1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Halk Tarafından Seçilmek’ Gibi Bir Ağır Suç İşlemek!.
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Halk Tarafından Seçilmek’ Gibi Bir Ağır Suç İşlemek!.

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Evet, komediden de öte bir şey..

Mısır halkının ilk serbest seçimlerle 2012 Mayısında 4 yıllık bir süre için cumhurbaşkanı seçtiği Muhammed Mursî, 11 aylık bir iktidar döneminden sonra, ‘karaborsayı ve pahalılığı önleyemediği, 5-6 kişinin ölümüyle neticelenen bazı gösterilerdeki yönetim zaafı’ vs. gibi gerekçelerle, 3 Temmuz 2013 günü akşamı, dünyanın gözleri önünde yapılan bir askerî darbe ile devriliyordu, hem de ordu içindeki en güvendiği ve İslamî eğilimli olduğu da kabul edilen General A. Fettah Sisî aracılığıyla.. (‘Karaborsa  ve pahalılık ile mücadele edilememişti. Çünkü, Mısır ekonomisinin yüzde 60’ı, ordunun elindedir, istediği zaman ekonomiyi alt-üst eder.. Bazı gösterilerde bir-kaç kişinin ölmesi gibi yönetim zaafı da yine aynı ordunun manipulasyonlarının neticesiydi’ demişti, bir Mısırlı arkadaş...)

General Sisî, yönetime, etrafında okumuş kesim, kendilerini aydın olarak niteleyen, ya da başta Ezher Şeyhi  ve Mısır Başmüftüsü ve de Qıbtî Hristiyan Kilisesi’nin başındaki başpiskopos gibi, ulemâ’dan sayan seçkinlerden veya yargıçlardan ve generallerden oluşan bir yığın karşısında törenle el koymuştu.

Bu darbeye karşı çıkanlar ise, 5-6 kişi halinde değil, binler halinde katledildi. ‘Ordunun şakası olmaz..’  anlayışını zihinlere iyice yerleştirmek istercesine.. Sadece, Kahire’deki ünlü ‘Rabia-t-ul’Adeviyye Meydanı’nda 2300’den fazla darbe itirazcısının asker eliyle katledilişi karşısında, dünya sessiz kalmadı mı?

İtiraz bâbında söylenen söz, en fazla, ‘Demokrasinin yerleştirilmesi uğruna böyle acılar çekilecek..’ gibi acaib laflardı.

Demokrasileri gerçekten de böyleydi..

*

Bu vesileyle şunu da belirtelim.. 1990’ların başında bir rüzgar esiyor, sağcısı-solcusu, İslamcısı, herkes ülkemizde de, artık askerî darbelere karşı olduklarını dile getiriyorlar; ‘Bir daha askerî darbe olursa, alsa himaye etmeyiz, destek çıkmayız ve hattâ karşı dururuz..’ diyorlardı.. O atmosferde, ‘Medine Vesikası’  denilen bir metin de yeni keşfediliyormuş gibi ve de asıl mihverindeen çıkarılıp, başka yörüngelere şirinlik muskası olarak gösteriliyor;  müslümanların, başkalarıyla, başka dünya görüşlerinin, dinlerin, ideolojilerin bağlılarıyla, herhangi bir şart ileri sürmeden bir sosyal bünyede birlikte, inisiyatifi tamamiyle başkalarına bırakarak ortak yaşayabilecekleri ileri sürülüyordu.

Bazılarına zâhiren mantıklı gibi gözüken bu durum, hele de Ocak-1992 başında Cezayir’de, - fransız emperyalizmine karşı1954-1962 arasında 1,5 milyon kurban vererek - şeklen elde edilen siyasî bağımsızlıktan sonra yapılan ilk serbest seçimlerde, Abbas Medenî liderliğindeki (Front İslamique Salvation/ FİS) İslamî Selamet Cebhesi’nin seçimlerin ikinci turunda, Cezayir Meclisi’nin yüzde 85’ini aldığı ve iktidara geleceğinin anlaşılması üzerine, başta Fransa ve kapitalist emperyalizm dünyasının bütün büyük güçlerinin işaretiyle harekete geçen Cezayerli laik generaller idareye elkoyunca.. Darbeciliğe karşı bir ortak cebhe kurulduğu sanılmıştı. Ve müslüman kalem erbabından bazıları da bu yaklaşımdan etkilenip, ‘Bu laikleri yanlış biliyormuşuz yahu..’ demeye getirmişlerdi. Kazın ayağının nasıl olduğu ise daha sonra ortaya çıkacaktı.

*

Ama, o sırada, Cezayir’deki diktacı laik generallere akıl öğretmek için o ülkeye laik TC rejimi tarafından gönderilen -özgürlük havarisi görünümlü- M. Soysal isimli bir eski prof, orada bir ay kadar kaldıktan sonra dönüşte yaptığı açıklamada, ‘Evet, askerî darbe iyi değildir, ama, iktidara geleceği anlaşılan İslamcılar karşısında laiklerin ne kadar korktuklarını da gözönünde bulundurmak gerekir..’ diyor ve böylece, askerî darbeye destek veriyordu.

*

Daha da ilginç olanı ise, 28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde yaşanacak ve seçimle gelen bir iktidarın devrilmesi sırasında, 5 sene öncelerde özgürlük havarisi kesilen nice kalem erbabının nasıl korkunç bir laik tahakkümcü ve diktatör bozuntusuna dönüştükleri, zulüm alkışçısı oldukları görülecekti.

Bunun Erbakan gerekçe gösterilerek mâzur görülmesi de bir başka saçmalıktı. 

Seçim yapıyorsanız, bu usûlü kabul ediyorsanız, neticesini de kabul edeceksiniz; halkın tercih veya iradesi, -herhangi bir hileli işlem olmaksızın- ortaya çıkmışsa, hakem kabul edilecekse.. Seçilen kişi veya kadro, ancak yine seçimle değiştirilebilir, seçildiği süre boyunca başarılı olamaz ya da, başarısızlığı yüzünden, vazifesinden erken ayrılmak zorunda kalırsa, seçim dışı bir yöntemle uzaklaştırılamaz, yine aynı yöntemle, halkın reyiyle değiştirilir. 

*

Biz bu kapıkulu ulemâsı ve aydınlık iddiaları kendilerinden menkul, kendi iddialarına dayalı çevrelerin bu ikircikli tutumlarını defalarca gördük..

2007’de başında, askere-sivil laik generallerin, ‘Çankaya’ya kim seçilirse seçilsin, hanımının başını açacak.. orası, filanın makamıdır, orada hanımının başı açık bir kimse oturamaz..’  diye daha bir tepinerek küstahlaştığı günlerde.. 27 Nisan 2007 gecesi, gece yarısı, Genelkurmay Başkanlığı tarafından bir muhtıra daha yayınlanınca; yani iktidarda bulunan kişi veya kadroya, silahlı güçler, ellerinde silahları, ‘Seni tanımıyoruz..’ diye muhtıra yayınladıktan hemen sonra, geçmişteki muhtıralarda olduğu gibi; iktidardakilerin, hemen çekilip gidecekleri sanılıyordu.

Ama, bu kez sert kayaya çarpmışlardı.. Yine de, o muhtıra yayınlanır yayınlanmaz, eski özgürlük havarilerinin ve millî iradeye saygı gösterilmesini isterken, mangalda kül bırakmayanların, daha ilk saatlerde, ekranlardan nasıl da, darbe alkışçılığına soyunduklarını, ekran bülbüllerinin, nasıl hemen darbesever laflar ettiklerini ve de ordunun kemalist -laik rejim içindeki kurucu statü ve rolünü hatırladıklarını ve yanına yaklaşabilecekleri bir general apoleti aramaya koyulduklarını görmemiş miydik?

Gücün haklı olup olmadığı, hakka dayanıp dayanmadığı değil de; hakkın güçlü ise itibar göreceği şeklindeki zora dayalı, sulta/ saltanat kültürünün kalıntısı bir alışkanlık.. 2500 yıl öncelerdeki Roma’dan kalma hukukî tartışmalardan beri ‘de jure’, ya da ‘de facto’ metodlarından hangisinin kabul edilebileceği, ortak konu.. Hakklı olmak mı esas sayılacaktı, güçlü olmak mı?  Her şey Hakk (de jure) kavramına göre mi şekillenecekti; yoksa, (de facto) , fiilî duruma, güce göre mi?

*

Mursî, şahsiyet âbidesi olarak hepimize örnek olsun..

Muhammed Mursî, 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bu, kısaca,  Mısır halkından seçmen sıfatını, hakkını ve yetkisini haiz yüzde 51’inin iradelerinin, tercihlerinin cezalandırılmasıdır.

Muhammed Mursî’den önce, İkhwan-ul’Muslimîyn Teşkilatı, Hayrat Şatır’ı aday göstermişti, ama, Husnî Mubarek’in yönetimi bıraktığı generaller, onun halk arasındaki itibarının çok yüksek olmasından çekinerek, onu veto etmişler ve akla, alel-acele, Muhammed Mursî ismi gelivermişti. O, Amerika’da yıllarca NASA Uzay Merkezi’nde çalışmış bir mühendis idi ve dininde- diyanetinde birisi olarak biliniyordu, ama, siyasî gücü ve eğilimi pek bilinmiyordu.

O, sadece Husnî Mubarek’in 30 yıllık tahakkümünün devrildiği günlerdeki gösterilere katıldığı sırada tutuklanmış ve kapıları gösterilerce açılan bir zindandan, herkes gibi kaçmıştı..

Ama, o kadar komiktir ki, darbeciler, onu yargılamak için, önce ne gibi bir suçlama yapabileceklerini, suçlamayı hangi kanun maddesine dayandıracaklarını bilemediklerinden, ‘cezaevinden kanunlara aykırı olarak kaçması’nı bile yargılama konusu olarak iddianamede sözkonusu etmişlerdi.

Mursî, seçimlerde yüzde 51 oy alınca, malûm çevreler şoke olmuştu.

Ama, çoğumuzu şaşırtan başka bir durum daha vardı.. O da, Mursî’nin, geçmişte, aktif bir siyasî tecrübesi olmamasına rağmen, yönetim kabiliyetini kısa zamanda etkili şekilde ortaya koyacağı şeklindeki ve uyandırdığı kanaat idi.

Eğer, öyle olmasaydı, işleri eline-yüzüne bulaştıracağı kanaati uyansaydı, onun, iktidara geldiği yöntemlerle iktidardan uzaklaştırılmasını tercih edilirdi.

Nitekim, onun henüz iktidarının 11 ayı dolarken bir askerî darbe ile karşılaşması karşısında, Amerikan emperyalizmi liderliğindeki ‘demokrasi dünyası’nın; tıpkı 1992’de Cezayir’deki İslamî Selamet Cebhesi’ne; tıpkı 28 Şubat 1997’de Türkiye’deki Erbakan Hükûmeti’ne karşı uluslararası merkezlerde planlanan darbelerin bir benzeriyle uzaklaştırılmasına tebessümler yağdırmasında olduğu gibi, yine aynı tavır sergilemesi ve yerli orduların, kendi halklarını esir alışı ve sindirişi, katliâm uygulayışı, demokrasinin kurulmasının doğum sancıları olarak anlayışla karşılaması üzerinde düşünülmelidir.

Şimdi de, Mısır halkının ekseriyetinin reyi ile seçilmek gibi ağır bir suçu işlediğinden dolayı, Muhammed Mursî, General Sisî’nin emrindeki düzmece mahkeme tarafından 20 yıla mahkum edilmiş bulunuyor.

Mursî, gerek kısa başkanlık döneminde de, hele darbeyle devrildikten sonra, mahkemede sergilediği vakûur tavrıyla da, müslümanların yüz akı bir tablo sergiledi. Allah’u Tealâ’nın ondan râzı olmasını niyaz ediyoruz..

‘Hakk şerrleri hayreyler..’

YAZIYA YORUM KAT