1. YAZARLAR

  2. ABDULHAKİM BEYAZYÜZ

  3. Hâkimiyet Allah’ın mı, Halkın mı?
ABDULHAKİM BEYAZYÜZ

ABDULHAKİM BEYAZYÜZ

Yazarın Tüm Yazıları >

Hâkimiyet Allah’ın mı, Halkın mı?

A+A-

İnsanlar arasında sağlıklı bir iletişimin kurulması ve sürdürülmesi çok kolay bir iş değildir. Sağlıklı iletişim için birçok hususa dikkat etmek ve birçok engeli aşmak gerekmektedir. Aksi takdirde bu engellerin aşılamamasından kaynaklanan iletişimsizlik,  nice dostluğun düşmanlığa,  barışın savaşa ve nice gayret ve enerjinin boşa harcanmasına sebep olacaktır.

Bu sebeple insanlar arası iletişimde başarılı olmak için, kimin nerede, hangi şartlarda, ne zaman, niçin ve hangi niyetlerle konuştuğuna ve neler söylediğine çok dikkatlice bakmak gerekmektedir.  Elbette bu konuda en fazla dikkatli olması gerekenlerin başında da biz Müslümanlar geliriz. Zira biz Müslüman olmanın anlamının Allah’ın iradesinin tecellileri olma, yeryüzündeki nesli ıslah, arzı imar ve top yekûn varlık için bir rahmete dönüşmek olduğunu iyi biliriz. Dolayısıyla bizler tüm diğer eylemliklerimiz gibi, iletişim çabamızın da ıslaha neden olmasını sağlamak zorundayız.

Peki, bunda ne kadar başarılı olabiliyoruz? Maalesef bu konuda bırakın İslam’ın nuruyla aydınlanmalarını istediğimiz sosyalistleri, kapitalistleri, Kemalistleri, Müslüman dava kardeşlerimizle bile iyi bir iletişimi sağlama da zorlanıyoruz.  Nitekim Suriye direnişi, demokrasi kavramının kullanımı, sistem içi araçlar ve bu araçların fıkhı, beraberce yaşamın şartları ve imkânları vb konularda ki müzakerelerimizin sonuçlarının çok parlak olmadığını hepimiz görebiliyoruz. Bunun nedenin de sağlıklı bir iletişim için gereken hususlara yeterince riayet etmememiz, nefsimizin olumsuz tesirlerinden kurtulamayışımız ve birbirimizle ilişkimizde merhametliliği ahlak haline getiremeyişimiz olduğu açıktır.

 İletişimdeki bu başarısızlığımızın en çarpıcı örneklerinden birisi de hâkimiyetin kime ait olduğu tartışmalarıdır. Zira aslında İslam’ın temel değerlerini kabul etmede bir ayrılığa düşmeyecek nice insanımız, sağlıksız iletişim ilişkileri içinde, hâkimiyetin kime ait olduğu tartışmalarında farklı taraflara savrulabilmiş, birbirlerini olmadık iddialarla itham edebilmişlerdir.

 Nitekim hâkimiyet halkındır diyenleri, bazılarımız şirkle itham edebilmiştir.  Aynı şekilde hâkimiyet Allah’ındır diyenleri, bazılarımızın teokratik anlayışla itham ettiği gibi. Zaten hâkimiyet kayıtsız şartsız halkındır diyenlerin ise aforoza uğramaktan kendilerini kurtaramayacaklarını ise söylemeye bile gerek yoktur. Hâlbuki konuşanların Müslümanlar olduğunu bilmemiz, söylenenlerin hangi mantıkla söylenebileceğini kolaylıkla öngörmemizi gerektirirdi. “Hâkimiyet halkındır” diyen bir Müslüman, Allah’a rağmen sahip olunan bir hâkimiyetten bahsetme ihtimali ne olabilirdi?  Aynı şekilde hâkimiyet Allah’ındır diyen bir Müslüman’ın, kendisini Allah’ın yeryüzündeki resmi temsilcisi olarak kabul ettiğini, sağlıklı bir ruh haletine sahip olan bir kimse nasıl düşünebilir? Aynı durum hâkimiyet kayıtsız şartsız halkındır diyen bir Müslüman içinde geçerlidir.  Elbette bunu söyleyenlerin İslam’ı yegâne referans kaynağı olarak kabul ettikleri bilinmiyor olsaydı, yani Müslümanlıkları açık olmasaydı mesele başka şekilde değerlendirmeyi gerektirirdi. Ancak muhatabın Müslüman olması olayın bambaşka bir zeminde değerlendirilmesini zorunlu kılmalıydı.

Peki, hâkimiyet meselesinin sağlıklı değerlendirilmesi nasıl mümkündür? Bu noktada kastı/niyeti merkeze almak sağlıklı bir anlama için, olmazsa olmazımızdır. (Bu elbette bütün sorunlarımızı çözmez. Zira doğru bir şeyi yanlış bir yer ve zamanda söylediğimizde, yanlış anlamalara neden olacağımızdan eleştirilmeyi hak edebiliriz. Ama bu zemin şirk ve tağuta yanaşma ithamlarının havada uçuşmasından uzak olacağı için, iletişime imkân verecek ve bu yanlıştan kendimizi düzeltme imkânını daha kolay bulabileceğiz.)  Hâkimiyetle ilgili söylemlerde kastı merkeze alarak şöyle bir tablolaştırmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz: 

Hâkimiyet halkındır ; (kastedilen şey yöneticilerini seçmede halkın tek yetkili merci olduğu hususuysa,  bu çok doğru bir tespit olacaktır. Ama bununla kastedilen şey, Allah’ın/İslam’ın insanların işlerine karışamayacağı iddiasıysa, bu apaçık bir küfrün ifadesi olacaktır.)

Hâkimiyet kayıtsız şartsız halkındır ; (bununla, herhangi bir şahsın, zümrenin, sınıfın, cinsiyetin halka tahakkümde bulanamayacağı ve halkın inandığı değerler doğrultusunda ve özgürce yöneticilerini seçmede ve yasamayı İslami çerçevede gerçekleştirmede hak sahibi olduğu hususuysa bu elbette İslami anlayışa göre de çok doğru bir tespittir. Ama bununla kastedilen şey, halkın/ümmetin yüce Allah’ın hâkimiyet hakkını ret ve Allah’ın vahyini dikkate almadan hareket etme hakkının olduğu iddiasıysa, bu apaçık bir küfürdür.)

Hâkimiyet Allah’ındır ; ( Bu önerme tartışılamayacak doğrulardandır. Zira Allah göklerin ve yerin yegâne sahibi ve hâkimidir. Yerde de, gökte de ilah olan ancak odur. Yaratan o olduğu gibi, tasarruf sahibi de odur ve insanlık ancak onun vahyine ve resulüne teslim olarak kurtuluşa erebilir. Ancak bu iddiayla ümmet susturulmak ve hâkimiyet belli bir şahsa veya zümreye (Şia’nın ruhbanlarına, İŞİD’İN sözde âlimlerine) verilmek isteniyorsa, elbette bu durumda hak bir sözle batıl kastediliyor olacaktır. Tıpkı tarihteki haricilerin “hüküm ancak Allah’ındır” hak sözüyle batılı kastettikleri gibi…)

Hâkimiyet meselesinin devlet anlayışlarına nasıl yansıdığına bakmamız, meramımızın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. 

Teokratik devletler ; Allah- yönetici- ümmet/toplum  (Bu tip anlayışların Allah’a iftirayı yansıttığını söyleyebiliriz.  Zira peygamberlerin dışında söyledikleri ve yaptıkları tartışılmayacak olan hiçbir fert ve zümre yoktur. Allah peygamberlerin dışında hiç kimseyi temsilci ve yönetici olarak seçmemiş ve kendisi adına konuşma yetkisi vermemiştir. Bu yanlış anlayışlara örnek olarak; Şia’nın devlet anlayışını, Vatikan anlayışında somutlaşan papalığı, kendisini Allah’ın gölgesi olarak tanıtıp, yaptıklarını tartışılmaz ilan eden tüm zalim idarecileri örnek verebiliriz)

Batı tipi devletler;Toplum-yönetici  (Bu tip devletler meşruiyet kaynağı olarak sadece toplumun iradesini merkeze alırlar ve Allah’ı hayatlarına karıştırmaya yanaşmazlar. Onlara göre Allah’ın buyruklarına aykırı da olsa, toplumun seçtiği her sistem ve yönetici meşrudur. Zira o anlayışa göre toplumun iradesi mutlaktır. Elbette bu devlet tipleri tağuti sistemleri temsil etmektedirler.)

İslami devlet tipi; Allah-ümmet-yönetim. (Bu devlet bir yandan meşruiyetin kaynağı olarak Allah’ı /vahyi görür. Diğer yandan yöneticileri seçmede, İslam’ı yorumlama ve anlama da, belirli bir şahsı, zümreyi ve sınıfı değil, İslam’ın belirlediği çerçevede kalmak şartıyla ümmeti/halkı görür. Ümmet bu yetkisini, Allah’a hesap vereceği bilinci ve hassasiyeti içinde seçtiği ehil şahsiyetler ve şuralar vasıtasıyla kullanır ve gerektiğinde iradesini iyi yansıtamadığını düşündüğü sorumluları görevden alır. Bu sistemde belirleyici olan ümmettir/halktır. Başka bir ifadeyle yönetici, ümmetin temsilcisi olan şurayı seçmez. Tersine şura ümmettin yetkilendirdiği kurul olarak, yöneticiyi seçer ve pratiğinden memnun kalmadığı zaman da görevinden alır.)

Sonuç olarak tüm meselelerde olduğu gibi hâkimiyetin kime ait olduğu hususunu müzakere ederken de, maksadımız üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olursa ortaya çıkacak şey ancak, kavga, gürültü, iletişimin önünün tıkanması ve zarar olur. Halbuki sağduyu ve iyi niyetle meseleye yaklaşırsak göreceğiz ki, Allah’ın hakimiyeti ile halkın hakimiyeti birbirine zıt olmak zorunda değildir. Tersine Müslüman bir toplumda, Allah’ın hâkimiyetinin yeryüzüne sağlıklı yansımasının yolu halkın/ümmettin, rabbinin vahyi çerçevesindeki, vesayetlerden uzak hâkimiyetidir. Bu nedenle halkın hâkimiyeti ve Allah’ın hâkimiyetinden birisini seçmek zorunda değiliz. Ama laik bir toplumda ve halkın yöneticilerini seçme hakkını ifadeden öte, Allah’a isyanın kastedildiği bir durumda da, bunun İslam inancınca göre küfür olduğunu görmekten ve söylemekten uzak duramayız.

Rabbimiz kalplerimizi arasını uyuştur. Bizleri kalbinde Müslümanlara dönük en ufak bir kini barındırmayan, ilimlerini artırıp, Salihlere kattığın ve Peygamberlerin günümüz takipçilerinden eylediğin kullarından eyle. Sözümüzün sonu Allah’a hamdtır. Rabbimiz zatının yüceliğine ve saltanatının büyüklüğüne yakışır hamdle sana hamd ediyoruz.

YAZIYA YORUM KAT

13 Yorum