Hakikaten kafanızda bit var

11.10.2011 13:10

Melih Altınok

Varlıkları “körler ülkesinde şaşılar kral olur” önermesinin tescilidir.

Hiç de hak etmedikleri halde yıllarca omuzlarında apolet olarak taşıdıkları “muhalifliklerini”, 80 öncesinde Yılmaz Güney gibi birkaç delikanlı-ML sinemacının gölgesinde soluklanmalarına ve bu halkın kadirşinaslığına borçludurlar.

Ki, dünyadaki devrimci sinemacılar, tiyatrocular Aristoteles’ten beri gelen anlatı geleneğinin kodlarını yeni dünyaya göre devirip “modernizm bataklıktır” nidaları atarken, o vahadaki yegâne rolleri de köy seyirlik oyunlarda ahaliye “çağdaşlık” telkin eden başfigüranlıktan ibarettir.

Ama değim gibi ne yazık ki başarmışlardır.

Darbeden hemen önce moda diye üzerlerine giyindikleri “devrimci” hırkalarıyla arzı endam etmeleri için kendilerine en uygun ortamı sağlayan 80’lerin o karanlık atmosferinde, Kürtler, devrimci gençler yargısız infazlarda can verirken çıtları çıkmamıştır. Mesela 1 Mayıs 1989’da, yani alanlara çıkmak boru değilken polisin alnının çatından vurduğu Mehmet Akif Dalcı’yı sorun, duymamışlardır bile.

90’larda Kürt sorunu, savaş ve faili meçhuller ülkeyi kasıp kavururken de al gülüm- ver gülüm prodüksiyonlarda rol alıp “bizimkilerle, bizimkileri” oynamışlardır bazıları. Aciz siyasal iktidarları yermekle yetinip, gerçeğin yakıcılığını çatır çatır karikatürize edip bir güzel uyutmuşlardır ahaliyi.

Kürt sorununu çözmek için radikal adımlara soyunduğunu falan sonradan ayıkacağımız Turgut Özal’ın sonunu getiren, Çillerli, Ağarlı dönemlerin yolunu hazırlayan sürecin toplumsal meşruiyetinin yaratılmasında da az katkıları yoktur hani. Özal Köşk’e çıktığında “Alışamadım” yazılı tişörtler giyen gençleri, son derece şık elbiseleriyle alkışlayanlar yine onlardır.

28 Şubat’ta, aslında darbecilerin tanklarına palet olan, bir anda Ankara Kocatepe sırtlarında belirilip ânında ortadan kaybolan o acayip Aczimendiler değil, onların skeçlerinde, oyunlarında, kitaplarında adeta dekor olan “yobazlardır”.

Ülkenin kabuk değiştirdiği 2000’li yıllarda ise nahoş mizah dergilerinin üstadı Aydınlık’ta köşecidirler artık.

Kavuk kâbuslarında tırnağı olamayacağı Cem Yılmaz ya da Yılmaz Erdoğan gibi gençleri gören en huysuz şirinleri açıktan darbe çağrısı yapmaktadır.

Öğrencilerine o acınası darbukacı rolünden başka hangi eserini örnek gösterdiğini merak ettiğimin bir diğeri ise referandumda “evet” diyen milyonları “geri zekâlı” ilan etmekle meşguldür.

Hafta sonu ekibin bir başka üyesine televizyonda rastladım.

Elinde, “yalnız, güzel ve tabiikine çağdaş” ülkesinin teminatı olarak gördüğünü söylediği (demek oradan bakınca öyle görünüyor hanımefendi) Zuhal Olcay’dan aldığı “Altın Portakal Sanatta Sosyal Sorumluluk” ödülünü tutuyordu.

Mevzua, anayasasının maddesine, paradigmasının kılına halel gelmesin diye referandumda değişime “hayır” dediği 12 Eylül faşizminden girdi abi.

Salonda alkışlar...

Derken vasatlıklarını yüzünü vuran, darbeciliklerini ifşa eden, değişime dönüşüme destek veren kalem erbabına nazire kısmına geçti.

“Dilerim bu ödülü hak etmişimdir. Ola ki moda deyimle ‘bir döneklik’ olursa, bu verdiğiniz ödülü özgürce geri alma hakkına sahipsiniz” dedi.

Evet, dileği oluyordu, o önemli ödülü ”hak etmeye” başlıyordu. Hem zaten yıllardır bir arpa boyu yol almadığı için hakikaten dönmemişti de.

Durmadı. Sanatçının gerçek yükümlülüğünün çağına tanıklık etmek olduğunu söyledi. Cumhuriyet balosu tadındaki salonun tek tip saçlı ve çağdaş gözlüklü ablaları arasında kıpırdanmalar hissedildi. Yo yo, Ergenekon’dan, Balyoz’dan, Kafes’ten, Evren hakkında iddianame hazırlamasından, faili meçhullerin “ağar ağabeylerinin” ceza almasından falan bahsetmeyecekti. Korkmasındı kimsecikler.

San’atçımızın derdi, darbecilerin, Kürt ve Türk gençlerinin katillerinin, yani üstünlerin “hukukunun zarar görmesiydi”. Ve tabii ki “adaletsiz bir kalkınma girişiminin hızla yol aldığı” tesbitiyle taçlandırdı konuşmasını. Altın vuruşu ise, söyleyecek sözü olmayanların son modasına uygun olarak Gothelerdenmöthelerden yaptı:

“...dediği gibi dünyanın en tehlikeli hali cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir. Bu da benim ülkemin bir gerçeğidir.”

Alkışlar, kıyametler, nümayişler. Salon ayakta...

Değişim iradesine oy veren halkını ve siyasal iktidarı yineyineyine örgütlü cahillikle yaftalayan sanatçımızı Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ve “öbürsülerin” ayakta canhıraş alkışlamasını garipsemedim elbette.

Ama ya gençler... o gençler. Sevval Şam’dan bir daha nasıl şarkı dinlerim? Peki ya her demokratik eylemde gördüğüm Mehmet Ali Alabora’ya reklâmlarda dahi tahammül edebilir miyim? Gerçekten bilemiyorum.

“Anne kafamda bit var” isimli kitaplar yazanlar, 80’lerde çocuk olan şimdinin biz gençlerini, kafalarındaki o bitin beyinleri değil de, “sınıf neferi” bir sanatçının yoksulluğunun göstergesi bildiğiniz bit olduğuna nasıl da inandırmışlar. Ya da bizim kafamızdaki ne?

Şaşırıyoruz reyiz.


melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim