Haklar ve Kimlik Mücadelesi Değil, Hak ve Kulluk Mücadelesi

28.10.2015 23:47

Mustafa Siel

İman Demek Ahiret Endişesiyle Yaşamak Demektir

İmanımızın temeli tevhit ve ahirete iman; imanımız gereğince dünyaya bakışımız, dünyanın ahiret için tarla olması; asıl derdimiz ve mücadelemizse ahiret kurtuluşu olmalıdır.

Ahiret kurtuluşu ise ancak ve ancak Allah’a kullukla mümkündür, 51. Zariyat Suresi 56. ve pek çok ayette net olarak açıklandığı üzere. Çünkü bizler haklarımız ve kimliğimiz için değil, sadece Allah’a kulluk(la imtihan) için yaratıldık.

O halde derdimiz şu geçici dünyada birkaç günlük menfaati olan geçici metalar olan dünyevi haklarımızı kazanmak ve kimliğimizi ispatlayıp yaşamak değil, hakka uygun olarak ve sadece Allah’a kulluk ederek yaşamak olmalıdır.

Haklarımız ve kimliğimiz için hakkı ve kulluğu terk etmek değil, gerekirse hak ve kulluk için haklarımızı, kimliğimizi, malımızı, vatanımızı, ailemizi ve hatta canımızı terk etmek – feda etmektir bizden istenen. Bu konuda pek çok ayete bakmaya bile gerek yok, sadece 9. Tevbe Suresi 111. ayet bile yeterli.

Haklarının Peşine Düşüp Haktan Uzak Düşenler

Yüce Allah 67. Mülk Suresi 2. ayette hayatı ve ölümü kimin amelce daha güzel olacağını ortaya çıkarma amaçlı deneme (bela – liyeblivekum) için yarattığını ifade ediyor. Yine 6. Enam Suresi 165. ayette insanların bazısını dünyevi imkanlar açısından üstün kılarak, bu verdiği üstünlükler vesilesiyle denediğini beyan ediyor.

Biz bu dünyaya kendimizi, ailemizi, ırkımızı, kavmimizi, sınıfımızı savunmak yada ispatlamak için değil, kulluk imtihanını başarıyla vermek için geldik. 49. Hucurat Suresi 13 ile 6. Enam Suresi 165; 4. Nisa Suresi 32; 43. Zuhruf 32 ile 89. Fecr Suresi 15’ten 20’ye kadar olan ayetlerde (ve konu ile ilgili pek çok ayette) açıklandığı üzere, kadın, erkek, Türk, Kürt, zengin, fakir, yakışıklı, çirkin vs. olmamız gerçek anlamda birer nimet yada felaket değil, bu imtihanın birer fitne unsurudur sadece.

Bu fitne unsurlarından birini hayatının merkezine ve hedefine alıp yaşayanlar (feministler, komünistler, Türkçüler, Kürtçüler, liberaller vs), fitnelenmiş ve baştan kaybetmişlerdir.

Kaldı ki, haklarını ve kimliğini hayatının merkezine almak kişiyi haktan ve kulluktan uzaklaştırırken, dünyevi bir başarı garantisi bile olmayıp, bazen canından ve ailesinden bile mahrumiyeti getirir.

Oysa hakkın ve kulluğun peşine düşenler, eğer dünyevi başarıya ulaşırlarsa, zaten haklarını ve kimliklerini de kazanırlar. Eğer bu mücadelede canlarını ve ailelerini kaybederlerse, ahirette mutlak kazanca erişirler. Bu durumda dünyada ve ahirette kim kazançlı, kim kayıpta?

Yeminin İçeriğini Değil Dilini Dert Edinenler

Hakkı aramayı bırakıp hak arama peşine düşenlerin düştüğü acı duruma pratik bir misal milletvekili yemini meselesi. İlkokullarda yıllardır okutulmakta iken AKP tarafından kaldırılan andımız gibi, halen mevcut milletvekili yemini de, hem İslam’a, hem de Türk olmayan kavimlere dışlama, düşmanlık ve şirk unsurları içeriyorken, bazı Kürt İslamcıların metni değil de dilini dert edinmesi ne acı.

Sormak gerekiyor bu insanlara, şirk Türkçe olunca kötü de, Kürtçe olunca iyi olur mu hiç? Andımız yada Milletvekili yemininin Kürtçe versiyonu olursa seve seve okuyacak mısınız bunları? Oysa bu şirk dayatmasının diline değil, bizatihi kendisine karşı çıkmak her Müslümanın görevi olmalıdır.

Bilal Kölelikten Kurtulmak İçin Değil, Hak Ve Kulluk İçin Mücadele Etti

Bilal (ra) bir köleydi. Peygamberimize iman etti ve gerek köleyken, gerekse azat edildikten sonra hep İslam’ın çocuğu oldu. Hiçbir zaman kölelerin davasını savunmadığı gibi, sadece köle sahiplerinin aleyhinde bir ideoloji de edinmedi. Kuran ne indirdiyse ona teslim olup yaşadı ve imtihanı kazandı.

Kur’an hiçbir zaman bir ahlak, bir sosyal adalet, bir sınıf, bir kölelere özgürlük gibi kısmi bir hedefi merkeze almadı, asıl hedef kulluk idi ve bu hedefe ulaşmada bütün alanlarda realiteye uygun bir hak,hukuk ve adalet ortamı oluşturulmaya çalışıldı.

Bu nedenledir ki o günün konjonktüründe kökten çözümü mümkün olmayan kölelik kurumu, mümkün olduğunca iyileştirilmeye ve köleler imkanlar nisbetinde özgürleştirmeye çalışılmakla beraber, bu sorun bir anda yok sayılma cihetine gidilmedi.

Eğer Kur’an mesajının temel meselesi haklar ve kimlik olsa idi, her halde ne pahasına olursa olsun kölelik bir anda ilga edilirdi (ama pratikte kaldırılamazdı tabi, bu gün hala kaldırılamadığı, örtülü kölelikler hala devam ettiği gibi.)

İsrailoğulları Irk Değil Ümmet İsmidir

Musa (as) firavuna iman ve İslam teklifiyle, eğer buna yanaşmazlarsa, İsrailoğullarını tek Allaha kulluk etmek için serbest bırakması teklifiyle geldi. İkisine de yanaşmayınca, İsrailoğullarını Yüce Allah’ın emriyle alıp gitti.

Musa (as) ile beraber Mısır’dan çıkanlar bir ırk değil, gerek Yakub (as) kavminden, gerekse Mısır’ın yerli halkı olan Kıptilerden ve başka halklardan olan Müslümanlardı ve bunların hepsinin ortak ismi İsrailoğulları idi. Mesela Kur’an’da haklarında bilgi verilen Firavun iktidarında mevki sahibi olup imanını son ana kadar gizleyen Mümin ile Firavunun imanını gizleyen Hanımı da herhalde Yakup kavminden değildiler.

Onlar ırk, dil ve vatan derdinde değil, hak ve kulluk derdinde olduklarından ırklarını, dillerini ve vatanlarını terk edip Musa’nın peşine takıldılar.

Meşru Müdafaa Hakkımızdır

Kulluk mücadelemizin çok önemli bir unsuru her hak sahibine hakkını vermektir ve bu adalettir. Müminlerin temel özelliklerin sayıldığı 42. Şura Suresi 36’dan 43’e kadar olan ayetlerde, haklarımızı ve kimliğimizi savunma (meşru müdafaa) ve bu konuda işbirliği yapma, yapılan haksızlıklara misliyle karşılık verme (kısas) hakkımızın olduğu bildirilmiş (kötülüğün karşılığı misli kötülük), lakin afvetme seçeneği de (bazı durumlarda tercih edilmesi istenerek) tanınmıştır.

Ayetlerde açıklandığı üzere, gerek kendimizin, gerekse başka insanların hakları ve kimlikleri için mücadele meşru ve gerekli, ancak mücadelemizin amacı ve temeli değil, en önemli araç ve unsurlarından biridir.

Yani haklarımızı ve kimliğimizi savunmak farklı, bunları mücadelemizin ana amacı ve temeli yada önceliği haline getirmek farklıdır. Araçlar amaç, unsurlar temel haline getirilirse, bu açık bir sapma ve 25. Furkan Suresi 43. ayette vurgulanan, hevanın ilah edinilmesinin yansımalarından birisidir.

Haklarımızı Ve Kimliğimizi Biz Değil Allah Tespit Eder

Herkesin hakkını ve kimliğini tespit etmede tek ve mutlak otorite sadece Allah’tır. Bunlar Yüce Allah tarafından hakkaniyetle (gıst) tespit edilmiş ve Kur’an ayetleriyle tescil, peygamberimizin uygulamalarıyla (sünneti ile) pratize edilmiştir.

Yüce Allah nasıl ki bizlerle aynı biyolojik varlığa sahip hayvanları bizimle aynı ontolojik seviyeye getirmemişse (ruh üflememişse) ve bu durum sorgulanamıyorsa, insanlar arasında gerçek bir üstünlük vesilesi olmayıp sadece imtihan amaçlı farklılıklar da (cinsiyet, ırk, zeka, güzellik vs.) sorgulanamaz.

İnsanlar Allah’ın haklarımız ve kimliklerimiz hakkında ne dediğini dikkate almadan, kendileri ve başkaları adına hak tespit arayışına girerlerse, bu Rableşme, kendini Allah konumunda görmek anlamına gelir (böyle bir niyet olmasa bile.)

Şeytan Kendi Mantalitesi İle Hak Ve Kimlik Mücadelesi Nedeniyle Kovuldu

Şeytan Adem’e secde emri konusunda Allah’ın hikmetini araştırmak yerine sorguladığı için kaybetti. Kendi mantalitesi ile Adem (as) karşısında hakkını ve kimliğini savunmak İblisi huzurdan kovdurmuş ve bunda ısrar daimi cehenneme düşürmüştür. Yani haklarının ve kimliğinin derdi ve mücadelesi şeytanı huzurdan kovduran mücadeledir.

Bir Müslüman için haklar ve kimlikler İslam’ın dışında olamayacağı gibi, İslam’la beraber de olamaz, ancak Allah tarafından tespit edilmiş olarak İslam’ın içinde olabilir. Aksi halde sekülerizm ve laiklik söz konusu olacaktır ki, bu Allah’ın otoritesine isyan, küfür ve nankörlüktür.

Mesela, Yüce Allah bu gün laik ve seküler çevrelerce insanların en temel haklarından sayılan içki içmeyi, zinayı, cinsel serbestliği, homoseksüel ilişkileri, faizi vs. birer hak ve kimlik olarak değil, suç ve günah olarak kabul etmiş; bunları gerçekleştirenlere şartlara göre değişen dünyevi yaptırımlar ile, dünyevi ve uhrevi azap uyarısında bulunmuştur.

Hılful Fudul Olur mu?

93. Duha Suresinde peygamberimize yol bilmez iken yol gösterildiği, 94. İnşirah Suresinde ise sırtındaki yükünün indirilip göğsünün genişletildiği bildiriliyor Kur’an’ın indirilmeye (risalete) başlanmasıyla.

Dolayısıyla Peygamberimizin risalet öncesi hayatı bizler için yol rehberi olmayıp, ancak risalet sonrası hayatı yol gösterir bizlere. Hılful fudul (Erdemliler İttifakı) ve benzeri güzel amelleri risalet öncesinde erdemli amel ve duruşlardır ama risalet sonrası böyle bir girişimde bulunmamıştır. Dolayısıyla Peygamberimizin ancak Kur’an’ın inmeye başlamasıyla başlayan risaletin ardından sonraki hayatı ile, Hicret, Medine vesikası, Hudeybiye vs. bizler için rehberdir.

Nitekim Musa (as)’ın risalet öncesi Mısır’da kavmiyetçi dürtülerle bir Mısırlının ölümüne sebep olması eleştirilmiş, Medyen dönüşünde kendisine risalet verildikten sonra her türlü kavmiyetçilikten ayrılarak Firavun dahil tüm Mısırlılara tebliğ ve davette bulunması emredilmiştir.

Abdestsiz Namaz Olur mu?

Meşhur darbı meseldir, bektaşiye abdestsiz namaz olur mu diye sormuşlar da, ben kıldım oldu demiş. Kıssadan hisse ile ırk, bölge, sınıf, cinsiyet vs. temelli kulluk mücadelesi – İslami hareket olur mu diye sorsak, şu anda birilerinin dediği, demek bir yana hararetle ve ısrarla savundukları gibi olur, hatta ancak böyle olur, böyle olmazsa İslami hareket olmaz diye cevap verilebilir elbette. Malum dilin kemiği yok.

Birilerinin böyle demesi ve yapması mümkün olmasına mümkün de, böyle bir İslami Mücadele ve Hareket anlayışı Allah indinde kabul olur mu derseniz, Abdestsiz namaz kabul görürse, bu tür mücadeleler de kabul görebilir herhalde!

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim