1. HABERLER

  2. İSLAM DÜŞÜNCESİ

  3. Hadisleri Kendimize Değil, Kendimizi Sahih Hadis ve Sünnete Uydurmalıyız
Hadisleri Kendimize Değil, Kendimizi Sahih Hadis ve Sünnete Uydurmalıyız

Hadisleri Kendimize Değil, Kendimizi Sahih Hadis ve Sünnete Uydurmalıyız

Hadisleri kendimize değil, kendimizi sahih hadis ve sünnete uydurmalıyız. Böylece 15 asırdır başarıyla koruduğumuz toplumsal hafızamızı silme projelerine karşı koymuş oluruz. Yoksa toplumsal hafızasını kaybeden bir millete dönüşürüz...

18 Kasım 2018 Pazar 22:39A+A-

İbn Haldun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Recep Şentürk, Star gazetesi Açık Görüş ekindeki “İslam medeniyeti isnad medeniyetidir”başlıklı yazısında Hadis’in Müslümanların toplumsal hafıza açısından önemini yorumlamış:

Hadisler sinir sistemine benzeyen bir sosyal ilişkiler ağıyla Hz. Muhammed (SAV) ve sahabe zamanından bize kadar ulaşmıştır. 15 asır boyunca Kuzey Afrika’dan Hindistan’a, Balkanlardan Endonezya’ya kadar uzanan bir coğrafyayı kapsayan bu ağa isnad sistemi denir. İsnad, 15 asırdır kesintisiz devam eden toplumsal hafıza zinciridir. İsnad, dünyanın sistemli bir şekilde kayda geçmiş en uzun ve en geniş sosyal ilişkiler ağıdır. İslam medeniyeti isnad medeniyetidir. Çünkü isnad başka hiç bir medeniyette İslam medeniyetindeki kadar sistemli bir şekilde kayda geçirilmemiş ve eleştiri süzgecinden geçirilmemiştir. İslam medeniyetinde hem hadislerin metinleri hem de o hadislerin yorumları ve tatbikatı nesilden nesile silsile veya icazet zinciri ile aktarılarak günümüze ulaşmıştır. 

Sadece Hz. Peygambere ait sözler değil, yorumlar ve uygulamalar da isnad zincirleri yoluyla aktarılmıştır. İslam medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran üç özellik vardır: İsnad, fıkıh ve tasavvuf.  Birincisi sözlerin, sonuncular ise uygulamaların aktarımını sağlamıştır. İsnad, Hz. Peygamberin miras bıraktığı ilmin güvenilir bir şekilde nesilden nesile aktarımını; fıkıh, aktarılan bilginin zâhirinin ve tasavvuf ise bâtınının sahih bir şekilde anlaşılıp uygulanmasını garanti altına almak için geliştirilmiştir.  Her üç ilim de silsile ile aktarılarak günümüze gelmiştir. İsnad, Hz. Peygamberin  miras bıraktığı nassın yani Kur’an ve hadis metinlerinin, fıkıh ve tasavvuf ise Hz. Peygamberin uygulamalarının esaslarının rivayetidir diyebiliriz. Çünkü Hz. Peygamber, Hz. Aişe (RA) Validemiz tarafından veciz bir şekilde “yürüyen Kur’an” olarak tarif edilmiştir. Kur’an vahyinin ilk muhatabı odur; dolayısıyla onu en iyi anlayıp nasıl tatbik edileceğini ortaya koyan da odur. Fıkıh ve tasavvuf bu tatbikatın esaslarının kayda geçmiş halidir. Bu yüzden günümüzde Hz. Peygamberin ve sahabenin yorum ve uygulamasını bir kenara itip, sanki Kur’an ilk defa kendilerine gelmiş gibi yorum yapmaya kalkanlar adeta sahte peygambercilik oynamaktadırlar. 

İtibarsızlaştırma çabası

Ancak, son asırda, İslam ümmeti bir sosyal amneziye (unutkanlık hastalığı) sürecine sokulmaya çalışılmaktadır. Tüm medeniyet değerlerimiz gibi hadis ve isnad sistemi de yoğun bir saldırıya uğramış, unutturulmaya maruz kalmıştır. Halen “medeniyet tasfiyecisi” müsteşrikler, sözde İslamcılar, modernist ve selefi hareketler tarafından, kelam, felsefe, tasavvuf gibi hadis ilmi de —bilerek veya bilmeyerek— gözden düşürülmeye ve itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.  Cımbızla seçilen bazı yanlış örnekler üzerinden insafsızca tüm hadisler, râvîler ve hadis külliyatı mahkum edilmeye çalışılmaktadır.

Halbuki hadis âlimleri İslam düşünce geleneğinde üç özellikleri ile öne çıkar: Akılcılık, eleştirel düşünce ve yaratıcılık (inovasyon). Bugün başka hiç bir medeniyette olmayan, sadece bizim sahip olduğumuz isnad sistemini, hadis eleştirisi metotlarını, hadis ve senetleri tarif ve tasnife yönelik birçok kavramı, kısacası hadis usulü ilmini, hadis râvîlerinin hayatlarının eleştirel bir metotla incelenmesini içeren birçok ansiklopedik biyografi eserini (cerh ve tadil) ve sayısız hadis derlemesini onlara borçluyuz.

Hadis ve Sünnet çalışmaları, sadece akademik bir merakın değil, aynı zamanda Allah’a olan sevginin sonucudur. Allah’ın varlığına inanan her insanın en yüce gayesi Allah’ın sevgisini kazanmaktır. Kulun Allah’ı sevmesi önemlidir ama daha da önemlisi Allah’ın kulunu sevmesidir. Peki, Allah’ın sevgisini kazanmanın yolu nedir? Bu önemli ve tüm insanlığın sorduğu sorunun cevabını Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle veriyor: “Ey Peygamber! Onlara de ki eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah sonsuz bağışlayan ve sınırsız merhamet edendir” (Ali İmran 31).  Bu ayet çok açık bir şekilde Yüce Yaratıcı’nın sevgisini kazanmanın yolunu ortaya koymaktadır: Onun Resulüne tâbi olmak ve izinden gitmek. Bunun yanında, Allah-u Teala Hz. Peygambere  itaat etmeyi daha bir çok ayette emretmiştir. Birçok hadis âlimini ve talebesini motive eden güç burada yatmaktadır. Bugünkü nesiller de aynı amaçla hadise yönelmektedir.

Sübut ve delalet

Hadis ve sünnet çalışmalarının arkasındaki bir başka önemli güç ise tamamen pratik bir arayışta temellenir. Tüm dünyada insanların kafasını meşgul eden önemli bir soru, hayatta kimi örnek alacaklarıdır. Her insan kendisine bir rol modeli, bir idol veya örnek insan arar. Örnek alacağımız böyle bir kişi var mıdır? Varsa o kişi kimdir?  Tarih boyunca birçok meşhur kişi insanlara örnek gösterilmiştir ve insanlar onların izinden gitmiştir. Fakat maalesef örnek alınan bu insanlar çoğu insanları felakete sürüklemiştir.  Bu yüzden gerçek örneğin kim olacağı her zaman canlı bir soru olagelmiştir. Allah-u Teala bu sorunun cevabını da Kur’an-ı Kerim’de şöyle vermiştir: “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en güzel örnektir” (Ahzab 33).

Eğer Allah’ın rızasını kazanmak için Hz. Peygambere tâbi olmak gerekiyorsa ve o bizim örnek alabileceğimiz en güzel örnek ise, bu durumda akla, “onun hayat tarzı ve ahlakı hakkında nasıl bilgi sahibi olabiliriz?” sorusu gelmektedir. Bize onun hakkında aktarılan rivayetlere nasıl güvenebilir, gerçek olduklarından nasıl emin olabiliriz?

Bu sorular ilk nesilden itibaren tüm Müslümanların sordukları sorulardır. Bu yüzden müstakil bir ilim doğmuştur: Hadis usulü. Hadis âlimleri, dünya tarihinde ilk defa kendi geleneklerini konu edinen akılcı, eleştirel düşüncenin kurallarını yazılı hale getiren ve bunları en tutarlı, sistemli ve metotlu bir şekilde kullanan kişilerdir. Hadis âlimleri bir hadisi iki açıdan inceler: Sübut ve delalet. Sübut, bir hadisin sıhhati yani güvenilirliği demektir. Delalet ise ne anlama geldiğidir. Sübut meselesi, hadis usulü ilminin konusudur; delalet meselesi fıkıh usulü ilminin konusudur. Bir söz hadis olarak bir Müslümana arz edildiğinde öncelikle onun gerçekten Hz. Peygambere ait olup olmadığının kritik bir yaklaşımla incelenmesi gerekir.

Toplumsal hafıza

Hadis diye kendisine aktarılan sözleri eleştirel bir incelemeye tâbi tutmak imkânı olan her Müslümana farzdır. Bu yüzden hadis usulü ilmine başvurur. Hadis usulü, bir hadisinin senedini ya da daha açık bir ifadeyle râvîler zincirini eleştirel bir yaklaşımla inceler. Bu maksatla, hadisin râvîlerini “adalet” (ahlaki güvenilirlik) ve “zapt” (ilmî güvenilirlik) açılarından kritik bir süzgeçten geçirir. Bundan da öte rivayet zincirini veya zincirlerini, sayıları açısından, süreklilik ve kesintisizlik açısından kritik bir süzgeçten geçirir. Daha sonra metin tahliline yönelir ve hadisin metnini Kur’an-ı Kerim ve akla uygunluk açısından kritik bir süzgeçten geçirir. Bu süzgeçlerden geçen bir hadis, artık delalet açısından incelenmeye alınır ve fıkıh usulü yardımıyla onunla nasıl amel edileceği yönünden incelenmeye tâbi tutulur. Bu, bir Müslüman için her ne kadar zahmetli bir süreç gibi görünse de söz konusu olan Hadis, Sünnet ve Hz. Peygamber’dir.

Sonuç olarak, modern çağın dünya görüşü, pozitivist bilim yaklaşımı, varlık anlayışı ve değerleri ile şartlanmış insanları olarak bizlere sahih bir hadis aktarıldığında, tam anlayamıyorsak, kusurun ayet ve hadiste değil kendimizde olabileceğini değerlendirmemiz gerekebilir. Belki kusur hadiste değil, yukarda bahsettiğimiz zahmete katlanmadan kestirip atan önyargılı zihinlerimizdedir. Hadislerin sahih olup olmadığına karar verirken, bir insanın, çevre faktörlerinden etkilenmeye son derece açık kendi algı ve yorumunu, hadis usulü ilminin ve onun son derece akılcı ve eleştirel metotlarının yerine ikame etmesi, kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlara götürecek bir yaklaşımdır. Hadisleri kendimize değil, kendimizi sahih hadis ve sünnete uydurmalıyız. Böylece 15 asırdır başarıyla koruduğumuz toplumsal hafızamızı silme projelerine karşı koymuş oluruz. Yoksa toplumsal hafızasını kaybeden bir millete dönüşürüz; hafıza olmayınca fikir de olmaz.

 

HABERE YORUM KAT

16 Yorum