1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. ’Halebçe Hiroşiması’, 25. Yıldönümünde..16 Mart 1988..
’Halebçe Hiroşiması’, 25. Yıldönümünde..16 Mart 1988..

’Halebçe Hiroşiması’, 25. Yıldönümünde..16 Mart 1988..

Halebçe mazlumlarının âhhlarını, feryadlarını, gözyaşları bile kurumuş donuk göz çukurlarından dünyada kalanlara yönelttikleri bakışlarının 25 yıl sonrasında da, herkes kendi ölçülerine göre ne hissediyorsa, onu hissedecektir.

A+A-

Selahaddin E. Çakırgil

’Halebçe Hiroşiması’, 25. Yıldönümünde..16 Mart 1988..

Irak Baas rejiminin ve onun başında 1968 yılından beri en etkili isim olarak bulunan Saddam Huseyn’in 22 Eylûl 1980 günü, günortasında saldırmasıyla ve 7 günde biteceği hayâliyle başlattığı ’yıldırım savaşı’nın üzerinden 7 yıl geçmesine rağmen bir türlü netice alamıyor, nefes almakta zorlanıyor ve yüzbinleri, 1 milyona yakın insanı eriten korkunç İran-Irak Savaşı, bütün dehşetiyle devam ediyordu.

O dehşetli boğuşmanın boyutlarını anlayabilmek için, savaşın başladığı andan itibaren olan gelişmeleri de hatırlamak gerekir. Saddam, Şah İranı’yla arasındaki ihtilafları gidermek için, 1975 yılında Şah’la birlikte imzaladığı Cezayir Andlaşması’nın, artık kendilerini bağlamadığını açıklayıp, o andlaşma metnini tv. ekranları karşısında yırtarak başlatmıştı o savaşı.. (Fransa Devlet Başkanı J. Chirac, Eylûl-1980 başında Bağdad’a Fransa Başbakanı sıfatıyla yaptığı resmî ziyaret sırasında, Saddam’ın kendisine, İran’a saldıracağını ve savaşın 7 günde biteceğini’ söylediğini, savaşın 7. yılında açıkça itiraf etmişti.)

Saddam Huseyn, başta (kendisiyle Baas ideolojisinin ve partilerinin liderliği konusunda aralarında husûmet bulunan Suriye’deki Baascı Hâfız Esed rejimi ile ve başka saiklerle kendisine destek veren Gaddafî Libyası hariç) hemen bütün arab rejimleri olmak üzere, bütün dünyadan aldığı maddî yardım ve silah desteği alıyordu. İran Körfezi’nin güneyindeki Petro-dolar şeyhlikleri ve Suûdî rejimi ve diğerleri vargüçleriyle Saddam’a destek veriyorlardı. Hattâ o kadar ki, Ürdün Kralı Huseyn ve Mısır Başkanı Husnî Mubarek, hızlarını alamayıp, Saddam’la birlikte cebhelere gelerek, namluları İran siperlerine ve şehirlerine yönelmiş  topları bizzat ateşliyorlardı.

Gerçi, BM. Güvenlik Konseyi, savaşın her iki tarafına da silah yardımı yapılmasının kanundışı olduğuna dair bir karar almıştı, ama, Sovyet Rusya ve Amerikan emperyalizmleri, yıllar sonra yaptıkları güç ve propaganda yarıştırmasında görüldüğü üzere, Saddam’ın yenilmesini önleyenin kendilerinin verdikleri füzeler ve diğer silahlar olduğunu uluslararası zeminlerde açıkça itiraf edeceklerdi, BM.’deki temsilcilerinin ağzından..  1985’lerdeki Fransa Devlet Başkanı François Mitterand ise, ’Irak’ın yenilmesi demokratik güçlerin yenilgisi olacaktır ve buna asla izin veremeyiz..’ diyordu.

*

Zulüm karşısındaki mes’uliyetimiz sadece, ’Yazık!’ demek mi olmalı?

Savaşın ilk aylarında, Ocak-1981’de Cidde’de toplanan İslam Konferansı Teşkilatı’nın, bu savaşı durdurmak adına devlet ve hükûmet başkanlarından oluşan bir heyeti, Bağdad ve Tahran’a gönderdiği günleri hatırlayalım. Kimler yoktu ki o hey’ette.. Pakistan lideri General Ziya’ul Haqq, Bangladeş lideri General Ziyâ-ur’Rahman, Yâsir Arafat,  TC. Başbakanı Bülend Ulusu, nice ülkelerin başbakanları, Dışişleri Bakanları, vs..

İmam Khomenî sözkonusu hey’et mensublarına, Savaşan iki müslüman grup varsa, Kur’an emri gereğince,  derhal onların aralarını bulmak için araya girmeniz ve savaşı durdurmanız ve savaşı durdurmayanın karşısında ise, diğer tarafın yanında savaşa katılmanız gerekir.. Eğer saldırıyı biz başlatmışsak ve saldırıdan da el çekmiyorsak, geçin karşımıza bize karşı da savaşınız.’ diyordu, kısaca..

*

İslam İnqılabı Hareketi’nin 1979 başındaki kesin zaferiyle Şah ve Şehinşahlık düzeni yıkılmıştı.. Şah’ın ve Şahlık düzeninin ideallerine göre düzenlenmiş ve o dönemde Ortadoğu’nun en modern ordusu silahlarla techiz edilip, en güçlü ordusu olarak nitelenen İran ordusunun komuta kademesi de, alt yapısı da büyük çapta yara almıştı. Dahası, tâgûtî bir rejimin ordusundan İslamî idealler üzerine kurulan bir rejimi korumasının beklenemiyeceği de ayrı bir gerçek idi..

Bu durumda İslam Cumhûriyeti, ise, henüz içerde bile düzeni tamamen sağlayamayıp, Mücahidin-i Halk ve Fedâiyân-ı Halk gibi marksizan silahlı gruplar, kendi ideallerine göre bir devrim gerçekleştirmek üzere ülkenin her tarafında silahlı mücadeleler, suikasdler, bombalamalarla kendilerinini hissettirirken, dünyanın en eski komünist partilerinden Tudeh Partisi’nin  bağlıları da, faaliyetlerini Sovyet Rusya destekli olarak içten içe devam ettiriyorlardı. Bundan ayrı olarak, hemen her kavmin ağırlıklı olarak yaşadığı eyaletlerde, azerî-türkçü, türkmenci, kürdçü, arabçı, belûçcu, farsçı nitelikteki kavmiyetçi silahlı ayaklanma teşebbüsleri tezgahlanmakta ve ve bu eyaletlerde kanlı iç çatışmalar sürmekteydi. Daha da ağır olan durum ise, ilk cumhurbaşkanı olarak seçilen Ebu’l Hasan Benî Sadr liderliğindeki Batı eğilimli gruplar ile, İslamî bir dünya düzeni kurmak idealine bağlı olan kesim arasında kıyasıya bir iktidar içi hesablaşma cereyan ediyor ve bu boğuşma, başta İslam İnqılabı’nın en seçkin isimlerinden olan Âyetullah Muhammed Huseynî Beheştî olmak üzere yüzlerce seçkin inqılabçının hayattan çekilmesi ve Benî Sadr’ın da ülkeden kaçmak zorunda kalması gerçekleşiyor ve yerine seçilen 2. Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recaî ve Başbakan Muhammed Cevad Bâhuner ile nice yüksek dereceli yöneticiler de, henüz iki ay sonra, bir bombalı suikasdle katlediliyor ve ülkenin hemen bütün sanayi tesisleri, yolları, zenginlikleri, şehirleri bombardımanlar altında eziliyor, sivil yerleşim birimlerindeki onbinlerce insan da bombardımanlar altında dünya hayatından çekiliyorlardı.  

Yazının Devamı…

HABERE YORUM KAT