Haklı, mağdur ve zayıf... Ya zihniyet?

04.02.2009 20:11

Etyen Mahçupyan

İsrail'in ahlaken ve insani açıdan kabul edilemez saldırıları sonucunda yine yüzlerce insan öldü, binlercesi yaralandı. Bu sadece orantısız bir güç kullanımı değil, açıkça kötü niyetli bir eylemdi.

Nitekim İsrail kuvvetleri, Birleşmiş Milletler binasını ve hatta hastaneleri de bombalamakla kalmadılar, bazı yaralıların tedavi görmelerini de engelleyecek tedbirler aldılar. Türkiye, bu olayı, her düzlemden insanı birleştiren bir infial duygusuyla karşıladı. Başbakan'dan Yahudi cemaatinin dinî önderliğine, sanatçılardan siyasetçilere İsrail'i kınamayan ve barışa çağrı yapmayan kimse yoktu. Ancak İsrail'in kendine göre bir stratejisi vardı ve Obama'nın başkanlığı devralmasından önce başlayan saldırılar, yine devir töreni öncesinde bitti. Dahası Gazze boşaltılarak bütün dünyaya mücadelenin işgal için değil, şiddetin yenilmesi için yapıldığı izlenimi verilmeye çalışıldı. Böylece İsrail, Amerikan kamuoyunun nabzını elinde tutmaya devam etmiş oldu... Çizilen tabloya göre, Filistin, bir şiddet örgütü olan ve İsrail'i yok edene kadar savaşmaya niyetlenen Hamas'ın eline düşmüş durumdaydı ve barış ancak Hamas ortadan kalktığında gerçekleşebilecekti.

Bu yaklaşım özellikle Batı dünyasında yansımasını bulmakta zorlanmıyor. Özellikle 11 Eylül sonrasının küresel siyasi atmosferinde, başta ABD olmak üzere neredeyse bütün Batılı ülkeler Hamas'ı terörist bir örgütlenme olarak algıladılar. Bu hareketin aynı zamanda seçimlere katılan bir siyasi parti olduğu, halka sunduğu sosyal hizmetlerle öne çıktığı ve nihayette ezici bir oyla seçildiği unutuldu. Ortadoğu'nun siyasi kültür açısından 'geri kalmış' Müslüman halklara demokrasi götürmeye hevesli Batılılar, karşılarında istemedikleri bir sonuç veren Filistin demokrasisini görünce çark ettiler. Demokrasi bir anda 'usul' olmaktan çıkıp ideolojik beklentilerin aracı haline geldi. Nitekim Hamas'ın yönetime gelmesinin hemen ardından Gazze bir açık hapishaneye dönüştürüldü, dünya ile bağları kesilirken su ve ilaç gibi temel malzemeler bile esirgendi. Ama iş bu kadarla da kalmadı... Çünkü Batı'nın esirgediğini Müslüman ülkelerin de birçoğu verme niyetinde değildi. Hamas'ın İran ve Suriye tarafından desteklenmesi, bu ülkelerle aynı safta olmak istemeyen Müslüman ülkelerin olan biteni kayıtsızca izlemesine yol açtı. Küreselleşen dünyada yeni bölüşümlerin hesaplarını yapan ülkeler, bölgede Hamas türünden aktörlerin olmasını istemedikleri gibi, ABD'nin karşısına düşecek bir pozisyona sıkışmak da istemediler. Bu kısılmışlık hali Türkiye için de geçerli... Bugün bile duygusal tepkimizi sakınmazken, operasyonel adımlar atma isteğimiz pek yok. Küresel dünyanın ima ettiği en büyük ceza olan 'marjinalleşme' korkusu, herkes gibi bizi de avucuna almış durumda.

Dolayısıyla İsrail, Gazze'ye saldırdığında başına hiçbir şeyin gelmeyeceğinden, kimsenin gerçek anlamda ona karşı çıkmayacağından emindi. Uluslararası kurumsallaşmalların miadı çoktan dolmuş, küresel yaptırım imkânı ortadan kalkmıştı. Bu durum büyük bir otorite boşluğu ve aynı zamanda imkânı yaratmaktaydı. Öyle ki tam da ulus-devletlerin sorunları çözemediği, toplumsal talepler karşısında yıprandığı bir dönemde, dış politika alanı ulus-devleti yeniden ihya etmekteydi. Diğer devletlerle ilişkide geçmiştekinden daha da rahat bir biçimde yeni bir 'düzen' yaratma peşinde koşabilirdiniz... Tek bir koşulla: Dünyanın en güçlüsü olduğu için bir tür geçici dokunulmazlık kazanmış olan ABD'yi yanınıza alırsanız... O ABD ki, daha kısa bir süre önce 'engelleyici' savaş diye bir kavram uydurup Irak'ı felç etmişti...

Kısacası İsrail, arkasını sağlama almıştı. Öte yandan ABD'nin saldırının sonuçlarını görmezden gelerek verdiği gizli onay İsrail'i rahatlatan unsurlardan belki en önemlisi ama sadece biriydi. Buna uluslararası kurumların zayıflığını, Batılı ülkelerin terör ve Hamas konusundaki ortak algısını ve Müslüman ülkelerin çıkarcı yaklaşımlarını da eklemek lazım... Üstelik İsrail'in asıl niyetinin terörü durdurmak veya Hamas'ı iktidardan indirmekten çok öte gittiği de herkesin malumu. İsrail'in niyeti Filistin'in ya ortadan kalkması ya da tamamen İsrail'e bağımlı bir tampon alana dönüşmesidir. Ama dünya buna rağmen olaya seyirci kalabiliyor... Öte yandan bu tür durumlar ilk kez ortaya çıkmıyor. Şimdiye kadar onlarca toprak parçasında buna benzer etnik temizlik deneyimleri yaşandı ve hemen hepsinde de olan biten, yapanın yanına kâr kaldı. O halde İsrail'i neye dayanarak eleştireceğiz ve bu gayri insani uygulamanın tekrarını nasıl önleyeceğiz? İsrail'in ahlaki açıdan eleştirilmesi son derece doğal ve rahatlatıcı olmakla birlikte, işlevsel değil... Çünkü diğer ülkeler de aynı şekilde davranıyor. Yakın tarih gösteriyor ki; eğer bir devletin elinde etnik temizlik yapma gücü varsa ve bu işi yaptığında başına bir şey gelmeyeceğini biliyorsa, o etnik temizlik oluyor... Mesele güce indirgendiği anda ve 'milli çıkarlar' söz konusu olduğunda, birçok devlet bu hamleyi yapmakla kalmıyor; diğerleri de kendi 'milli çıkarları' nedeniyle seyirci kalıyorlar.

Sorunu ahlaki temelde çözmek imkansız, çünkü ulaşmak istediğiniz kulaklar ahlaki bir bakışa tıkalı... Bu kulaklar İsrail'in veya Batı'nın değil, bizzat devletin, günümüzde daha da vahim bir biçimde ulus-devletin kulakları... Çünkü ulus-devletler ne kendi toplumlarına ne de çevrelerindeki halklara ahlaki bir zemin üzerinde yaklaşmıyorlar. Ahlak onlar için tümüyle anlamsız veya en iyi haliyle 'işlevsel' bir kavram. Diğer bir deyişle işlerine geldiği zaman ve oranda 'ahlaklı' oluyor, diğer zamanlarda bu tür kaygıları tümüyle dışlıyor, hatta bazen vatan hainliği ile damgalıyorlar. Dolayısıyla bugün dünya uluslararası ilişkilerde bir ahlaki boşlukla karşı karşıya. Üstelik bu tam da toplumsal meselelerde ahlakın demokratlık üzerinden yeniden keşfedildiği bir ana tesadüf ediyor. Bir yandan insan haklarından, şeffaflıktan, katılımdan, çoğulculuktan, birlikte yaşamaktan söz ediyor; öte yandan da bize benzemeyenlerin yok edilmesine cevaz veren bir ulus-devletler dünyasında yaşıyoruz.

Sorunun temelinde ulus-devlet zihniyeti yatıyor... Karşılıklı milliyetçiliklerin pekiştirdiği yapay bölünmüşlükler ve homojenleşmeler, çatışmayı değişmez bir kural olarak kabullenen ve bu nedenle güç kullanımını teşvik eden bir anlayış üretmiş durumda. Aynı milliyetçilikler toplumların sesini kesiyor. İç siyasette hak, özgürlük, eşitlik mücadelesi yapanlar, iş dış politikaya geldiğinde dizginleri kendi rızalarıyla devlete teslim ediyorlar. Böylece kendi içinde en 'ileri' demokrasiyi yaratmakla övünen ülkeler, 'ötekine' bakışta utanç verici bir biçimde otoriter zihniyetin takipçiliğini yapabiliyorlar. Bu durum seçim sistemine dayanan liberal demokrasi pratiğinin ancak yurtiçinde bir meşruiyet yarattığını ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle liberal demokrasinin dayandığı relativist bakış, küresel dünyaya demokrasi getirmekte son derece aciz. Bunun da nedeni modernliğin relativizmle otoriterliği birleştirmiş olması. Kısacası otoriter zihniyet ve onun taşıyıcısı olan ulus-devlet yapılanması var olduğu sürece gücü elinde tutanın etnik temizlik niyetlerinin dizginlenmesi mümkün olmayacak. Çünkü ulus-devlet/liberal demokrasi bütünleşmesi barışçıl bir dünya yaratmaya yönelik bir niyet veya iradeyi temsil etmiyor. Tam da bu nedenle Hamas'ın büyük bir oyla seçilmiş olması maalesef fazla bir anlam taşımıyor. Nitekim İsrail'deki hükümet de demokratik prosedür sonucu kurulmuş durumda. Bu tespit, Hamas'ın seçilmesinin ardından baskı yolunu seçen Batılı ülkeleri aklamıyor... Ama sırf demokratik mekanizma sonucu seçildiği için Hamas'ın stratejisinin de aklanamayacağını ortaya koyuyor. Çünkü mesele dış politika olduğunda bu 'demokratik' hükümetlerin hiçbiri 'demokratça' davranmıyorlar.

Böylece asıl meseleye geliyoruz... Ortada saldırgan bir İsrail ve onu sürekli taciz etmeyi bir politika olarak saptamış olan Filistin var... Güçler eşit olmadığı gibi, hakkaniyet açısından da simetrik bir durum yok. Filistin haklı, mağdur ve güçsüz... Bu dengesizliğin bir an önce giderilmesi, bu halkın herkes gibi hak ettiği yaşam alanının onlara sağlanması lazım. Ama nasıl?.. Yukarıdaki analiz bunun bir uluslararası yaptırım konusu olamayacağını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İsrail'in kendi içinden yaşanacak bir değişim sonucu tavır değiştireceğini beklemek ise pek akıllıca değil, çünkü böyle bir ihtimal olsa bile o zamana kadar daha kaç kişinin öleceğini, ne acılar çekileceğini bilmiyoruz.

Bu durumda İsrail'in ve dünyanın tavrı bir veri olduğuna ve asıl acıyı Filistin çektiğine göre soru, Filistin'in alternatif seçenekleri olup olmamasıdır. Bugün yürütülen politika güce karşı olabildiğince güç kullanmayı temel alıyor. Zaman zaman yaşanan ateşkesler ve barışçı girişimler temel çatışma ve düşmanlık varsayımının reddedilmesini değil, konjonktürün kendi lehine kullanılmasını ima ediyor. Hamas'ın süregiden taciz politikasının önemi, verdiği zararda değil, gücü ele geçirdiğinde verebileceği zararı hatırlatmasındadır. Hamas, İsrail'i korkutmakla kalmıyor, bütün dünyaya da anlayacağı dilden bir şiddet mesajı veriyor.

Hamas bir gün biterse İsrail ne yapar?

Nitekim bugün İsrail'in saldırganlığını psikolojik açıdan meşru kılan bizzat Hamas'ın kendisidir... Bu tespit, hakkaniyet ve adaletin ötesine geçmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü ahlaki bir zemine oturmadıkları için, ulus-devletler zaten hakkaniyet ve adalet kriterleri içinde bakmıyorlar. Bu da güçsüz Filistin'i güçlü İsrail ile aynı kaba sokuyor ve art arda etnik temizlik dalgaları yaşanıyor. Kısaca söylersek, Hamas'ın İsrail'e karşı güç siyaseti gütmesi, hem zaten zayıf olduğu bir alanda mücadeleyi kabul etmesine hem de İsrail'in canı istediği gibi at oynatmasına neden oluyor. Bugün İsrail, Hamas'ın varlığından son derece memnun... Orada Hamas olduğu sürece muhtemel terörü bahane ederek saldırganlığını sürdürebilecek.

