Hamidiye Alayları’ndan koruculuğa

21.03.2010 15:33

Ayşe Hür

PKK’nın hapisteki liderlerinden Şemdin Sakık Can Dündar’a verdiği bir mülakatta 90 bin kişilik korucu ordusunun Hamidiye Alayları benzeri düzenli birliklere dönüştürülerek TSK’nın emrine verilmesini ve sınır güvenliğini sağlamasını önermişti. (“Çare Yeniden Hamidiye Alayları”, Milliyet, 21 Ocak 2010) Bu garip açıklama nedense kamuoyunda pek ses çıkarmadı. Ardından Genelkurmay Başkanı Koruculuğun kalkmasını savunmak PKK’nın amaçlarına hizmetle doğru orantılı” dedi. ABD ve İsveç meclislerinde alınan soykırım kararlarından sonra bazı okurlardan, 1915 Ermeni Tehciri’ndeki öldürme olaylarının faillerinin Hamidiye Alayları olduğu, bu yüzden ‘önce Kürtlerin özeleştiri yapması gerektiği’ yolunda mailler alınca, bu haftayı Hamidiye Alayları’na ve koruculuğa ayırmaya karar verdim.

Asıl adıyla Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nın kurucusu ve isim babası II. Abdülhamit idi. Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi ‘Halife’ unvanlı II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi. Abdülhamit, Kürtlerin toplumsal yapısını iyi analiz etmişti. 1879’daki Şeyh Ubeydullah İsyanı’ndan Kürdistan’da silah zoruyla otorite kurulmasının olanaksızlığını öğrenmişti. Aynı şekilde Arnavut ve Arap milliyetçiliğinden de asimilasyonun kolay bir iş olmadığını öğrenmişti. Zaten Abdülhamit’in tek etnisiteye dayalı modern bir ulus-devlet kurmak gibi bir hedefi yoktu. Abdülhamit devletin resmî dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtleri ‘eğiterek’ ve ‘örgütleyerek’ devleti eski gücüne kavuşturmayı planlıyordu. Eğitim işi, 1892’de kurulan Aşiret Mektepleri, örgütlenme işi de 1891’de kurulan Hamidiye Alayları aracılığıyla yapılacaktı.

Kazak Alayları ilham oluyor

Rusya’daki Kazak alaylarının bir benzerini kurma fikri bir rivayete göre Abdülhamit’in düşüncelerine büyük önem verdiği kayınbiraderi, 4. Ordu Müşiri Mehmet Zeki Paşa’dan, bir rivayete göre Osmanlı Devleti’nin Rusya Sefiri Şakir Paşa’dan gelmişti. Abdülhamit’in alaylardan umduğu faydalar arasında, Kürdistan’da coğrafi koşullar ve başına buyruk aşiret yapısı yüzünden zayıflayan merkezi otoriteyi güçlendirmek, göçebe ve yarı göçebe hayat yüzünden henüz milliyetçilik fikirleriyle tanışmamış Kürtleri Pan İslamizm şemsiyesi altında Osmanlı Devleti’ne bağlamak, aşiret kavgalarına son vererek Kürtlerin potansiyelini devlet lehine kullanmak, Kürtleri asker olarak Rusya’ya ve İran’a karşı, bölgede ise kolluk gücü olarak kullanmak gibi geniş bir çerçeve olduğu sanılır. Bunlara yeni filizlenen Ermeni milliyetçiliğine set çekmek ile Yavuz Sultan Selim’den beri düşman görülen, başta Şii-Alevi-Kızılbaş kesimler olmak üzere tüm heterodoks akımları ezme amaçlarını da ekleyebiliriz.

‘Kürtlerin Babası’

Kürt aşiretlerinin bu projeye nasıl ikna edildiğini tam olarak bilmiyoruz, ama sonuçta Abdülhamit’in bu yumuşak merkezileştirme politikasını başarıyla uyguladığını, Kürtleri İmparatorluğa değilse bile Halife-Sultan’a bağlamayı başardığını biliyoruz. Öyle ki, Kürtler bu dönemde Abdülhamit’i “Bavé Kurda” (Kürtlerin Babası) olarak adlandıracak kadar seviyorlardı. Bazı araştırmacılara göre, Kürtlerin milliyetçilik çağına Ermenilerden daha geç girmelerinde bu kişisel bağlılığın rolü vardı.

1891’de yayımlanan 53 madde ve bir de son bölümden oluşan bir nizamnameye göre alaylar dört bölükten az, altı bölükten fazla olmayacak, her alay en az 512, en az 1.152 kişiden oluşacaktı. Büyük aşiretlere bir veya birden fazla, küçük aşiretlere ise en fazla birkaç bölük kurma hakkı veriliyordu. Küçük aşiretler sadece savaş halinde merkezi hükümetin veya ordu kumandanının gerekli görmesi halinde bir araya gelebileceklerdi. Her alaydan iki çavuş, İstanbul’a gönderilerek Mektep Alayı’nda eğitime tabi tutulacak, İstanbul’da veya başka yerde iki yıl hizmetten sonra alaylara gönderileceklerdi. Ayrıca her alaylı aşiretten bir çocuk İstanbul’daki Süvari Mektebi’nde eğitim gördükten sonra mülazım (teğmen) rütbesi ile memleketine, alayına dönecekti. Bunların yeterli olmadığı durumlarda kadrolar aşiretin ileri gelenleriyle doldurulacaktı.

Sadece Şafi Kürtler

Nizamname’de din konusunda açık bir hüküm yoktu ama fiiliyatta sadece Sünniliğin Şafi Mezhebi’nden olanlar alaylara alındı. Örneğin Varto bölgesindeki Sünni Cibran Aşireti iki alay kurarken, onların en önemli rakibi olan Alevi Hormek Aşireti’nin alay kurma isteği, Müşir Zeki Paşa tarafından kabul edilmemişti. Buna kızıp isyan eden aşiret reisi İbrahim Talo öldürülmüş yerine geçen oğlu Zeynel de bir başka aşiretin aracılığıyla Padişah tarafından affedilinceye kadar isyancı konumunda kalmıştı. Yezidiler (kendi deyişleriyle Ezidiler), Şiiler ve Dürziler de Alaylara alınmamışlardı. Dersim bölgesindeki bazı Kızılbaş Kürt aşiretleri alaylara alınmadıkları için isyana varan tepkiler gösterince, Abdülhamit fikrini değiştirir gibi olmuş ancak sonradan ilk baştaki plana uygun olarak Şafiilerle devam etmişti.

İlk hamlede 36 alay kuruldu. Viranşehir’deki Milli ve Malazgirt’teki Hasenan aşiretleri beşer alayla, Haydaranlı aşireti yedi alayla en güçlü aşiretler olarak başı çekiyorlardı. Bu alayların konuşlandığı bölgelerden biri Ruslara karşı Van-Erzurum bölgesi, İngilizlere karşı ise Mardin-Urfa bölgesiydi. Alaylara alınanlara devlete ve şeriata sadakat yemini ettiriliyordu. Her alaya bir yüzünde Kuran’ı Kerim’den bir ayetin, diğer yüzünde padişah tuğrasının bulunduğu kırmızı atlastan sancak ile beyaz ipek kumaşa yazılmış fermanlar veriliyordu. Her fert, mensubu bulunduğu aşiretin geleneklerine uygun, fakat tek tip elbise giyecek, ancak üzerinde ise bağlı bulunduğu alayın işaret ve numarası bulunacaktı. Her alay mensubu bineceği atını ve takımlarını kendisi temin etmekle yükümlüydü ve atlarda mutlaka alayın damgası olacaktı.

Alayların cazibesi

Alaylı aşiretlerin kısa sürede diğer aşiretler üzerinde fiilen otorite kurmasının cazibesi, alay kuran aşiretlerin sayısının hızla artmasına neden oldu. Başlangıçta 13 olan alay sayısı 1895’e gelindiğinde 65’e ulaştı. Bunların 62’si Kürt, biri Kürt-Karapapak, biri Kürt-Terekeme, biri de Kafkasya muhacirlerinden kurulmuştu. Sivas civarında konuşlanan Kafkas Alayı’nın hiçbir liva ile bağlantısı olmadığından Sivas Kumandanlığı’nın denetimi altında askeri eğitim yapmaktan başka hiçbir faaliyeti olmadı. Tutak’taki Terekeme Alayı sadece kaza merkezinde jandarmanın kontrolünde konuşlandırıldı.

1896’da, pratikte çıkan sorunları halletmek üzere 121 maddelik ikinci bir nizamname çıkarıldı. İlk nizamnamenin temel mantığının korunduğu bu yeni nizamnamenin önemli yeniliklerinden biri alaylara katılan aşiretlere vergi muafiyeti getirilmesiydi. Bunun dışında organizasyon şemasında değişiklikler yapılmıştı. Alayların dördünün bir araya gelerek bir liva (tugay) oluşturabileceği, ayrıca Erkan-ı Harb-i Umumi kararları uyarınca gerekirse, alaylardan fırka (tümen) kurulabileceği söyleniyordu. Bu nizamname uyarınca Haydaran Aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa’ya ve Milan Aşireti reisi İbrahim Paşa’ya ‘mirliva’ (tuğgeneral) unvanı verildi. Nizamname’nin sonuna eklenen özel bir madde ile aşiret alay subaylarının mülki memuriyetlere getirilmeyeceği ancak görevleri ile çatışmamak kaydıyla yerel meclislerde görev alabileceği belirtiliyordu. Böylece alaylar yoluyla, Kürt aşiretleri merkezi devletin düzenli askeri gücünün ayrılmaz bir parçası haline getirilirken, ordu yoluyla devlet de aşiretlerin içine kadar sızıyordu.

Alayların yarattığı düşmanlıklar

Hamidiye Alayları’nın kurulması Kürt aşiretleri arasında asimetrik bir ilişkiye yol açtı. Alaylara katılan aşiretler yerel iktidar şeklinde hareket etmeye başladılar, güç sahibi oldular. Bu güce dayanarak her türlü zorbalığı yaptılar. Soygun, talan, angarya, adam kaçırma gibi olaylar arttı. Örneğin 1905’te Milli (Milan) Aşiret Reisi Şakir İbrahim Paşa’nın adının karıştığı soygun ve baskın olayları karşısında Diyarbakır halkı, Ziya Gökalp’in önderliğinde telgrafhaneyi basmış ve Saray’a şikâyet telgrafları çekmişti. Ancak Abdülhamit şikâyete konu olanları nişanlarla, rütbelerle taltif edince halk ikinci kez ayaklanacak, İbrahim Paşa ve alayları 1907’de bölgeden uzaklaştırılacaktı. (Ziya Gökalp’in bu olayı anlattığı ‘Şaki İbrahim Paşa Destanı’ adlı manzum eserinde sözü edilen kötü adamlardan biri eski DTP Başkanı Ahmet Türk’ün dedesi Hüseyin Kanco idi. Kayıtlarda vilayet kâtibi olarak geçen Hüseyin Ağa aslen Yezidi idi ve Müslümanlığa döndükten sonra Hamidiye Alayları’na kabul edilmişti.)

Hamidiye Alayları’nın Alevi Kürtlerle Sünni Kürtler arasındaki çatışmaları arttırdığı söylenirse de, bu konudaki en bilinen örnek olan Varto’daki Sünni Cibran ve Alevi Hormek aşiretleri, dini nedenlerden ziyade arazi meselesi gibi sivil meselelerden dolayı sürekli çatışan aşiretlerdi. Hamidiye Alayları sadece bu çatışmaların şiddetini arttırmıştı. (Bu düşmanlık 1925’teki Şeyh Said İsyanı sırasında zirveye çıkacaktı. Cibranlılar Şeyh Said’den yana, Hormekliler ise Kemalist güçlerden yana davranacaklardı.) Bir başka örnek 1908’de Dersim’e yapılan sefere Hamidiye Alayları’nın katılmasıydı ancak bu seferin tarihsel bellekte derin izler bıraktığına dair bir bilgi yok. Elazığ’ın Baskil ilçesinin topraklarında yaşayan Alevi Zeve Aşireti’nin Hamidiye Alayları’nın zulmüne uğradığına dair anlatılar ise günümüze kadar gelen nadir örnekten biri.

Kürt-Ermeni çatışması

Yani Hamidiye Alayları esas olarak Sünni Kürt aşiretlerinin başına bela olmuşlardı. Ancak alaylar Kürtler arasındaki gerilimleri arttırmakla kalmadı, Kürtlerle Ermenilerin arasını da açtı. Alayların kurulmasından sonra Ermenilerin yaşadığı her şehirde baskın, talan, öldürme gibi olayların sayısı arttı.1894-1896’da Urfa-Sason’da yaşanan toplumlararası çatışmalarda, Hamidiye Alayları kendi inisiyatiflerini de kullanarak binlerce Ermeni’yi öldürdüler. Sason olaylarına, sadece alaylara asker veren aşiretler değil diğer Sünni Kürt aşiretleri ile Alevi Kürt aşiretleri de karışmıştı. Ancak ikinciler sadece yağma ile yetinmişlerdi. Gerçi dönemin Ermeni tanıklarından Garo Sasuni’ye göre Kürt reayaların Ermenilere saldırıları Alaylardan daha şiddetli olmuştu ama Kürt reayayı cesaretlendiren en önemli unsurun Alaylar olduğunu tahmin etmek zor değildi.

İttihatçılar ve Hamidiyeler

1908’te II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İbrahim Paşa kumandasındaki Milli Aşiret Alayları Viranşehir’de isyan etti ancak kuvvetleriyle Yezidilerin kutsal mekânı Sincar bölgesindeki Şengal Dağı’na doğru çekilirken yolda dizanteriden ölünce isyan bastırıldı. 1909’daki 31 Mart Olayı’ndan sonra Abdülhamit’i tahttan indiren İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC ) orduyu modernleştirme projesi kapsamında alayları yeniden organize etti. 1911 tarihinde yayımlanan Yeni Nizamname ile adları Hafif Aşiret Süvari Alayları dönüştürülen ve örgütlenme şeması değiştirilen alaylar Erzurum’daki Dokuzuncu Kolordu’ya bağlandı. Bu tedbirlerden sonra Milli ve Haydaran aşiretleri gibi Halife’ye çok bağlı olan kesimler, İttihatçılardan ve devletten iyice uzaklaştı ancak uzunca bir süre Alaylardan ses çıkmadı.

Sessizlik, 1913’te Bitlis’te (yeni adıyla) Aşiret Alayları’na asker veren Berjeri Aşireti’nin başı Mele Selim’in ‘İttihatçılar memleketi ecnebiye satıyor’ diyerek başlattığı isyanla bozuldu. Bu isyan başka zaman olsa alayları dağıtmak için gerekçe olurdu ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca İttihatçıların Kürtlere ihtiyacı oldu. Aşiret Alayları 3. Ordu’ya bağlanarak cepheye gönderildiler. (Bazı alayların Balkan Savaşları’nda da kullanıldığı söylenir.) Özellikle Kafkas Cephesi’nde başarılı mücadele veren alaylar, 1915 Ermeni Tehciri’nde, Sünni Kürt aşiretleriyle aynı coğrafyayı paylaşan Ermenileri saf dışı bırakmak için pek çok suça karıştılar, ancak Tehcir’de esas olarak İTC’nin örgütlediği Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin, ordu birliklerinin, kolluk kuvvetlerinin, başıbozukların ve sivil halkın rollerine işaret eden sayısız kaynağı görmezden gelsek bile, alayların bu eylemleri hem bölgeseldi hem de devletten bağımsız değildi.

Cumhuriyet’in korucu birlikleri

Nitekim Milli Mücadele başladığında, İngilizlerin destek verdiği Milli Aşireti reisi İbrahim Paşa’nın oğulları Kemalist güçlere karşı isyana kalktığı halde, Ankara Hükümeti tarafından 18 Ekim 1923’te çıkarılan 356 Sayılı İzale-i Şekavet Kanunu uyarınca eski Hamidiyecilerden korucu (o zaman bu ad kullanılmıyordu) birlikleri oluşturulmuştu. Bu birliklere silah ve öldürme yetkisi verilmişti. 1924 Anayasası’nın kabulünden sonra, 442 Sayılı Köy Kanunu’nun 68. maddesi uyarınca köy sınırları içinde yaşayanların malını, canını ve ırzını korumak için korucuların görevlendirileceği hükme bağlanırken aynı kanunun 74. maddesi ile köy ahalisinden eli silah tutanlardan gönüllü olanların kaymakamın onayı ile asıl korucularla birlikte köy halkını koruyabileceği belirtiliyordu. 1928’de, Köy Kanunu’nda yapılan bazı değişikliklerle köy korucularının kimler olacağı tanımlandı, silah taşıyacakları belirtildi, hangi durumlarda adam öldürme yetkisine sahip oldukları tarif edildi. Ancak, bu birliklerden bazılarının 1926-1930 arasındaki Ağrı isyanlarına katılması, devletin yanında yer alan birliklerin ise isyancılara karşı etkili olamaması üzerine, korucuların büyük çoğunluğunun silahları geri alındı. Eski alay kumandanları ve subaylarına, ölümlerinden sonra eşleri ve çocuklarına 1950’lerin sonuna kadar maaşlarının ödenmesine devam edildi. Bunun hem bir vefa duygusunu hem de ilerde bir gün benzer bir sistemi oluşturmanın zeminini hazırlamak kaygısı olduğunu tahmin etmek zor değil. 1923 tarihli İzale-i Şekavet Kanunu, 1961 Anayasası’na aykırı hükümler içerdiği için 1962’de İnönü Hükümeti tarafından kaldırıldı ancak 1924 tarihli Köy Kanunu korundu.

Kürdü Kürde kırdırmak

1984’te PKK silahlı harekete başlayınca bu konun çok işe yarayacaktı. Önce OHAL bölgesindeki aşiretler, hatta köyler ‘güvenilmez’ ve ‘güvenilir’ diye ikiye ayrıldı, ‘güvenilmez’ olanlar bazen açık şiddet, bazen tehdit, bazen yıldırma, bazen de ikna yoluyla köylerinden çıkarılırken, 1924 tarihli Köy Kanunu’nun 74. maddesine eklenen iki fıkra ile koruculuk sistemine resmiyet kazandırıldı. Bu bağlamda, 1985 mayısında, devletin temsilcileri, Abdülhamit döneminde Hamidiye Alayları’na asker veren Beytüşşebaplı Jirki Aşireti ile temasa geçmişti. Aşiret reisi Tahir Adıyaman, bir savcıyı ve yedi askeri öldürmekten dolayı idam istemiyle yargılanırken devletle koruculuk anlaşması yapınca affa uğramıştı. Tahir Adıyaman’la birlikte Jirki Aşireti’ne mensup 336 cinayet sanığı da takipten kurtulacaktı. İddialara göre Tahir Adıyaman’a Diyarbakır’daki 7. Kolordu Karargâhı’nda aynen Osmanlı döneminde olduğu gibi Kuran’a el bastırılmış, ardından dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Üruğ’la tanıştırılmıştı. Benzer usuller, diğer Hamidiye aşiretlerinin reislerini korucu yapmakta kullanılmıştı.

Devletin ikna yöntemleri

Koruculuk yapmak istemeyen aşiret reislerini ikna etmek için devlet 11 Ağustos 1981’de Hakkâri’de bir toplantı yapmıştı. ‘Huzur-1’ adlı bu toplantıya 20 kadar aşiret reisi katılmıştı. Bu toplantıda neler konuşulduysa, bölgede koruculuk birden yaygınlaşmıştı. 28 Eylül 1989’da yapılan ikinci ikna (!) toplantısında Tuğgeneral Recai Uğurlu’nun katılımcılara ‘ya bizdensiniz, ya PKK’dansınız’ dediği söylenmişti. Toplantıyı terk eden Şidan Aşireti Reisi Kaya Öner’in kardeşinin bir süre sonra ölü bulunduğunu, toplantıda bu seçime karşı çıkan 13 aşiret reisinin toplantıdan bir hafta sonra iki hafta süreyle gözaltına alındığını, bu 13 kişi serbest kaldıktan sonra bu aşiretlerin koruculuğa başladıklarını; koruculuğa ikna olmayanların ise ‘PKK’ya yardım ve yataklık suçundan’ gözaltına alınmaya başladığını ekleyelim.

1997 yılında Refah Partisi Batman Milletvekili Musa Okçu’nun açıkladığına göre Batman’ın Sason ilçesinde daha önce korucu olduğu halde daha sonradan silahlarını teslim eden Keko ve Timok aşiretlerinin erkekleri, güvenlik güçleri tarafından mayınlı bölgede tek sıra halinde yürütülmüşlerdi. Korucu olmak istemeyen Şırnak ve Hakkâri bölgesinde yaşayan Goyan Aşireti’nin tüm üyeleri Irak’taki Mahmur Mülteci Kampı’na yerleşmek zorunda kalmışlardı. Bu yıllarda Diyarbakır’daki ‘asi’ aşiretleri ikna çalışmalarını yürütenlerden biri, 2006 yılında Sabah gazetesine verdiği mülakatta “Hakkari’deki hakim ve savcıları hizaya getirmek için lojmanlarına birkaç bomba attırdım” diye övünen Altay Tokat Paşa’ydı.

Haklarındaki binlerce suç dosyasına rağmen, hala 57 bin maaşlı, 12 bin kadar da gönüllü korucu görev yapmaya devam ediyor. Zamanında binlerce korucuyu ve aile fertlerini öldüren PKK’nın liderlerinden Şemdin Sakık da Osmanlı’dan beri Kürdü Kürde kırdırma politikasının ürünü olan bu berbat sistemi ‘Yeni Hamidiye Alayları’na dönüştürmeyi önererek neredeyse Genelkurmay Başkanı ile sözbirliği ediyor. Gelin de şaşmayın…

Özet Kaynakça: Ayvarov, Osmanlı-Rus ve İran Savaşlarında Kürtler 1801-1900, Sipan Yayınevi, 1995; Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, İletişim Yayınları, 2003; Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi-Kökenleri ve Gelişimi, İletişim Yayınları, 1999; M. J. Lazarev-Ş. X. Mihoyan, Kürdistan Tarihi, Avesta Yayınları, 2001; Hans Lucas-Kieser, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet (1839-1938), İletişim Yayınları, 2005; Kemal Süphandağlı, Büyük Osmanlı Entrikası Hamidiye Alayları, Komal Yayınları, 2006; Bayram Kodaman, “Hamidiye Hafif Süvari Alayları (II. Abdülhamit ve Doğu Vilayetleri)”, İst. Üni. Ed. Fak. Tarih Dergisi, No:32, 1979, s.427-480.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim