Gençler konusunda özellikle 21. yüzyılda, küreselleşen egemen bir kültür var. Az önce müzikten bahsettik. Hayatı algılama, haz, tüketim biçimi, gelecek tasavvuru açısından bizim Müslüman ailelerin gençlerini dâhi belirleyen, kendi Kur’an merkezli değerlerimiz mi; yoksa dayatan egemen kültürün biçimleri mi? Yani büyük ölçüde internet- Facebook- Twitter tiryakiliğinin aşıladığı ve post-modernleşerek yaygınlaşan, özel hayatı sergileyen kültür mü daha etkili oluyor gençler üzerinde? Bence bireyciliğin, hazcılığın (hedonizmin) ön plana çıktığı baskı çok belirgin.

Burada, gençlerimizle anaları babaları, çevreleri veya cemaatleri hep İslâm’ı dert edinen bir planda ilgilense bile, modernizmin bu kuşatmasını görmemiz lâzım. İlgilenilen bu gençlerin önemli kısmı “İslâm nedir?” “Müslümanın kimliği nasıl olmalıdır?” diye sorduğunuzda düne nispetle çok daha iyi ve tutarlı cevaplar verebiliyorlar. Ama aynı gençler “Nasıl bir evlilik yapmayı düşünüyorsun?” “Nasıl bir hayat kurmayı düşünüyorsun?” dendiğinde piyasa kültüründen farklı olmayan tepkiler de verebiliyorlar. “Giyimi, kıyafeti şöyle olan bir bayan veya erkek” “gitar çalabilen ama dinlenmeyi de bilen” “şu hobileri olan tipleri ben öncelerim” tarzında zaaflı bir hâlle karşı karşıya gelebiliyoruz. Bilen, ama bildiğini modelleştiremeyen… Çünkü kuşatan küresel kültür, çok baskın ve etkin.

Biz gençlere dair düşünürken, gençler ve bizler, yani hepimiz için küresel Batılı yaşam değerlerini nasıl aşabileceğimizi de düşünüyoruz demektir. İnsanı fıtrattan ve gerçek sevgiden uzaklaştırmadan, bu hayatın içinde, hayatı tutarlı bir şekilde yaşanılır kılarak, hem de olumsuz etkileri yok ederek gençleri fıtrata ve vahye yöneltecek bir hattı-yolu nasıl oluşturacağız sorusuyla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Genç denildiğine aklıma bu sorular ve sorunlar geliyor. Bu hepimizin sorunu. Sadece Müslümanların değil, insanlığın sorunu.

Bugün küresel sisteme, küresel kapitalizme karşı başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyip insanlık arayışına çıkan milyonlarca insan var, en azından 2003 Körfez krizinde bunu gördük, değil mi? Bu güzel bir şey. Yani insanlığını arayanların olması… Kız olsun erkek olsun genç de insandır ve insanlığının ne olduğunu, insanlık arayışını öne çıkartmalıdır. İnsan tutarlı değerler peşinde olmalıdır. Ama bu değerleri, Batılı değerlerde arayacaksak yahut Batılı paradigmaya dayanan felsefik, sosyalist, liberal ( özellikle liberalizm, günümüzde çok daha etkili) değerlerde arayacaksak; küreselleşmenin taşıdığı bunalıma katılmış oluruz. Çünkü Batılı tutum ve değerler ilerlemeci bir anlayışa dayanıyor. Bugün ahlâk olarak algılanan değerler, ilerlemeci tarih anlayışı ile yarın ahlâksızlık olabilir.

Gençlerimizi de liberal veya sol eksende en fazla bu paradigma kuşatıyor. Dolayısıyla, gençlerimize sahih, kalıcı, Kitaba uygun değerin ancak vahiyle bütünleşen ve ahlâklaşan bir özellik olduğunu anlatabilmeliyiz. Bu doğrultudaki anlatma biçimlerini zenginleştirmeliyiz. Ama bunun anlatım yolu öyle çok kolay değil. Anlatılanın yaşanması, örneklenmesi gerekir. Bu konuda Müslümanlar olarak kolektif bir akla, içtihada, üretime ihtiyacımız var. “Gençlerle ilgili nasıl bir gelecek ortaya koyacağız, nasıl bir tasavvur içindeyiz” sorusu özellikle (genç veya yaşlı) tutarlı, erdemli ve birikimli tüm Müslümanların ortak sorunudur. Çünkü çok ciddi cahili bir kuşatmayla karşı karşıyayız. Bu sorunu parça doğrularımızı ve birikimimizi sahih ölçüler temelinde bütünleştirecek gayretler içinde çözebilmeliyiz.

- Teşekkür ederiz cevaplarınız ve tespitleriniz için.

DÜNYA BİZİM

HABERE YORUM KAT

3 Yorum