Peki çözüm Hamas'ın indirilmesi mi? Değil... Çünkü sorun Hamas'ın kendisi değil, zihniyeti... Kim yönetimde olursa olsun Filistin'in artık geçen yüzyıldan kalma, kaybetmeye programlanmış ilkel güç siyasetinden uzaklaşması gerekiyor. Bunun hiç de kolay olmadığı açık... Karşınızda bir saldırgan varken, sizin silahlarınızı bırakmanız bir intihar anlamına gelebilir. Dolayısıyla gereken şey pasifizm değil, proaktif bir barış siyaseti. İsrail'in psikolojik üstünlüğünü elinden alacak ve ulus-devletlerin çıkarcı ve duyarsız kulaklarına değil, doğrudan dünya halklarının beynine ve yüreğine hitap eden bir ses ve siyaset üretmek...

Zamanın ruhu buna uygun... Dünya alttan gelen bir zihniyet değişiminin tezahürlerini toplumların iç meselerinde yaşıyor. Bugün 'reform' adı altında atılan her adım, bizleri demokratlığa ve ahlaki bir bakışa yaklaştırıyor. Uluslararası ilişkiler ise hâlâ 'ahlaksız' bir zemin üzerinde... Oysa Filistin, dünya çapında bir sahiplenmenin adı haline gelebilir. Toplumların kendi ulus-devletlerinin nüfuz alanından çıkarak, aynen yurtiçinde yaptıkları türden bir 'sivil' siyaset üretmelerini sağlayabilir.

Bunun için bir 'davet' gerekiyor ve bunu da Filistinliler yapacak... Söz konusu davet yardım isteme şeklinde değil, farklı bir zihniyeti ortaya koyarak olmak zorunda. Filistin, bu dünyanın 'Gandi'si' olabilir... Yeter ki zihniyet farklılığının nasıl bir güç, siyasetin zeminini değiştirmede ne denli işlevsel olduğu görülsün ve bu yeni siyaseti taşıyan bir örgütlenme yaşansın. Otoriter zihniyetin ima ettiği siyaseti reddeden bir Filistin, İsrail'in şu anki siyasetini paralize edecektir. Güçlü ile güçsüzün aynı dili konuştuğu bir oyunda, güçlünün güçsüzü ezmesine kimse itiraz etmez. Yüreğimiz güçsüzün yanında olur, haksızlıklar içimizi dağlar, ama duygusal şikâyetler ve barış hayalleri sadece kendimizi aldatmamızı sağlar. Çünkü oyunun kuralı bellidir ve güçsüz olan da aynı kuralları benimsemektedir...

Dolayısıyla meselenin özü meşruiyetin nerede arandığı ile ilişkili... Eğer meşruiyet otoriter zihniyetin, milliyetçiliğin, ulus-devlet mantığının içinde aranacaksa, kimse Filistin'i görünen akıbetinden kurtaramaz. Filistin'in var olma, yaşama ve ötekine yaklaşma konusunda farklı, tercihan demokrat bir zihniyete dayanan bir siyasete ihtiyacı var. Silahı bırakan ama sivil itaatsizlikten mizaha uzanan bir karşı koyma ve deşifre etme siyaseti... Buna bizzat İsrail içinden gelecek destek kimseyi şaşırtmasın. Asıl soru Hamas'ın böyle bir geçişe ne denli hazır olduğudur. Çünkü şu anki siyaset Hamas'ı bir iktidar öznesi yaptığı ölçüde, partiyi de bir iktidar alanı haline getirmiş durumda. Radikal bir siyaset değişikliği ise iç yapının da değişmesi demek...

Bugün geçici bir ateşkes safhasındayız... Her şeyin yeniden yaşanma ihtimali çok yüksek. Bunu durdurmak için hepimizin ve esas Filistinlilerin elinde bir fırsat duruyor. Haklı ve mağdur olmak, hakkaniyeti getirmiyor, mağduriyeti bitirmiyor... Sonuç almak siyaset gerektiriyor ve güçsüzün siyaseten kazanabilmesi de ancak güçlünün zihniyetinden uzaklaşmakla mümkün olabiliyor.

ZAMAN

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim