Hadi Oradan, Hadi Oradan!

24.03.2009 00:01

Mustafa Atav

Bu başlığı şekillendiren vurguyu hatırlamayanımız yoktur. Gündelik siyasete laf yetiştirmeye çalışmak gibi bir lüksümüz yok ama en azından bu başlıktan yola çıkarak belki, hal-i pür melalimizi ortaya koyma adına bir şeyler çıkarabiliriz diye düşündüm.

Önce geçmişte gazetelere konu olan haber örneklerinden yola çıkalım:

1- “Diyarbakır'ın 2'nci Taktik Hava Üssü'nde görevli Binbaşı Suat Ümit, kendisine 'p.....k' diye hakaret eden komutanı Pilot Albay Özcan Bastaş aleyhine açtığı tazminat davasını kazandı.”...“Erbakan başbakanken, gıyabında ondan p.....k diye bahseden Tuğgeneral Osman Özbek ise, bir sonraki 30 Ağustos'ta terfi etmişti.”

2- “Emekli Koramiral Atilla Kıyat, askerin siyaset yapmaması için sivillere düşen görevleri sıralarken, “siviller isterlerse asker, kışlaya döner” dedi. Emekli Koramiral Kıyat, Başbakan olduğu dönemde Necmettin Erbakan’a hakaret eden General Osman Özbek’le ilgili soruya, “Valla Başbakan, kendisine küfredildiği zaman başbakan gibi davranabilseydi, eğer o basirette bir başbakan olsaydı, acaba o general buna cesaret edebilir miydi?”demişti.

Bu da 3.sü- “Türkiye'de SP dışındaki bütün partileri IMF, AB, ABD ve faizci olmakla suçlayan ve "Bunlarda utanma da yok, İslam mahallesinde salyangoz mu satacaksın? Hadi oradan, hadi oradan, hadi oradan!” diyen Erbakan, “Saman çuvalları bunlar” diye konuşmuştu.

Yukarıdaki haber ve onlara dair yapılan yorumları vakti zamanında okumayanımız yok gibidir. Mevcut siyasal tepkime ve gelişmelerden dem vurarak yukarıdaki alıntılarda yer alan ve Necmettin Erbakan’a ait “Hadi oradan, hadi oradan!” yinelemelerine takılmak istiyorum biraz.

“O zaman değil de niye şimdi?”  diyenler çıkabilir ama olsun, birileri tarafından balık hafızalı bir millet olduğumuz söyleniyor ya, az  biraz o anlayışı yıkalım dedim kendimce. Hem sadece oralarda takılmak değil amacımız. Geçmişten ders almak (istersek!) niyetiyle oradan günümüze getirmek istiyorum olayı.

Sayın Erbakan’ın siyasi arenaya çıkma sebepleri ve zamanı ile ilgili birçok şey söylendi.

Bunlardan biri; “İslami hassasiyetleri var, Ümmetin derdiyle dertlendiği için bu misyonu üstlendi.” yaklaşımı…

Diğeri; “aslında sipariş üzre ve Türkiye’ye özgü İslami hareketi baskılamak için görevlendirildi..!” yargısı..

Her iki görüş için çok şeyler yazılıp çizildi. Daha fazlasını bilenler bilir zaten.

Bir vakitler o siyasi hareketin içinde olanlar, hareketin niteliği ve işleyişi ile ilgili yazdıkları hatıralarında neredeyse ‘keşke’leri ve pişmanlıkları ortaya koyuyorlar, çok doğru işler yaptıklarını söylemeyi ihmal etmeden. O hareketten iddialı söylemlerle ayrılıp parti kuranların durumu ise ortada. Yeni bir parti ve güya yeni bir vizyonla muktedir olamadıkları iktidar pozisyonundalar…

Şimdiki AKP siyasetinin akıl hocası, her ne kadar inkâr etseler de, gömlek değiştirdik iddiasında bulunsalar da sayın Erbakan.

Hocamızın tarz-ı siyasetinin diline dair küçük bir hatırlatma yapalım. Erbakan, siyasi konuşmalarında muhataplarını eleştirirken bile güldürebilen; söylemlerinde ironiyi S.Demirel’le yarışarak abanırcasına kullanabilen bir politikacıydı.

Politikacıydı diyorum, çünkü yakın gelecekte siyasi misyonu tekrardan üstleneceği mümkün gözükmüyor. Takdir-i ilahinin insana verdiği beden emanetinin de bir miadı var sonuçta. O da bunun farkında ki siyasi emanetini sayın Numan Kurtulmuş’a bıraktı. Ama ne garip bir aşktır ki bu hala meydanlarda sinevizyon yöntemleriyle insanlara kendince doğru bildiği gerçekleri seslenme ihtiyacı duyuyor. Takdir edip etmemek muhataplarının işidir artık.

Nihayetinde Numan Kurtulmuş önderliğinde yeni bir (ne kadar yeniyse artık!) siyaset tarzının işleme konulmaya çalışıldığı günlere şahit oluyoruz. Yani artık Saadet Partisi yeni bir kişilik, yeni ve iddialı bir söylemle yola çıkmış vaziyette. Hem de “fark”larını ortaya koyarak, öyle diyorlar!..

Hafızalarımızı yine tazelemek açısından Erbakan’lı yıllara geri döndüğümüzde, özellikle 28 Şubat vasatında Başbakan Erbakan’ın güttüğü siyaseti hatırlamayanımız yoktur. Herkes bilmesine biliyor da nasıl yorumlanması gerektiğine dair sıkıntılar mevcuttu o zamanlar. Çünkü Erbakan’ın meşhur ve bazıları için haklı kabul edilen anlayışına göre Yahudilerin ve Siyonizmin yerli işbirlikçileri gemi azıya almış bir tarz-ı siyasetle ona tuzak kurmaya çalışıyorlardı. O günler RP’sinin silik politikalarına dair aleyhte bir yorum yazdın-söyledin, oldun Yahudi uşağı, işbirlikçisi… Fazla teferruata girmeyi zaid kabul ederek bir alıntıya yer verelim:

“Erbakan başbakanken, gıyabında ondan p.....k diye bahseden Tuğgeneral Osman Özbek ise, bir sonraki 30 Ağustos'ta terfi etmişti.”

Bu haber-yorum Türkiye’de izlenen siyasetin ne menem bir şey olduğunun göstergesidir aslında..

İktidarda ama ne hikmetse muktedir değil! Hakaret eden terfi alıyor, edilense tenzil-i rütbeye maruz kalıyor!

Şimdi, soralım bakalım; o dönemlerde Sayın Erbakan siyasi muhaliflerine ve kendi içindeki rakiplerine “hadi oradan, hadi oradan” tepkisini esirgemezken, o sözleri şimdilerde emekli ve o dönem söylediklerinin hala arkasında olduğunu ifade eden Tuğgeneral Osman Özbek için sarfetseydi acaba ne olurdu? Ne olacağını bildikleri için olsa gerek, kurumlar arası çatışmanın ülke menfaatine zarar vereceği iddiasıyla yutulup gidildi her şey.

Şevket Kazan, yazdığı hatıralarda bu olaya dair kıvrım kıvrım kıvrılsa da bize göre bu sözü yiyip yutmalarının hiçbir meşru mazereti yok.

Bir de asker emeklisi birinden acziyeti resmeden bir haber-yorumu ele alarak devam edelim:

“Emekli Koramiral Kıyat, Başbakan olduğu dönemde Necmettin Erbakan’a hakaret eden General Osman Özbek’le ilgili soruya, ‘Valla Başbakan, kendisine küfredildiği zaman başbakan gibi davranabilseydi, eğer o basirette bir başbakan olsaydı, acaba o general buna cesaret edebilir miydi, hatta aklının köşesinden geçirebilir miydi?’

Bu haber-yorumları okuyan Milli Görüşçü abi-kardeş-dostlarımız acep ne düşündüler?

Yıllarca “Hele bir iktidara gelelim görürsünüz siz!”diye bize sitemde bulunuyorlardı. İşte geldiler ve gittiler! Bir Generale sözünü geçiremeyen, kendisine bağlı bir kurumun bu tarz söylemlerine gem vuramayan iktidarlar sittinsene başarılı olamazlar! Şimdi de kalkıp AKP’yi muktedir olmamakla suçluyorlar, al birini vur ötekine..! Buradan da AKP’ye övgü çıkarılmasın sakın.

O zamanlar “Niye böyle silik bir siyaset izliyorsunuz?” diye eleştiri getirdiğimiz dostlarımız ki mevcut siyasete bu anayasa ve kanunlarla kıyısından köşesinden bulaşmak istemeyen biri olarak sorduk soruları, “Hadi oradan, hadi oradan! “ deyiverdiler bize.

Sonuçta hocamızın talebelerinden biri Başbakan, diğeri Cumhurbaşkanı.

Üstatlarından ders almışa benzer bir politika izler gibi görünüyorlar ki muhtıralara rağmen hala oradalar ve şimdi de güç toplama derdine düştüler ama aslında konjöktür hazretleri, küresel güçler, global sermaye pek dokunmak istemiyorlar onlara da o yüzden hala oradalar ve hala yeni bir sürece talipler.

27 Nisan e-muhtıra olayı, Şemdinli vakası ve yer yer askeri cenahtan iktidara rağmen gelen eleştirilerin mevcut iktidarın da muktedir olamadığının bir göstergesi olduğunu da söyleyelim bu ara. Ergenekon davasında gelişen süreci izlersek, askeri cenahın iktidara rağmen tutuklu subaylarla ilgili adımlar attığını ve neredeyse hükümete meydan okuduğunu görebiliyoruz. Hem onların avukatı da zaten kadim CHP zihniyetinin genel başkanı Deniz Baykal, ne gam!..

Gazate ve TV’lerde gördüğümüz kadarı ile bu konunun uzmanları küreselleşmenin geliştirdiği rehavete yaslanarak ve M.Pamak’ın sık sık kullandığı “görece özgürlükler” doğrultusunda TSK’ni eleştiriyorlar doğru ama aynı tarzı mevcut iktidarda göremiyoruz nedense.

Kuvvetler ayrılığı yaklaşımı iktidara rağmen iktidarın alt kademesinde kuvvet bulacaksa bu işin sonu hayra alamet değil, kaldı ki şimdiye kadar süreç hep bu mantık üzre işledi.

Erbakan Hocamızın siyasetine son kez bir gönderme yapalım, o içinde bulunduğu süreci bize göre iyi yönetemedi. İçinde bulunduğumuz kirli siyaset zemininde müşfik baba rolü tutmaz. 28 Şubat süreci kolay unutulur bir süreç değil; basiretsizliğin götürdüğü çok şeyler var insanımızdan çünkü. İktidara talip olanlar geçmişten de ders alarak, derslerine iyi çalışarak oturmalılar oraya. Muhaliflerin meşhur ettiği bir sözü hatırlatalım; “İktidar mazeret üretme yeri değildir!”

İktidara talipseniz, bedel ödemeye de talip olmalısınız. Muktedir olamayacağınız bir yerde baş değil ancak ayak olursunuz.

Haliyle silik bir siyaset izleyen hocamızın talebelerinden de ancak ondan bir adım önde bir şeyler bekleyebilirsiniz, iki adım değil.

Hadi oradan, hadi oradan, hadi oradan!

Sözünü kendine bağlı ve üstelik haddini bilmeyenlere söyleyemeyecek, vazgeçtim, en azından mevcut hukuku işletemeyeceklerin ne işleri var oralarda.

Bu sözümü mevcut iktidara da söyleme durumundayım.

Üstatlarının siyasetinden aldıkları ders, eğer şimdiye kadar izledikleri siyasetin altyapısını oluşturmuşsa ki öyle, ben de saf saf söyleniyorum işte, yarından tezi yok bırakın gitsinler muktedir olamadıkları iktidardan.

“Peki, kim gelsin/gelecek?” diye terennüm edilebilecek tuzak soru bekliyor kenarda. Şahsen benim böyle bir soruya cevap aramak gibi bir lüksüm ve dahi zamanım yok.

Zaten öyle ya da böyle, tekrar vurgulayayım, görece özgürlüklerin ve haliyle günlük yaşam pratiklerinin kalitesini artırma beklentisi içinde olan az ya da çok inancı olduğunu varsaydığımız milyonlar AKP’ye oy verdi, beklentileri var iktidardan ve öyle anlaşılıyor ki tekrardan oy vererek AKP iktidarını muhkem kılacaklar. Sıtmaya razı edilen bir toplumuz çünkü. Darbeler, 28 Şubatlar, E-muhtıralar niçin var edildiler ki?

Bize göre mevcut anayasa ve kanunlarla adil bir siyaset tarzını işleme koymak mümkün değildir. Kuvvetler ayrılığı prensibini, laiklik anlayışlarını, ne idüğü belirsiz demokrasi yorumlarını ve sadece kendilerine özgü geliştirdikleri evrensel (güya)insan haklarını insanlara baskı sadedinde, zalimce yürürlükte tutma hırsının peşinde olan, kimdir/kimlerdir(!) diye cevap bulmakta zorlandığımız siyasal erke rağmen verili siyaset zor zanaat. Böyle ürkütücü bir siyasal zeminine ancak Makyavelizmi inanç haline getirerek oturabilirsiniz. Bir de iktidar koltuğunda idare-i maslahatçı ve pragmatist yaklaşımları sergilediniz mi değmeyin keyfine. İktidara bir şekilde geliverenler bulundukları yeri tahkim etme derdine düşüp, keyiflerini bozarcasına “Yanlış yapıyorsunuz!” diye uyarıda bulunanlara  “Hadi oradan, hadi oradan!” deyiveriyorlar.

Peki, ne mi yapmak lazım?

Vahyin tarif ettiği, tekrar ederek söyleyeyim vahyin tarif ettiği Müslüman/Mü’min kimliğine kendi bedenimizde ve zihnimizde hayat verelim yeter. İnsanların içinde, insanlarla beraber ama mü’mince; hayatın içinde tüm ameliyelerimizle Kur’an’ın üstüne basa basa söylediği eşref-i mahlûkat tarifine uyma yarışında olmak yetmez mi bize?

Silik politikacıların, hoşuma gitti de o yüzden kullanıyorum görece özgürlükler vaatlerinin peşinden kimler giderse gitsin, gidiyorlar da zaten. Biz durduğumuz yerde vahyi merkeze alan kişiliğimizle durarak ama görece özgürlüklerin derdine düşen insanları da itekleyip sosyal gerçeklik anlamında mahkûm etmeden ve onlara Peygamberi metotla yaklaşarak hayatımızı idame ettirsek… desem yanlış mı söylemiş olurum?

İnanç ve o doğrultuda gelişmiş iddialarımızı sloganlaştırmayıp örneklendirerek hayat vermek ve vahye duyarlı kimlik inşasına yine toplum içinden ayrışmadan devam etmek koşuluyla arzu edilen süreç elbet gelişecektir.

Bütün bu sözlerden sonra birileri umarım demiyordur..

Hadi oradan, hadi oradan!.. Diye…

Bu da latifemiz olsun..

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim