1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Hamza Türkmen: BOP Tersine İşledi!
Hamza Türkmen: BOP Tersine İşledi!

Hamza Türkmen: BOP Tersine İşledi!

Tuğçe Çirağ'ın Suriye ve Ortadoğu intifadaları üzerine Hamza Türkmen'le yaptığı röportajın ikinci bölümü...

A+A-

Hamza Türkmen'le Ortadoğu üzerine gerçekleştirdiğimiz kapsamlı röportajın ilk bölümünü Cumartesi günü 'Bağımsızlık sonrası Suriye bir darbeler ülkesi oldu' başlığıyla yayınlamıştık. Röportajın ikinci bölümünü siz okuyucalarımızın ilgisine sunuyoruz.

TİMETURK / Tuğçe Çirağ - Röportaj

Müslüman düşünür, yazar ve aktivist Hamza Türkmen'in yakında çıkacak olan''Gelecek Tasavvurumuz ve Ortadoğu İntifadası'' adlı kitap çerçevesinde Ortadoğudaki değişim sürecini değerlendirdiği röportajımızda çok önemli bilgilere yer verdi. Röportajımızın ilk bölümünde, Ortadoğuda yaşanan halk ayaklanmasının 'Arap Baharı ya da Arap devrimi' ifadesinin Arap ulusçuluğunu ön plana alan bir yaklaşım olduğunu belirten Türkmen, diktatörleri yıkılan devletlerde demokrasilerin yerleşme sürecinin neye göre farlılık gösterdiğini, Suriye'de akan kanın durması için neler yapılabileceğini ve Tunus hakkında tarihsel verilerle birlikte bugüne geldiği noktayı değerlendirdi.

İkinci bölümünde ise, Libya’daki, Mısır’daki, Irak’taki gelişmeler, Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerindeki gelişmelerle niçin bu kadar yakından ilgilendiği, Türkiyeli gazeteciler Adem ve Hamit’in İran üzeriden serbest bırakılmalarını nasıl değerlendirdiğini konuştuk.


İŞTE RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜ

Libya’da direnişler sırasında başlayan Kaddafi'nin 'yavrularım...' şeklindeki hitabı, NATO'nun 'üstün' çabaları direnişçilerin Kaddafi'yi linç ederek öldürmesini ve Kaddafi sonrası ülkede başlayan aşiret kavgalarını göz önünde bulundurarak Libya'nın son durumu hakkında bilgi verir misiniz?

H. Türkmen: Kaddafi’nin halkına “yavrularım…” demesini ifade etmeniz herhalde bir ironi olmalı. Biliyoruz ki o Tunus’daki özgürlük rüzgarına yelken açan Müslümanları hamam böceklerine ve lağım farelerine benzetmişti. Ama Rabbimizin takdiri ki kendisi lağım borularının içinde yakalandı. Öldürülmesi de aşiretlerin ölçüsüz tepkisine bağlanabilir. Bu konuda da illaki Rambo filmlerindeki gibi bir senaryo kurmamız gerekmiyor.

Kaddafi diktatörlüğü’nün Bingazi’ye varan katliamlarına önce Fransa sonra devreye giren NATO, hava saldırılarıyla engel oldu. İlk defa müdahaleye karşı çıkan ve konuyu diyalogla aşma eğiliminde olan Türkiye, daha sonra NATO içinde rol aldı.
NATO’nun “üstün” çabalarını, öncelikle Avrupa için petrol konusunda Libya’nın istikrarını gözetmek ve muhalefetteki İslami inisiyatifini zedelemek olarak ele alabiliriz. Ancak halk NATO askerlerinin Libya’ya çıkmasını istemedi ve çıkmadılar. Zaten ABD’nin bile Irak mağlubiyetinden sonra, aynı anda iki ülkede savaşamayacağı gerçeği ortaya çıktı. 

Diktatörlük döneminde petrol konusunda yapılan anlaşmalardan ayrı olarak iktidara gelen Libya muhalefeti NATO ve Avrupa ülkelerine yeni bir taviz vermedi. Zaten ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin olduğu gibi Libya petrolüne ihtiyacı yok. Ancak Avrupa için Libya’nın dev doğalgaz rezervleri çok önemli. Rusya’dan pahalıya mal olan ve riskler taşıyan doğalgaz almaktansa, hemen Avrupa’nın güneyindeki Libya’da kurulacak istikrarlı bir ülkeden doğalgaz satın almak çok daha avantajlı. NATO ve Avrupa bunun hesabını yapmış olabilir. Libya için de bu potansiyelini kullanmak, İran’ın petrol potansiyelini kullanması gibi garipsenecek bir durum değildir.

Libya’nın başında şu anda geçici başkan olarak Mustafa Celil bulunuyor. Gerek petrol gerek altyapı alanında eski dönemden kalan binlerce anlaşma ve projenin devamına sıcak yaklaşılıyor. Geçici Ulusal Meclis 2 Mayıs 2012’de Kaddafi’yi övmeyi suç saydı. Zira eski sistemin kalıntıları hala mevcut. Kaddafi’den yana savaşanların yoğun olduğu bölgeler Beni Velid ve Sirt’te hala resmi kurumlara Kaddafi’nin yeşil bayrağı çekebiliyor. Silahlarını da teslim etmiş değiller. Ekonomik alanda mücize bekleyişinde olanlar var. Ayrıca doğu bölgelerinde bazı aşiretler, önceki mahrumiyetlerini hatırlatarak özerklik istiyorlar. Harici/İbadi eğilimli olan Emaziğlerin ana dili Berberice ve nüfusları yüzde 20’yi buluyor. Libya bütünlüğü içinde kültürel haklarını istiyorlar. Bütün bunlar önümüzdeki gün veya aylarda yapılacak olan 200 kişilik Kurucu Meclis yani Mu’temer Vatani seçimlerinden sonra gerçekleşecek anayasa ile halledilecek konular.

Libya’daki son gelişmeleri Libya’yı yakından bilen ve takip eden arkadaşımız Lokman Doğmuş, Haksöz Dergisi’nin son Haziran sayısında mütalaa etti. Bu yazıdaki bilgilere göre seçimlerin İslam’a aykırı hatta şirk olduğunu iddia edenler var. Ancak Kaddafi döneminde Afganistan’da ve Sudan’da silahlı eğitim görüp geri dönen gruplar Abdulhekim Belhac liderliğinde siyasi parti kurdular ve seçimlere katılacaklar. Daru’l İfta makamı kuruldu ve seçimlerin şura anlayışına uygunluğu konusunda fetva yayınladı. Ancak Maliki ve İbadi alimlerden oluşan Rabıtat Ulema Libya birliği, ferdi fetva verilmemesi, ehil olanların katılımı ile cemai fetva verilmesini savunuyor.

Ancak özerklik konusunda tüm mevzi itirazlara ve Kaddafi kalıntılarının engeller çıkartmalarına rağmen, devlet işleyişinde kısmi düzelmeler var. Libya halkının büyük çoğunluğu Kaddafi’nin devrilmesini destekliyor. 19 Mayıs’ta Bingazi’de yapılan mahalli seçimleri İhvan’a yakın Hizbu’l Adalet ve’l Bina Partisi kazandı ve 41 sandalyenin yarısını aldı. Daha önce el-Kaide ile irtibatlı en önemli kişiler ülkenin doğusunda yer alan Derne’den çıkıyordu. Şimdi ise Derne’de seçime yönelik desteğin oldukça yüksek olduğu bildiriliyor. 

Mısır’da Mübarek rejimi kısa surede yıkıldıktan sonra kargaşa devam etti. Yapılan seçimler, bu kargaşa ortamının bitmesine vesile olacak mı?

H. Türkmen: Tahrir Meydanı’nın bileşenleri farklıydı. Selefiler Tahrir Meydanı’na ilkin çıkmadılar. Ana kitle ve temel organizasyon İhvan-ı Müslimin’e aitti. Ama en çok sesi çıkan, sosyal medyada kendilerini birincil olarak lanse eden ve Batılı medyada ilk sırada lanse edilen liberaller, marksistler, anarşistlerdi. Yüzde 10’luk nüfus oranlarıyla Hıristiyanlar da Tahrir’in ikinci büyük gücüydü. 

Nasır ve Sedat geleneğini devam ettiren Hüsnü Mübarek diktatörlüğü tam 30 yıl iktidarda kalmıştı. Mübarek’in sadece polis gücü 2 milyonu buluyordu. İş adamları, hizmet sektörü ve esnaf içindeki örgütlenmesi de düşünülecek olursa, rejimin köklü kalıntıları vardı. Ancak Kasım 2011 Ocak 2012 tarihlerinde yapılan Meclis seçimlerinde dağılma sürecine girdiği propaganda edilen İhvan yüzde 47.5, selefi bileşenler ise yüzde 24.8 oranında oy aldılar. Ayrıca bağımsız İslamcı adaylar da seçildiler. Bu gelişim karşısında gerek Mübarek kalıntılarının, gerek Tahrir Meydanı eylemlerini dünyaya kendilerinin düzenlediği iddiasıyla ilgili abartılı bilgi yayan liberal ve sosyalist akımların farklı tepkileri oldu. Daha sonra Selefilerin cumhurbaşkanı adayları Ebu İsmail veto edilince protesto gösterileri yapan taraftarlarının üzerine asker destekli çeteler saldırdı ve ölenler oldu.

Seçimlerin en önemli adayları İhvan’dan mürşid yardımcısı Hayrat Şatır, İhvan’dan ayrılan bağımsız İslamcı aday Abdulmümin Ebu’l Fütuh ve Selefileren adayı Ebu İsmail Geçici Konsey tarafından veto edildiler. İkinci tur seçimlerine İhvan’ın uzantısı Adalet ve Kalkınma Partisi başkanı Muhammed Mursi ile solcu-Nasırcı ve Mübarek’in son başbakanı Ahmet Şefik kaldı. Muhtemelen Mısır İntifadası’nın bileşenleri bu sefer eski rejim kalıntısı karşısında Mursi’yi tercih edecekler ve büyük bir ihtimalle seçilecek. Hıristiyanlar istikrar ve güven anlayışları içinde muhtemelen Nasırcı-Mübarekçi çizgiden gelen Şefik’i tercih edecekler. Ama Camp David’çi çizgiden gelen Ahmet Şefik’in bağlı olduğu geleneğin artık süngüsü düşmüş durumda. Şefik seçim konuşmalarında İsrail karşıtı mesajlar verdi. Artık Mısır’da diktatörlük rejimine geri dönüş oldukça güç. Asıl sınav geçiş süreci diyeceğimiz önümüzdeki onlu yıllarda verilecek. Bu süreci İslamcılar kazanabilir de kaybedebilir de. Çözüm hikmetli ve basiretli olabilmekte.

Irak mezhep savaşlarına doğru gidiyor ABD'nin çekilmesi Kürt Federe devletinin varlığı ve İran'ın baskısı önümüzdeki yıllarda Irak'ı nasıl etkiler?

H. Türkmen: Irak’ı ABD için bataklık haline getiren Sünni kökenli direnişçilerdi. Zaman zaman da Ayetullah Uzma olan Sistani’ye rağmen Ayetullah Muhammed Sadr’ın Hizbu’t Dava geleneğinden gelen Mukteda Sadr’ın karşı duruşu ve direnişleri oldu. Ama Sistani de İran ve İran Şii havzalarına bağlı unsurlar da işgal sonrası için ABD ile bağdaşık tavırlar içinde oldular. Bu süreci Kürt ulusalcıları oldukça iyi kullandılar ve ABD ile yaptıkları işbirliği ile Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine giden Kürt Federe Devleti’nin kurulmasını sağladılar. Sünni direniş ise Şii havzalar tarafından eritilmeye ve Saddamcı çizgiyle aynıymış intibaı ile zayıflatılmaya çalışılıyor.

Muhtemel Irak, ya iç çatışmalara teşne bir konumda mezhebi ve etnik faklılıklara dayanan bir federasyona dönüşecek, veya Kürt, Şii ve Sünni kökenli üç devlete ayrışacak, veyahut Sünnilerin ezildiği Kürt ve Şii devleti olarak ikiye bölünecek gibi duruyor. Bütün bu şıkların üstünde sürpriz veya çok iyi niyetli bir yaklaşımla Irak’ın orta vadede birlikteliğini sağlayabileceğini ifade edenlerde bulunuyor.

Ortadoğu İntifadası yaşandığı ülkelerde de diktatörlerin devrilmesinden sonra Irak'a benzer ''kargaşa'' ortamları oluşur mu? Halk diktatörleri arar duruma gelir mi?

H. Türkmen: Bu soruyu Türkiye ve Kemalizm üzerinden soralım. İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said idamlarının, Menemen komplosunun, İstiklal Mahkemeleri ve Dersim katliamlarının arkasındaki isim Atatürk ve Türkçü-Batıcı kadrosu olarak biliniyordu. Bu gerçek son iki yıl içinde resmi ağızlarla da ifade edilmeye başlandı. Peki bu ifşaatlardan sonra Atatürk artık eskisi gibi halk nezdinde itibarlı kalabilir mi? Ve Türkiye’yi tek parti rejimine, Jitemli ve kontgerillalı askeri vesayet sistemine tekrar geri döndürmek mümkün olur mu?

Ortadoğu İntifadaları zulme, sömürüye, cahiliyeye ve diktatörlere karşı merhaleci bir mücadelenin başlangıcıdır. Zira Ortadoğu İntifada süreçlerinin geleceğini Müslümanlar adına üç merhale içinde değerlendirmek gerekir: 

İlk merhalede hem rüzğarı kesilen Muhammedi ümmeti uyandırmak ve bilinçlendirmek hem de bunun için özgür bir vasat sağlamak için diktatörlük rejimlerinin geriletilmesi veya yıkılması gerekmektedir. Müslümanlar kitleler henüz Şüheda olarak nitelendirilecek bir zindeliğe kavuşamadıkları için, başlarındaki baskı, zulüm ve yasakları savabilmek için aynı Filistin İntifadası’nda olduğu gibi diğer muhalif güçlerle işbirliği yaparak özgürlük yolunda mesafe almaktadırlar. İran İslam İnkılabında da böyle olmuştu. 

İkinci merhale diktatörlük ve dış vesayet rejimlerinin tasfiyesinden sonra nasıl bir yönetim ve merhale gözetileceği ile ilgilidir. Bu süreçte tabii ki intifada süreçlerinin ana gövdesini oluşturan Müslümanlar daha fazla rol alacaklardır. Müslümanlar için bu süreç, gerek nitelikli bir öncülüğün ve kitleleşmenin sağlanması, İslami alternatif projelerin geliştirilmesi; aynı zamanda da gerek halkın tabii ihtiyaçlarının karşılanması, gerek dış güçlerin tuzağına düşülmemesi ve “senin dinin sana benim dinim bana” anlayışı içinde birleşenlerin birbirine vesayet oluşturmayacak bir geçiş sürecinin kurulmasıyla alakalıdır. Alternatif yaşam tarzımızı inşa edebilmemiz ve küresel kapitalizmin ekonomik ve kültürel kuşatmasına cevap verebilmemiz için ikinci süreç, Müslümanlar için belki 10, 20, 30 veya 50’li yılları alacak bir geçiş dönemini ifade edecektir. İran’da bu ikinci merhalede başarılı olunamamıştır. Öteki olan muhalif bileşenleri fikri planda mağlup etme yolu yerine, -bazı kere haklı da olsa- genelde yasaklama ve fiili olarak sindirme yöntemi seçilmiştir. Ayrıca fıtri ve vahyi ölçüleri üstün tutarak kuşatıcı bir model geliştirilememiştir. 

Üçüncü süreç ise, gerçekten bir vahyi iman toplumu olarak kitleleşme ve siyasi, ekonomik, kültürel planda alternatif çözümleri uygulayabilme safhasına geçme veya medenileşme halidir. O zaman intifada bileşenlerine, vahyi idealleri uygulamak için iktidarın devralınacağı; ama kendilerinin de Müslümanların adalet şemsiyesi altında kimlikleri ile var olabilecekleri söylenecektir. İnsani olan değerlere aykırılık yapmadıkları sürece asla yasaklanmayacakları ve kendilerine adil davranacakları söylenecektir. Biz Müslümanlar için toplumsal yapının ıslah temelli değişimi ancak alttan gelen ve sünnetullaha muvafık böyle bir dalgayla gerçekleşeceği gözetilmelidir. Ancak vahyi ve fıtri doğrulara yönelik böyle bir değişimle oluşturulacak bir iman toplumuna dayanmak süretiyle artık bir İslami yönetim modelini veya bir medeniyet projesini ortaya koymak anlamlı olacaktır. Zira Rabbimiz yapmayacağımız şeyi söylemememizi istemektedir.

Eğer ikinci veya üçüncü aşamada diğer bileşenler bizden daha çok çalışıp kitleleri arkalarına alır ve iktidarda hakimiyet kurarlarsa, o zaman Müslümanlara savaş açıp açmadıklarına, onları yasaklayıp yerlerinden sürüp sürmediklerine bakılacaktır. Aksi tutum olursa yeniden başa dönülecek ve diktatörlere uygulanan tavır sergilenecektir. Yok barış ortamı devam ediyorsa, ıslah ve inşa faaliyetlerine devam edilecektir.

Ama bu merhalelerin ciddiyetle takip edilmesi, günü birlik refah ve mevki büyülerine kapılınmaması gerekmektedir. Bizim için ıslah veya inkılap hedefi her merhaleyi tamamlamak için sünnetullaha uygun çabalar sarfetmektir. Eğer vahyi ve fıtri ölçülerde bir gevşeklik ve zaaf haline düşülürse, Rabbimizin verdiği nimetin kaybedileceği de bilinmelidir. O yüzden sürekli teyakkuz durumunda olunmalı ve yapılan işler ibadet bilinciyle yerine getirilmelidir.

Suriye'de tutuklanan Türkiyeli gazetecilerin İran üzerinden Türkiye getirilmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz bu durum nasıl okunmalı?

H. Türkmen: İran’ın Adem ve Hamit kardeşlerimizin Suriye’deki tutsaklıklarına son vermede rol alması olumlu bir tutumdur. Ancak bu tutum güven açısından İran’ın lehine değil aleyhine bir durum oluşturmuştur. Bu kardeşlerimiz bırakılmadan önce Suriye Müslümanları, Esad saflarında yer alan İranlı askerleri yakalamış ve İHH aracılığı ile bu İranlı askerler İran’a teslim edilmiştir. Adem ve Hamit arkadaşlarımızın Suriye’de yakalandıkları halde serbest bırakılmaları İran üzerinden gerçekleşmesi, İran’ın Suriye’deki diktatörlük oyununda aktif olarak yer aldığını gösterir ki, bu da bugünkü Ahmedinejad ve Hameney iktidarının elinde bulunan İslami İran’a yakışmamakta ve sadece Sünnilerin değil, her akıl sahibi insanın da -İslami İran’a değil- mevcut İran yönetimine karşı hayal kırıklığını hatta öfkesini oluşturmaktadır.

İran’a yönelik eleştirimiz de Rabbimizin tavsiye ettiği nasihatleşme edimi üzerindendir. Doğru bilgilendirildiği takdirde İran halkının da, dışarıda İnkilab’ın üst İslami değerlerine bağlı olan Müslümanların da, bugünkü İran rejiminin direniş hattı bahanesi ile katil Esad Rejimi’nin yanında yer almasını kabul etmesi mümkün değildir. Mevcut İran rejiminin Suriye politikasını kabul edenler, maalesef İran İslam İnkılabı öncesi Safevi Şialığının ve taklitçiliği ifade eden Hüccetiyenin tesir alanına girmişlerdir. Batıcı, ırkçı, panteist ve ekonomik liberalist ve işbirlikçi bugünkü Baas yönetimi ve Esad Rejimi, Suriye Muhalefetinden ve Müslümanlardan daha fazla Siyonizm ve ABD karşıtı değildir. Bu konuda İran hatasından dönmeli ve bu konuda uyarılmaya devam edilmelidir.

Ve Suriye İntifadası bileşenleri arasında yer alan küçük liberal, sosyalist, milliyetçi unsurların kimliksel farklılıkları ve tercihleri tüm Suriye halkı ve Müslümanları için genelleştirilmemelidir.

 Türkiye, Arap baharı başladığından bu yana direnişçilere verdiği desteği yüksek sesle dile getirmektedir. Türkiye'nin verdiği bu desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

H. Türkmen: AK Parti Hükümeti, İslamcılığı reddeden; ve Batı ile işbirliğini önceleyerek 28 Şubat’ın ve derin devletin oluşturduğu vesayetten kurtulmayı amaçlayan bir hükümetti. MGK vesayetini ve işkenceyi gerileten ve kısmi ekonomik kalkınmaya kapı açan bu işbirlikçiliğine karşılık AKP, 2003 yılında kucağında bir bomba olarak 1 Mart Tezkeresi’ni ve sonra da BOP Eşgüdüm Başkanlığı’nı buldu. BOP, Ortadoğu ülkelerini insan hakları, kadın hakları, demokrasi ve özgürlükler adına diktatörlük rejimlerinden kurtarıp liberalleştirip sekülerleştirmeyi amaçlıyordu. Bir bakıma da İsrail’in güvenliği gözetiliyordu.

1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesinden ve Ortadoğu’da bu plan aleyhine olan gelişmelerden sonra BOP yürürlükten kaldırıldı. 1 Mart Tezkeresi’nin kabul edilmemesi Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri, BRİC ülkeleri hatta AB nezdinde itibarını artırdı. Kapitalist yolla da olsa ekonomik kalkınmayı yakalayan Hükümet, Türkiye’yi bir nevi bölgede bir istikrar ülkesi olarak algılanır hale getirdi. Türkiye hala bir NATO ülkesi ve Batı ile işbirliğini devam ettiriyor. Ama gerek Kemalist vesayeti geriletmesi, gerek ekonomik başarısı ve gerek dış itibarı dolayısıyla artık işbirliğini önceki hükümetler döneminde olduğu gibi emir alan pozisyonda değil, müzakere eder pozisyonda devam ettiriyor.

Ortadoğu ülkelerinin Türkiye’ye ilgisi, Kemalist rejime değil, bizzat içeride resmi ideoloji vesayetinden, dışarıda da emperyalist vesayetten nasıl kurtulmaya çalıştığı konusunadır. Türkiye bölgesel güç olma yolunda Ortadoğu’da bir nevi bağımsız ülkeler paktı oluşturmaya çalışmaktadır. Artık BOP, bir nevi AKP Hükümeti tarafından tersine işletilmektedir. Halkları ayrıştırmak ve yozlaştırmak doğrultusunda değil, birleştirmek ve özgül iradelerini açığa çıkartmak şeklinde. 

Aradan geçen uzun zamandan sonra Bağlantısızlar Hareketi’nin 40 ülke temsilcisiyle Mayıs 2012’de Mısır’da yeniden toplanması dikkat çekiciydi. Toplantıda Türkiye de davet edilmişti. Filistin meselesi, reformlar, BM’nin yapısal işleyişinin eleştirisi, silahsızlanma sorunu toplantının öne geçen gündemleriydi. İhvan inisiyatifinde gerçekleştirilen bu toplantıya hala bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin davet edilmesi, Türkiye dahil Ortadoğu ülkelerinin küresel güçler karşısında bir yeterli lik arayışını ifade etmekteydi. 

Türkiye’deki ve Ortadoğu ülkelerindeki gelişmeler, aslında halkı Müslüman olan ülkelerin tüm kuşatılmışlıklarına rağmen geleceklerinin birbirine bağlı olduğunu göstermektedir.

***

RÖPORTAJIN BİRİNCİ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYINIZ...

 

HABERE YORUM KAT